Hayaller Birgün Gerçekleşir Umuduyla Kurulmaz. Zira Hayaller Değildir Umutla Beslenen. Hayaldir Umudun Ekmek Kapısı...






Acıyı Anlamak

O kadar basit değildi.
“anlıyorum” demekle anlamıyordu ki insan.
Bir sevinci, mutluluğu bile anlamazken çoğu zaman, acıyı anlamak kolay olmasa gerek.

“kendini benim yerime koy” diyor gözyaşları içinde. Karşısındaki boş gözlerle bakakalıyor öylece. Bir şey diyemiyor bu cevaba. Susuyor. Anlıyor ki, “anlıyorum” demek manasız. Kendini O'nun yerine koymadan anlaşılmaz o acı.


Demesi kadar kolay değil oysa ki kendini başkasının yerine koymak. O'nun acısını, kendi acınmış gibi hissetmek. O yükün altına girmek demesi kadar basit değil. Ne yazık ki...

Herkes anlıyorum der, ama bir nebze dahi anladığı bir şey yoktur. Acı anlaşılacak bir şey değildir zira.

Sabırsızken mutluluğu paylaşırken insan, acısında bir o kadar cimridir. Suskundur. Beklemez kimsenin acısını anlamasını. Anlasalar bile O'nun acısı azalmaz ki.

Çıkarıp acısını ortaya koysa, kim alır? Kim koyar kendini O'nun yerine.

Acı böylesi birşeydir. Sadece senindir o acı. Azaltmakta sana kalmış küllendirerek. Ateşini körükleyip yanmayı seçmek de.

Acıyı anlamak, acı sahibinin yerine kendini koymak kadar zordur.

Sen... Mutluluğu bile anlamazken, acıyı nasıl anlıyorum dersin ki...

Zor Zanaat Bir Milletin Vekili Olmak

Merak ettim. Bir araştırayım dedim nasıl oluyor. Genel olarak şartlarını biliyorum da bilmediklerimde var mı bakalım. Varmış.

Araştırdığım şey, milletvekili olma genel şartları idi. En dikkatimi çekeni vekil olmak için ilkokul yani şimdiki haliyle ilköğretim mezunu olmak kafi imiş.

Şimdi... Biz millet olarak memur olabilmek için en az, altını çizerek belirtmek isterim yine en az 8 sene ilköğretim + 3 sene lise ama şimdi 4 sene + en az yine 2 sene üniversite okumamız gerekli. Lise mezunları da memur oluyor yani daha doğrusu olma hakkına sahipler. Şansları varsa. Ama gelin görün ki sıradan bir memurluk için ben diyim 14 yıl, siz deyin 12 sene okumanın ötesinde birde KPSS denen bir sınav(illet) var önümüzde.

Birde biz öğretmen olmak isteriz, kesin olarak 16 yıl okumamız lazım gelmektedir. Üstüne üstlük yetmez, yine karşımıza KPSS çıkar. Yerleştik, yerleşmedik, yıllar geçer böyle.

Doktor olmak ayrıdır zaten.

Tüm bunların haricinde işçi olarak devam ederiz hayat yolunda. Şimdilerde onun için bile ilköğretim mezunu olmak yetmez bazen. Tecrübe lazımdır. Teorik değil, pratikten adam alınır orda. Hepsinden öte, zordur iççi olmak. Hergün ömrünüzden ömür gider, sağlığınız daha fazla tehdit altındadır. Kaza riskiniz fazladır diğerlerinden.

Ama gelin görün ki emekli olduğunuzda en az maaşı yine işçiler alır.

Okursun dirsek çürütürsün, çalışırsın ömrü tüketirsin, aldığın maaş geçinmene bile yetmez emekliliğinde.

Bir diğeri çıkar, senin vekilin olur. Sözüm ona çok çalışır, çok çok paraya ihtiyacı vardır bir vekil olarak ya, on binin üstünde maaş verilir o senin vekile. Yetmez ama. İki senede bu çileli! yaşamı biter, emekli olma hakkı kazanır, daha vekilliği bitmemişken bile. Yedi bin küsür maaşı da eklenir senin vekilin maaşına.

Ama üzülmeyiz biz. Ne hakkımıza üzülmek, haksızlıkmış demek. Hakkı elbet, o vekiller çok zor şartlarda vekillik yapıyorlar.

Zira zordur, zormuş bu ülkede milletten öte bu milletin vekili olmak ! ...

Yakışmadı Sana Rıza Soylu

Bayadır izlemiyordum. Ama netten özetlerini takip ediyordum. Dün akşam izlenecek başka bir şey bulamadım. Bir bakalım dedim.

Geçen bölümlerden bir doktor Tolga olayı var. Ekibin peşindeki organ mafyasının bir üyesi doktorcuk.

Bizim Mesut komserin bir özelliği vardır. Burnu tıpkı Garip gibi iyi koku alır. Kötü adamı tanır hemen. Bu doktor Tolga'ya da gıcık tabi. Nitekim hislerinin peşine gidiyor ve gerçek yüzünü çıkarıyor ortaya.

Ekip tabi birden fazla ceset bulunca bu olayı çözme derdinde. Çalışıyorlar sözüm ona gündüz gece. Hatta başka olaylara bakmıyorlar bile.

Bölümün başında bir cinayet işlendi. Ellerinde görüntü de vardı. Görüntüdeki adamı sorgularlarken Rıza Baba geldi, bırakıp bu işi dedi. Organ mafyasıyla ilgilenilecek.

Ama sözde gece gündüz bu olayı araştıran ekip, gece kızlarla muhabbete daldı. Rıza Baba aldı damadı Ali'yi ava çıktı. Garibim Aylin'de gece demeden, gündüz demeden çalıştı. Hem mafyanın başı kadına ulaştı, hemde ameliyathanenin yerini bin parça olmuş kağıtları birleştirerek buldu.
Ekip de hazıra kondu.

Öldürülen o gencin katili de sokakta dolaşıyor. Bıraktılar öylece onu. Bi daha göstermediler bile.

Rıza Soylu... Rıza Baba... Yakıştı mı sana bu. Bir katil dolaşıyor Arka sokaklarda. Rahat mısın sen? De bana şimdi...


Zaman

Daha zamanı var.
Besbelli.
Gelmedi daha zamanı kavuşmanın.
Yakın olsak da hergün, uzağız okyanus ötesi gibi.
Ne denk geliyor gözler, nede bir kelam dökülüyor dudaklardan.
His var içimde sadece. Ve hayrına yorduğum rüyalarım.
Daha zamanı var diyorum sadece.

Zamanın ötesinde, vakti var, saati var daha kavuşmanın.
Var elbet içimdeki bu duyguların nedeni.
Geri dönüşün, ilk karşılaşmanın var bir nedeni.
Olmasada gayri, hatırası yeter bana.
Daha zamanı var sadece.
Kesin değil hiçbirşey.
Emin olamıyorum.
Ya gerçekten uzak bana, ya da sandığımdan da yakın.
Kaderde varsa, elbet hayırlısıyla olacak diyorum.
Daha zamanı var sadece.

Bedava

Şöyle bir bak etrafına.

Bak bak, çekinme.

Ne görüyorsun, de bakayım bana şimdi.

Evet...

Bu dediklerimi okuduğuna göre, görüyorsun.

Ee okuyabildiğine göre, yazmayı da biliyorsundur sen. Yani nette benim bu yazımı bulabildiğine göre hiç şüphem yok.

Ayy ayy birde sen tüm bunlar için ellerini kullandın ya.

Ve sonunda tüm bunları anladığına göre, aklında yerinde senin.

Ama diyorsun ki şimdi, senin akıl noksanlığın var kesin.

Peşin hükümlü olma. Devam et, devam et. Bağlanacak bir sonuca tüm bunlar endişeye yer yok.

Zira, tüm bunları sen endişelenme, mutlu ol diye yazıyorum ben.

Şükret diye.

Oflanıp puflanma diye.

Senin bu basit işlerini yapamayanlar var, bunları düşün diyorum.

Senin en basitinden yaptığın işleri, hiç yapamayanlar var. Yapamamasını geçtim, yapmaya imkanı olmayanlar var şu hayatta.

Ee şimdi ne kazandın ki sen?

Kocaman bir gülümseme kazandın. Hemde ücretsiz. Bedava...

Orhan Veli'nin dediği gibi;

Bedava yaşıyoruz bedava... Gülümse o halde. Senden para isteyen mi var.

Bedava...

Suskunluğun Cazibesi

Ağzı olan elbet konuşur. Konuşmak, özel bir yetenek ya da kabiliyet gerektirmez. Konuşursun, ister dinlerler, ister dinlemezler. Bazen ne konuştuğunu anlamayanlar çıkar karşına. Yine de sen konuşursun. Konuşmak sıradan bir olaydır zira.

Oysa ki susmak başkadır.

Her kişinin harcı değildir. Yetenek ister susmak en başta. Konuşmak varken susmak çoğu zaman en büyük erdemdir.

Susarsın, öylece durup ne diyeceğini bekleyen insanlar olur karşında. Merak uyandırırsın.

Susarsın, karşındaki insanı tek kelime etmeden çılgına çevirmeyi başarırsın.

Susarsın, düşmanın hep tetikte bekler. Bilinmezlik kemirir içini.

Susarsın, pes ettirirsin karşındakini.

Susarsın, en büyük sırdaş olursun beş para etmez bu dünyada.

Susmanın ötesinde bir şey yoktur. Konuştuğun an yıktığın duvarlar, suskunluğunla yıktığına eşdeğer olur.

Kadınlar çok konuşur derler. Öyle bilinir. Halbuki susmanın cazibesi en çok onlara yakışır. Çok konuştukları için değil. Gerektiğinde susmayı bildikleri ve an geldiğinde tek kelime ile vurmayı iyi bildikleri için yakışır Onlara susmak.

İçimizdeki Yahşi Heyvan

Böyle titrek, ürkek insanlardan bir anda sert bir çıkış gördüğümüzde içindeki canavar uyandı deriz ya.

İşte bizim reklamcılarda buna benzer bir düşünce ile bir reklam çekmişler.

Gerçi ilhamı şu meşhur evrim teorisinden de almış olabilirler. Bak bu yazarken şuan aklıma geldi. Olabilir yani.

Reklamı bilmem anladınız mı, ama ben anlatayım hemen.

Lise öğrencisi olma ihtimali yüksek çocuğumuz elinde reklam ürünü ile odasından içeri girer. Gördüğü manzara yüzünün düşmesine sebep olmuştur. Odası derlitopludur. Kahrolur. Elindekinden bir ısırık alır ve gorile benzer bir şey oluverir çocukcağız. Odayı talan eder iki dakika içinde. Ama gördüğü manzara bu sefer çok hoşuna gitmiştir.

Adı ne unuttum şimdi. Ama bir çikolata ya da benzeri bir şey yani.

İnsanı resmen dönüşüme uğratıyor.

Bu dönüşüm böyle çikolata ürünlerinin son dönemde reklamlarında gördüğümüz bir şey. Kimi deli gibi bağırtıp, koşturuyor. Duvarları yıktırıyor. Kimi de onu yemeyeni kız gibi yapıyor. Yok öyle demiyelim de çıt kırıldım diyelim.

Ama kabul edelim, en acayibi şu gorile dönüşüm olmuş. Artık ne düşündülerse bunu yaparken bilemiyorum. Ya evrimin başına dönüyoruz ya da içimizdeki heyvan uyanıyor.

Her ne ise ama kesinlikle ve özetle saçma.
 Reklam dediğin ürünü almaya teşfik eder, almamaya değil.

Genel Sağlık Sigortası

Halk arasında yeşil kart uygulamasına son veren sistem.

2012 yılı ile yürürlüğe geçilecekmiş. Yani artık yeşil kart olmayacak Türkiye'de.


Bu sistemle ailenin gerçek geliri yapılacak gelir testi ile belirlenecek ve testin sonucuna göre ya primi devlet ödeyecek ya da kendisi.

Ailenin gelirini belirleyecek olan gelir testi baya kapsamlı olacakmış. Kayıtlı ya da kayıtsız kira bedeli, elektrik, su, telefon abonelikleri, kredi kartları varsa limitleri dikkate alınacak. Yani yaşam standantları araştırılacak desek yeridir.

Ücret ödenme konusundaki ayırım, ailenin gelirinin asgari ücretin 3 de 1'i baz alınarak yapılacak. Gelir; kişi başına düşen kısım, asgari üsretin üçte birinden az geliyorsa devlet primi ödeyecek. Çoksa aile ödeyecek. Neden aile diyorum; çünkü bu sistemde de ailede birinin Genel Sağlık Sigortası kapsamında olması yeterli olacak.

Okuyan çocuklar 25 yaşına kadar aileden faydanacak. 25 yaş üniversite okuyanları kapsıyor, bunuda belirtelim.

Ocak ayı ile geçiş yapılacak sisteme, şuan yeşil kartı olanlar direk geçebilecekler.

Diğerleri, hiçbir sosyal güvence kapsamında olmayanlar Kaymakamlığa sonra da SGK kurumuna başvuru da bulunacaklar.
Bu sistem kapsamında ödenen primler emeklilik primlerine dahil edilmiyormuş. Adı üstünde sadece sağlık konusunda hizmet veren bir sistem. Tıpkı yeşil kart gibi.
Şimdilik bu konudaki bilgim bu kadar. Gelişmeleri öğrendikçe paylaşırım.

Alışmak Çok Kolay Aslında

Evet alışıyoruz. Ne olursa olsun. İyi ya da kötü. Üzüntü ya da sevinç. Kazanım ya da kaybetme, zamanla alışıyoruz işte. Alışmıyorsak ki, bu durumda pek iyi gözle bakılmıyoruz. Daha açık konuşursam delirmediysek şayet, alışmak kaçınılmaz oluyor özetle.

Neden alışmak insana kolay gelir?

Çünkü zira, insan hem zihinsel hemde bedensel olarak bu alışma olayına meyilli.

Mesela kilo mu vermek istiyoruz. Buna önce alışmak lazım değil mi? Alıştırmak lazım zihni. Ve tabiki bedeni.

Zihnimiz kadar bedenimizde alışmak konusunda hiç de yabancılık çekmiyor.

Tuvaletimiz geldiğinde tutmak hiç değil derler değil mi? Bunu hepimiz biliriz. Tutarak bunun alışkanlık olma zeminini hazırlıyoruz. Durum öyle hal alıyor ki, sonunda beden öyle alışıyor ki; sonuç böbreklerin iflası oluyor.

Kötü bir örnek oldu ama ne yazık ki gerçek.

Uyku da öyle. Uyku geldi mi uyuyacaksın ki bedenin alışmasın.

Özetle bedenimizde alışkanlıkla yaşıyor. Acıkınca yemek yemeli, uyku gelince uyumalı ve gelince hemen tuvaletin yolunu tutmalı. Ki sağlık elden gitmesin. Aynı şekilde kötü halleri de bedeni alıştırarak uzaklaştırabiliriz. Tıpkı kilo sorununda olduğu gibi.

İşin özü alışmak.
Şu dünyada yaşamanın formülü alışkanlıklardan oluşuyor desek yalan olmayacak herhal.

Aşk Hiç Bitmez

Derler, çıkar bir köşeden.

Bir simitin susamında ve çayda çıkarmış ya karşına. Sanki ilk o kişiyle yedin o simidi, içtin çayı. Öyle değil mi ama ?

Öte yandan derler ki;

Aşk bitmez derler, kanma.

Evet evet sen hiç kanma sakın.

Çünkü, zira Aşk biten birşeydir.

Bitmeyen ise aşkın zamanla dönüşüme uğramış hali olan Sevda'dır.

O yüzden başına “kara” ibaresi eklenir ki, aşkın o pembesi püs diye söner.

İşte bu yüzdendir ki aşka dair yazılmış şarkılarda zamanla unutulur, kendisi gibi.

Oysa ki sevda dolu şarkılar, türküler yıllara meydan okurlar.

Aynı ve aynen karasevdalar gibi. Yıllar geçtikçe küf değil, bazen hasret bazende özlem kokar.

Merkezi Hastane Randevu Sistemi İle Randevu Alımı

Kısaca MHRS.

İster 182 nolu telefonu arıyorsunuz isterseniz de internet üzerinden randevunuzu alabiliyorsunuz. Ama internet daha iyi kanımca. Zira telefon ücreti 4 lira imiş.

Nette merkezi hastane kadar yazsanız dahi ilgili sayfa ilk olarak ekrana geliyor.

Açılan yeşil sayfada kimlik numarası bölümü ve paralo yeri mevcut.

Siz ilk kez randevu alacağınız için parolanız yok haliyle.

O zaman ne yapıyoruz?

Yeni Üye yazılı linke tıklıyoruz.

Karşımıza en başka kimlik numaramızı yazacağımız, telefon ve mail adreslerininde istendiği bir form çıkıyor. Onu dolduruyoruz eksiksiz olarak. Ama eksik de olabilirmiş. Cep yada sabit bir telefon mutlaka istiyor. Mail yazma zorunluluğu yok. Ama mail yazmanın avantajı, ordan çıktı alıp, herhangi bir sorun çıkarsa gösterirsiniz.  Bir mail adresiyle birden fazla kişi kayıt yaptırabiliyor. Bunuda belirtelim.

Kaydet dedikten sonra ekrana kimlik bilgilerinizin, size en yakın hastanenin adı geliyor.  Bazen il, ilçe ve hastane bilgileri bölümü boş oluyor. Ama tıkladığımızda karşımıza listeler çıkıyor. Kendimize uygun olanı seçiyoruz. Hemen alt kısmında da klinik listesi yer alıyor.
O listeden mesela dahiliye için ranvevu alacaksam onu seçiyorum. Sonra Hekim Ara butonuna tıklıyorum.

Aşağıda doktorların ismi çıkıyor. İstediğim doktorun üzerine tıklıyorum. Hemen yanında randevu alabileceğim saatler çıkıyor. Uygun yani dolu olmayan saatler canlı renkli. Soluk olanlar dolu oluyor. Saatin üzerine tıklıyoruz.

Yeni bir ekran çıkıyor. Bu ekranda kimlik bilgileriniz ve randevu bilgileriniz çıkıyor. Onların altında da doğrulama kısmı var. Resimde gördüğümüzü yazıyor ve Onayla' ya tıklıyoruz.

Bize tamamdır tarzında bir not çıkıyor ve randevumuzu almış oluyoruz.

Bu işlemden kısa süre sonrada mailimize randevu bilgilerimiz mail olarak geliyor.

Bilgilerinize...

İçimden Gelmeyenler

Sabah aynanın karşına geçtiğimde gözüm aynadaki suretime takıldı. Gözgöze geldik. Şişmiş gözler öylece, bomboş bakıyordu bana. Su desen buz gibi. Gelmiyor içimden yüzümü yıkamak.

Saate bakıyorum. Vakit az kalmış, giyinip gitmeli işe. Kahvaltıya yer yok. Oysa iş saatine birçucuk saat kala uyanıyorum. Ama ne varki içimden gelmiyor kalkmak.

Düşüyorum yola. İşyerine varmışım. Şöyle bir toz alsam o kadar güzel olur ki. Sonra bir bakıyorum. Gözüme çok batan yerleri şöyle elimde peçeteyle siliyorum. Farenin altını temizliyorum. (garip bir cümle oldu ama siz anladınız beni ) Temizlik dediğin işte bu kadar. Gerisini yapmak gelmiyor ki içimden.

Oturuyorum yerime. Bilgisayar başındaki mesaiyim başlıyor işte.

Siteme bakıyorum ilk iş olarak. Var mı birşeyler diye. Maillerime bakıyorum. Belki biri bana içinden geldiği için birşeyler yazmıştır. Belli mi olur. Olurda olursa geç cevap vermeyelim ki aklına bir şey gelmesin. Zira benimkine hemen gelir çünkü.

Vakit çoğunlukla boş geçerek öğleni buluyor. Kalkıyorum gidiyorum evime yemeğe. Şimdi sanmayın ki bu kız sabah oturup öğlen kalkıyor yerinden. Arada su gibi bazı ihtiyaçlardan dolayı kalkıyorum yani. Çok içimden gelmese de...

Günün geri kalanı da sabahınkinden çok da farklı değil. Ayrıntıya luzüm yok yani. Ayrıntısı da yok. Arada olsada çok değil hani.

Akşam olup eve gidiyorsun ya. İçinden keşke yarın yatsam da hiç kalkmasam diyorsun.

Niye mi?

İçimdem gelmiyor da ondan.

Ya sizin?

Top Gun Devam Filmi

Top Gun.

Filmin adını Anadolu Kartalları filminin ondan esinlendiği hatta kopyası olduğu iddialarıyla duydum geçen gün.

Anadolu Kartalları filminin çekileceği haberlerinde de Top Gun filminin adı Türk versiyonu olarak geçmişti.

Aynı konuya sahipler diye niye kopya deniyor anlamıyorum. O vakit dünyada kopya olmayan iş çok az. Çünkü hepsi birbirinin benzeri konulara sahip.

Biz Anadolu Kartalları filmini çekerek mazide kalmış Top Gun filmini arşivlere çıkarttık. Bu aşikar. Niye mi? Çünkü devamı çekilecekmiş filmin.

Başrol oyuncusu yine Tom Cruise olacakmış. Ama bu sefer öğrenci değil, öğretmen. Tabi karakter aynı.

Resme bakınca yılların Tom Cruise pek de bişey götürmediği aşikar.

Tosun Yusuf Mehmet Barış

Kim ki bu kişi? Tanıyamadınız mı?

Tanıtalım o halde.

Uzun saçları vardı. Ve sakalı.

Parmaklarında yüzükleri hiç eksik olmazdı.

Yoktu O'nun gibisi Türkiye'de.

Çocukları çok severdi. Çocuklarda O'nu.

Ünü dünya çapındaydı. Japonların sevgilisiydi.

Tanıyor gibi oldunuz değil mi? Daha devam edelim mi ? Edelim.

Türkiye'yi ve Dünya'yı gezdi. Şimdilerde deyim yerindeyse mantar gibi türeyenlerden çok ama çok farklıydı.

Söylediği şarkılar ise herkesi tam kalbinden vurdu.

Evet.. Evet... Tanıdınız. Son olarak ilk şarkısı Kol Düğmeleridir diyeyim de hala tanımayanlara son sözüm olsun.

Biz O'nu Barış adıyla tanıdık. Soyadını bilerek söylemedim ki işin süprizi kaçmasın.

Sonradan silinmiş olsada Barış Manço'nun tam adı; Tosun Yusuf Mehmet Barış Manço imiş.

Barış Manço, seni rahmet ve özlemle anıyoruz.

Dediğin gibi, biz unutamadık seni...

Doğrunun İçindeki Yanlış

Konuya nerden başlasam, nasıl giriş yapsam bilemiyorum.

İşin özünde 99 yılı Marmara depremi var esasında. O depremden sağ ve ayakta kalmayı başarmış ama hasar görmüş evler. O evleri birer yuva yapan insanlar asıl kahramanları, bu konunun.

Van depremi ile yeniden vatandaşın ve devletin gündemine gelen hasarlı evler.

İşte o evlerin artık! yıkılmasına karar verilmiş. Devletin verdiği bu karar, üstten bakıldığında doğru alınmış bir karar.
Ama kararın az biraz altına doğru gidildiğinde, diplerde yanlışlıkları görülüyor.

En büyük yanlışlığı da kışın ortasında yüzlerce insanın, nasıl ve ne şekilde nereye gidecekleri hiç düşünülmemiş.

10 günlük  kısa bir süre verilmiş o insanlara. Aralarında yaşlılar, hastalar ve görme engelliler var. Kime yeter bu kısacık süre. Neye yeter? Hemde bu kışın ortasında.

10 seneyi aşkın zamandır beklenmiş. Göz yumulmuş ortadaki bu yanlışlığa. Şimdi ise çıkıp 10 günlük bir sürede bu yanlışlıklarını yok etmeye çalışıyor devlet.

İşte doğru ama zamanı yanlış bir karar. O insanların şuan suyu, elektriği ve bu soğukta doğalgazları yok.
Maduriyetleri yok ederken yeni maduriyetler, madurlar ortaya çıkıyor.

Ben buna ne desem bilemiyorum. Nasıl başlasam bilemedim. Şimdi de nasıl bitirsem bilemiyorum.

Aslında biten birşeyde yok. Yeni başlıyor daha...

Fetih 1453

O tarihi gün, yeni çağ açan o gün, bir destan yazıldı.
O destan yakında sinemalarda.
Adına yakışır bir bütçeyle çekilmiş film.
Ve adına yakışır bir gala yapılması düşünülüyor.

Fatih Sultan Mehmet rolü için özel ve itinalı bir seçim yapılmış. Tanınmamış bir yüz seçilmiş.
Devrim Evin.
Fetih destanının diğer adı Ulubatlı Hasan rolünü de İbrahim Çelikkol üstlenmiş filmde.

Fetih 1453 filmi fragmanıyla bile büyük ilgi gördü.
Filmin vizyon tarihi: 17 Şubat 2012


İzlenmesi gereken bir film olduğu şühpesiz.
Şimdiden herkese iyi seyirler.

Tekrarı Yok

Yaşamın, hayatımızdaki hiçbir anın, yok tekrarı. Var sanıyorsak yanılıyoruz.

Bu noktadan yola çıkıyor artık televizyonlar. Yanılmayın diyorlar;
 “ tekrarı yok”.

Aldanmayın yeni çıkan tv'lere diyorlar. Bir programı kaydedip diğerini izletme olanağı sunmalarına. Hem zati çoğunuzun gücü yetmez bu tvlere. Aldanmayın diyor,
“tekrarı yok”.

Dakikasında nete düşüyor zati demeyin diyorlar. Beni zati netten anlamayan sizler, en çok siz seyrediyorsunuz evhanımları. Aldanmayın işte diyor;
 “ tekrarı yok”.

Sizde sıkıldınız değil mi?

Ne gereksiz bir laf. Uyarı! değil mi?

Gıcık oluyorum. Nefretim kabarıyor bu ibareyi gördüğümde tanıtımlarda. “tekrarı yok”.

Ne yalan! İllaki yayınlıyorsun. İllaki izliyor vatandaş onu.

Nasıl mı? Öyle yeni icat tvlere ya da nete de gerek yok.

Yayın saati denilen saatte açarım diziyi. Pek ala “özet” denen o 1 saatlik zamanda bal gibi izlerim. Olay zati dizide bir saatlik zamanda geçiyor.

Yani neymiş; tekrarı varmış, özeti varmış.

Özetsiz yeni bölümlerde görüşürüz İnşaallah.

Helal Gıda Sertifikaları Hakkında

Açıkcası nette helal gıda sertifikası yazınca detaylı birşeyler bekliyordum. Ama çıkmadı. Hepten kafam karıştı desem yeridir.

Mesela bu helal gıda sertifikası veren bir yer değilmiş. Varmış birkaç tane firma. Hatta diyanette TSE gibi bir şey yapmaya çalışıyormuş bu helal gıda olayında. Taa 2009 yılından beri. Hala bir şey yok demek ki ben bir şey bulamadım bu konuda.

Firmaları şöyle bir inceledim.
Gelen talepler doğrultusunda oluyormuş bu iş. Ve bu helal gıda sertifikasının bir ücreti varmış.
Mesela ben ürettiğim bir ürüne helal gıda sertifikası almak istiyorum. Bunu paket olarak ya da lokanta tarzında biryerde üretiyor olmam anladığım kadarıyla farketmiyor.

Helal gıda sertifikası veren firma ile ben bir kontrat imzalıyoruz. Bu kontrat en fazla bir(1) senelik oluyor. Firma habersiz olarak 2 ya da 3 kez bana sürpriz ziyaretler yapıyor. Ürünümün malzemelerini, yapıldığı üretildiği yeri teftiş ediyorlar.
Ve uygun görülüyorsa ben helal gıda sertifikasını alıyorum.

Burda dikkat edilecek husus bence bu sertifikaların senelik veriliyor olması. Yani bir sene sonra o sertifikayı alanın aynı itina ile üretim yaptığını nasıl bileceğiz? Ve gördüğümüz o sertifikaların yeni olduğunu nasıl anlayacağız? Hadi şimdi yeniler. Ya birkaç yıl sonra?
Hem böyle birkaç firmanın bu sertifikayı vermesi tuhaf. E birinin kabul etmediğini ya diğeri kabul ediyorsa?

Yaptığım araştırma neticesinde anladıklarım bunlar. Pek bir şey yok. Herhal Türkiye'de yeni olmasından dolayı.

Galaksi Rehberi

Rehberlerin en güzeli, en tatlısı, en iyisi. Gülhan Şen.

Farklı bir stili var. Kendine has bir sunumu var.

Tesadüf eseri farketmiştim programı. Diğerlerinden farklı olduğu hemen belli oluyordu. Bildik gezi programları standartlarında değil. Klasik yerlerin ötesinde farklı ve ilgi çekecek yer ve noktaları da kendine has tarzıyla bizlere tanıtıyor.

Eskiden akşam geç saatlerde(bana göre tabi) çıktığı için pek izleyemiyordum. Arada tekrarlarını görüyordum.

Şuan haftasonu Cumartesi günleri saat 11'de çıkıyor. Tv8 ekranlarında.

Gülhansen adlı sitesinde de gördüğüm haberi sizlerle paylaşayım.

7 Aralık 2011 de Benin'i anlatacağı Türkiye Gezginler Kulübü Aralık toplantısına katılacakmış Gülhan.

Gülhan hakkında, Galaksi rehberi hakkında daha fazla bilgi, güncel haberler için tıklayın.