Hayaller Birgün Gerçekleşir Umuduyla Kurulmaz. Zira Hayaller Değildir Umutla Beslenen. Hayaldir Umudun Ekmek Kapısı...






Karda Şemşiye İle Yürümek

Dışarıda sabahtan beri neredeyse hiç durmadan kar yağıyor. Çatılarda, yeşillik alanlarda yani özetle insanın pek olmadığı noktalarda tuttu baya. Şimdilik yollarda sıkıntı yok – sıkıntı yok lafıda bana pis 7liyi hatırlatıyor-
Bu havada şemşiye ile dolaşmayı biraz anlıyorum. Ama yollar kaldırımlar kar dolu, üstüne buz olmuş, ama senin elinde çok lazımmış gibi şemşiye var.
İşte bunu anlamıyorum. Karın ilk halini sevenlerdenim. Yağsın, yağsın ama lütfen bi zahmet buz falan olmasın. Yürümek fena halde zor oluyor. Karda gezmeyi de severim. Böyle üstüm kardan bembeyaz olsun, hoşuma gider. Şemşiye niye ki? Hem yürümeni zorlaştırır hem keyif alamazsın. Ki zaten keyfi az sürüyor karın.

Birde tipiye dönüyor kar. Yine elde şemşiye. Korunmak için değil, adeta alsın götürsün diye eldeki o şemşiye.
Geçen gördüm birinde şemşiyesini önüne siper etmiş. Tabi şemşiye şu meşhur ucuz şeffaf şemşiyelerden. Şeffaf olunca bir engel teşkil etmemiş tabi. Dedim bunlar kesin bu iş için üretildi.

Karda yürümenin püf noktalarından en birincisi eller cepe sokulmayacak. Kaldı ki eller dengeyi sağlar. Ee birde elde şemşiye olursa, elinle kendi dengeni mi sağlayacaksın yoksa şemşiyenin mi? Öyle değil mi ama. Ne luzümsuz şemşiye ile uğraşmak. Eziyeti çoğaltmak niye.

Bırakın keyfi çıksın azcık karda yürümenin. Bir laf vardır; sevgi yağmurunda şemşiyesiz kalmanı dilerim, gibisinden. Bende diyorum ki bırakın montunuza yağsın kar, girsin gözünüze, burnunuza, salla şemşiyeyi.

Cevapsız Aramalar

Telefon çalar ve susar. Bakarsın numarasına tanımıyorsun. “yabancı” numara. Belki yanlış aradı. Belki konuşmaktan vazgeçti. Belki de “sapık”. Bilemiyorsun ki. Çaldı kapattı telefonu şahsımuhterem.
Böyle bir durumda gelen aramaya dönüyor musun? Ben şahsen dönmüyorum. Banane. İşi varsa yine arar beni kardeşim. Benim liram niye gitsin ki? Ama ben gibi düşünmeyenlerde çokmuş. Gelen çağrıya dönüp, niye aradın, kimsin, necisin falan diye soruşturmaya başlayanlarda yok değilmiş. Mesela benim eniştemde arıyormuş. Hiç aklım ermiyor. Numarayı tanımıyorsun, çaldırmış bırakmış. Çokca -sapıklık derecesinde- olmadıkça bence gereksiz. Hoş, sapığı da aramak mantıksız bana göre.

Bilirsin, çağrıdan öte mesajla insanları rahatsız edenler var. Hatta çete halindeler resmen. Sana bana mesaj atıp hediye kazandınız diyor. Numara veriyor, ara hemen hediyeni al. Ee cevapsız çağrıya dönen, bu mesaja da kayıtsız kalmıyor. Kanımca bu işi böyle insanlardan ilham alarak başlattılar. Geri dönen insanlar var. Elbet arayanlardan birkaç tanesini kandırmayı başarırız biz diye düşündüklerini düşünüyorum. Bakınız ; linkteki konuda bu konuyla ilgili örnek teşkil edecek çok mesaj var. Uyanık olmak lazım. Öyle her arayanı aramamak, her mesaja cevap vermemek lazım. Param kıymetli demek lazım. İşi olan elbet geri döner, yine arar diye düşünmek lazım.

Ayrıca not; Emniyet müdürlükleri de uyarıyor. Adlarını kullanıp kontör isteyenlere sakın inanmayın.

Kafam Karışık

Bakıyorum ama göremiyorum. Göremiyorum görmek istediğimi. Belki de yanlış yerde arıyorum, bilemiyorum ki...

Gülüyorum, bak diyorum işte ne güzel. Gülümsemek güzeldir. Gülümsetebilmek daha güzel. Ama hayat geçmez ki gülerek...

Derdim var diyorum, sessiz ve usulca. Öylece anlatıyorum, hafiflik geliyor. Ama diyorum yetmiyor ki...

Güvenmek istiyorum. Güveniyorum da belki. Sonra bir şey oluyor. Uzaklaşıyorum. Çekiyorum ellerimi ellerinden. Herşey anlamsızlaşıyor...

Zaten ne anlamı vardı onu da bilmiyorum ki. Anlamsızlık içinde anlam mı aradım ki? Bilemiyorum...

Ne gülmek, ne paylaşmak ne de güvenmek yetiyor. O eksik parçayı bi türlü koyamıyorum yerine. Olmuyor. Bende mi o eksiklik yoksa karşımdakinde mi ? Onuda ayırtedemiyorum... Bilemiyorum.

Ya istemiyorum kimseyi... Ya da istediğimi daha bulamadım... Bilmiyorum. Kafam çok karışık...

Kullan At Mendil = Kuzey

Yazıktır, günahsız ayıptır demiyorlar. Her önüne gelen çocuğu kullanıyor. Sonra sen yoluna ben yoluma.


Annesi, duygu sömürüsü yaparak, diğer oğlunu kurtarmak için kullandı Kuzey'i. O da yedi bu gözyaşlarını. Üstüne birde koruması olduydu annesinin.

Babası, sırf itibarı için, mahallede adı çıkmasın diye, oğlunu istemeyerek bir kez daha oturttu nikah masasına. Elalem düğün görsün diye kullandı oğlunu. Dünürüne karşı mahçup olmamak için. Ama ne oldu sonunda. Pişman oldu o ayrı.

Simay, sırf anne-baba baskısından kurtulmak için evlenmeye mecbur bırakarak kullanmaya başladı Kuzey'i. Yalanlarla girdi hayatına. Başını sokacak bir ev oldu evlendiği için. Ailesinden kurtuldu sayesinde. Sonunda ortada kaldı demek istiyorum ama sanırım kalmayacak.

Güney, asıl kullanıcı olan. Geleceğini kurtarmak için kullandı. Hemde bir kere değil iki kere. Birincisi kendi yerine hapse girmesine ses etmedi. İkinci olarak son darbeyi vurdu, işinde yükselmek için kullandı ve yeterince yükselince attı aşağı Kuzey'i. Ne çok sevinmişti anlaşma sağlandığını duyunca. Ama Güney'in onunla işi bitmişti artık. Onun sayesinde geldiğini biliyordu ama bu onun huyu. Kullanıp atmak insanları. Banu'yuda atar başından yakında. Anasını da. Tabi Banu onun eceli olmazsa.

Ve Ferhat, Kuzey'i sermaye olarak kullandı. Onun sayesinde paralar kazandı. Ölünce atacaktı onu bi kenara. Daha nasip olmadı. Ama olacak. Ferhat bence sahneye dönmeye hazırlanıyor. Simay'a gelen çiçek bence Ferhat'ın işi. Simay Ferhat'tan destek alırsa dahada çirkinleşir.

Yazık Kuzey'e yazık. Gerçi kardeşinden bir darbe daha aldı. Daha fazla ne yıkar ki onu şimdi.

Suskunlar eşittir Sleepers Mi ?

Görünce yok artık dedim. Bu kadar da olmaz. İyice hazırcı olmuşuz. İyice Amerikan özentiliği kaplamış içimizi dedim. Niye mi böyle dedim? Sleepers filmini çoğunluğumuz biliyordur. Gerçek bir hikayeden oluşan senaryosuyla, etkili anlatımı, kurgusuyla ve oyuncularıyla klasik olmuş bir film diyebiliriz.

Şimdi bizim yapımcılar kalkmış, bu filmi dizi yapmaya koyulmuş. Filmin türkçe karşılığı uyuyanlar olsa da, biz Kardeş Gibiydiler adıyla bildik. Bizde de Suskunlar adıyla çıkacakmış, Show Tv.de.

Merak ediyorum o taciz ve tecavüz sahneleri nasıl işlenecek. Ben öyle çok bilmem, hatta hiç bilmem erkek çocuğuna taciz olaylarını. Hemde bir adamdan. Bunu aşikar böyle yazıyorum. Çünkü bu kadar detay beklemiyorum. Filmin aslında da dillendirildiğini hiç hatırlamıyorum. Olmuşsa da az olmuştur. Kimsenin diline varmıyor çünkü, bu kadar çirkin bir olayı anlatmak. Ama çok güzel - güzel burda uyarlamaya- aktarıldı filmde dillendirilmeden.

Ayrıca dikkatimi çeken, içlerindeki kız. O malum kaza olayında kız yoktur orda. Ama bizimkinde var, gördüm fragmanlarında. Onlar 4 erkek arkadaştı. Kız olayların dışında kalan kişidir. Hatta yanlış hatırlamıyorsam hiç öğrenmez detayları.
Olayın başında bile böylesi bir yanlış uyarlama yapılmış.

Yalan dünya dizisinde yönetmen diyor ya “acıdasyon, bol bol acıdasyon”. Bulmuşlar bol acıdasyonlu bir film. Kimbilir nasıl bize uyarlayacaklar.
Bakınız; umutsuz ev kadınları. Dizinin orjinalinde kadınlardan biri – adını unuttum- kocasını aldatıyor. Hatta ondan hamile kalıyor yüzdeseksen ihtimalle. Ama gelin görünki biz bu olayı bile birebir aktaramıyoruz. Bizdekinde kadın aldatmıyor. Gayet sadık kalıyor kocacığına. 

Bence hem cesur hemde gereksiz bir seçim olmuş. Böylesi önemli bir konuyu işleyen film neden seçilmiş acaba? Sırf reyting için mi? Fatmagülün suçu ne dizisi mi ilham verdi? İnanın nedenini çok merak ediyorum.

Eyvah Düşüyorum

Eser Yenenlerle “eyvah düşüyorum

Çarşamba günleri çıkıyor ama ben haftasonu cumartesi saat 10.30 daki tekrarına bakıyorum.


Ana yarışmacılar genelde bi tip oluyor. Bir tip değil, değişik yani. Hususi seçilmişler belli. Diğer yarışmacılarda birbirinden renkli.

Yarışma iki yarışmacının Eser'in dediği haliyle düellosundan oluşuyor. 30 saniyelik zamanda soruyu bildin bildin. Bilemedin “evyah düşüyorum” diyorsun. Ama ana yarışmacının bir avantajı var. İki pas hakkı bulunuyor. Soruyu bilemedi mi pas diyor diğer yarışmacı biliyorsa ne ala. Bilemiyorsa gitti.

Eğlenceli bir yarışma. Soruları çok değişik hazırlamışlar. Bildiğin şeyi bile öyle bir değişik açıdan soruyorlar ki aaa buymuş diyorsun cevabı görünce. Mesela aklımda kalan bir soru; Şirin'e hayranlığı ile bilinen kişi. Kim? Ferhat. Direk Şirin denilince inanın benim aklıma direk Şirinlerdeki şirin geldi.

Mesela şarkı sözü tamamlama soruları oluyor. Ritmiyle mırıldanıp söylemek baya işe yarıyor. Sayı soruları var. Onda da en yakın sayıdan başlayıp sayarak gittiğinde cevabı söylediğinde bilmiş oluyorsun.

10 tur var. 10 yarışmacı ile yarışıp hepsini geçersen, ki biri çok yaklaştı ama korktu yarışmadı. 500 T.L. Alıyorsun. Ee vazgeçip gittiğinde sana her elediğin yarışmacının masasından topladığın paralar veriliyor. İki 15.000, iki 10.000, iki 5.000, iki 1.000 ve iki tane 1 lira olarak yarışmacılara paylaşılıyor. Sende eledikçe artık hangisi çıkarsa, 7. yarışmacıya kadar topluyorsun. Zaten iki 15.000 çıktı mı kafadan 30 ediyor. Buda iyi para yani. Millette bu parayı son anda ziyan etmek istemiyor. Çünkü kaybederse diğer yarışmacı alıyor onun biriktirdiğini. Ama ilk zamanlarda düşürdü diyelim o 10 kişiden biri ana yarışmacıyı. O zaman 10.000 alıyor düşüren.

Bence o ilginç soruları için, güldüren diyalogları için bile izlenir yarışma.

Kaybolmuş Bir Aşk, Gören Var mı?

Yola çıktım arıyorum, kaybettiğim aşkımı...

Ama ne aradığımı da unuttum. Nasıl birşeydi, neye benziyordu hatırlamıyorum ki... Sahi ben ne arıyorum ki? ...

Kim söylüyordu unuttum şarkıyı. Ama dilimde. “ yola çıktım arıyorum kaybettiğim aşkımı..”

Ara ki bulasın. Bi kayboldu mu bulmak öyle her yiğidin harcı değildir hee. O yüzden elinden gelen tüm itina, özen ve bilimum bakımı göstereceksin aşk'ına.

Şimdi... Burda elde tutulmaya çalışan ne? Ya da kim? Neyin nesi, kimin fesi? Ne arıyorum ben. Ki hatta ne kaybettim ben. Aşkı mı yoksa “aşk”ı mı? Aşkımı mı kaybettim yoksa duygumu mu?

Önemli hususlar bunlar. Önce bunu ayırt etmek lazım demi ama ? Şayet ben aşkımı kaybetmişsem, belki biraz durumum acınası gibi görünebilir. Sonuçta o yoksa, gitmişse, ortada aşk da yok demektir. Ammavelakin giden bendeki “aşk” ise, işte o zaman halim duman. Karşımda duran kim? Tanıyor muyum acaba? Sanki gördüm bi yerlerden ama nerden. Herhalde tanıştık bir zamanlar. Ama “aşk” yok. O burda. Napacağım ben şimdi...

İşte böylesi karışır ortalık duygu gidince. Daha yaygın terimle bitince “ aşk”. Sonra başla aramaya ki, bulasın. Vay haline.. Ne aradığını bilmeden, ezbere yöntemlerle ara sen “aşk”ı. Belki bulursun cicimcim. Bol şans...

Ben aşkı sende buldum...
Diyor ya bir başka şarkı. O bütünün hiç ayrılmaması dileğimle...

Farketmedim Seni

Görmek farketmek değildir. Duymak da öyle. Bakarkörlük o yüzden ortaya çıkmıştır herhalde. Zira görürüz ama farketmeyiz. Mesela Sherlock. Bakıyor, görüyor ve farkediyor. Seviyorum kendini lafı gelmişken adını anmak istedim.

Kişileri, nesneleri farketmek için belki ikinci bakış kafi gelir. Birinci de görmedin de ikincide gördün, farkettin mesela. Ama duygularda bekler farkedilmeyi. Onlar için gözler bazen işe yaramaz. Tam bakarkör olursun kimine göre. Oysa sen bakmadığın için değil, görmediğin için değil, belki de görmeyi istemediğin için farketmiyorsun.

O sebeple bir insanı görmezden gelip, farketmemek, etmemiş gibi görünmek, duyguları farketmemekten zordur. Kişiler yahut eşyalar, onlar somuttur. Ordadır. Sen farketmemişsin çok mu? İnkar etsende orda vardır yani. Duygular ise öyle değildir. Çünkü o duyguyu sadece senin görmen önemlidir o kişi için. Senin farketmen önem taşır. Büyük bir istekle, hevesle görülmeyi bekler. Farkedilmeyi. Belki anlaşılmayı.

Sen farketmedikçe gözüne sokulmaya çalışılabilir bazıları tarafından. Ki onlar farkedilmemeyi bence hakederler. Ama kimisi için farkettirebilmeye çalışmak bile zordur. Öyle içinde tutar tutar, ya kurutur ya çürütür. Ya da gömer kendi ile mezara.

Bazen sen farkedersin, hiç ummadığından. Kendinden utanırsın. Yakıştıramazsın. Ya da ne fesatım dersin. Soramazsın bile. Öyle ya kendinde uydurmuş olabilirsin. Ne kadar ayıp...

Farketmedim, farketmedin, farketmediler...

Farkettiremedim, farkettiremedin, farkettiremediler...

Sonunda hep sen olursun farkedemeyen. Farkettiremeyenin suçu olmaz hiç...

Yalan mı ?

Zorunda mıyam Dedi, Elbetteki Değildi

Reklamı görüp duyunca dilime takılıyor.

“ zorunda mıyam, zorunda mıyam?”

Reklama çıkıp oynamasının bir hikayesi varmış aslında. Zorunda mıyım adlı bir şarkısı varmış. Bir programda direk adını söyleyince yanlış anlaşılmış. Kadında ses var, heybette var. O anı tahmin edebiliyorum. Kim bu kadın. Dilber Ay.

Dilber Ay, aslında bir kanalda mahkumlar için yaptığı, hapishane dekoruna sahip programıyla tanınmaya başlandı. Anneminde favori programıdır. Eskiden de tanırmış Dilber Ay'ı.

Bu yaşına kadar çalışmış. Kendisi ile yapılan bir röportajı okudum. Çileli bir hayat yaşamış.

Şimdilerde kendini “sanatçı” diye tarif edenlerin aksine hiç bozulmamış. Bir aşiretten geliyormuş. Ekmeğini de onlarla yemiş hep. Hala da.

Çoğumuza göre sıradışı bir program yapıyor. Yanlış anlaşıldı ama şuan bir reklam yıldızı. Aslında yılların sanatçısı. Buralara kadar gelmiş. Hiçbirşeye "zorundayım" dememiş. Ne namusu, ne ekmeği ile oynanmasına izin vermiş. İşte bu güne gelmiş Dilber Ay.

Sanat için yapılan saçmalıklar o kadar da “ zorunda” değilmiş öyle değil mi? İnsan, geçmişiyle barışık olarak bugüne gelebiliyormuş.

Dilber Ay ropörtajı için tıklayın

Teoman Şarkıları - Hayalperest

Sordum rüzgar gülüne daha onyedimde. Gönlümü çelen papatyalar yok artık. İki yabancıydık, o rüyamdaki hayali sevgiliyle. Cebimde aşk kırıntıları.
İsyanım vardı babamın öldüğü yaşta paramparça olmuş hayatıma. Çıktım bir bar taburesine. Seslendim hayallerimdeki o güzele. Bir sonbaharda İstanbul'da.
Serseriydim, zamparaydım.Ama herşeye rağmen, güzeldi benim hikayem.İstemedim ölmeyi, sevmeden, sevilmeden, sevişmeden. Yalnız gecelerimin rehberi çobanyıldızıyla yaptım vedamı...
...

Geçenlerde gördüm. Aklıma geldi. Özlemişim Teoman'ın şarkılarını. Dinlemek istedim. Özellikle hiç dinleme fırsatım olmadığı, hayalperest şarkısını. Benim şarkımmış. Ve Teoman konserler adını verdiği bir hediye albüm yapmış sevenlerine. Ama limitli sayıda.

Hayalperest şarkısının sözleri:
O kadar haklısın ki, Dayanamıyorum buna
O kadar güzelsin ki, Çok çirkin kaldım yanında

Korkum yaralanman hayatta, O kadar yalnızsın ki
Dayanamıyorum buna, O kadar sıcaksın ki

Çok soğuk kaldım yanında, Korkum yaralanman hayatta
Hayalperestsin, güzel hayaller peşinde, Çok gençsin, yanlış insanlar kalbinde

Hayalperestsin, güzel hayaller peşinde, Çok gençsin, çok gerçeksin
Bu yüzden çok güzelsin.

Sevmeye Yeteneksizim Deme...

Beceremedi sevmeyi... Sevmeye yeteneksizdi. Sanki sevmek yetenek işi.

Doğarsın, büyürsün. E doğal olarak gelişirsin. Bu ölçede aynısın. Yoksa bir hastalığın.
Utanmayı beceremiyorum denmez. Kızmayı da. Bu duygular içinden gelir. O ana göre gelişir. Ve sonra kaybolur. Kimse demez ki şu becereksize bak bi beceremedi utanmayı.
Ama söz konusu sevmeye gelince iş değişiyor nedense..
Birini sevmek yetmiyor mesela. O sevginin bi ömür sürmesi lazım. Adı sevgi olsun diye. Yoksa sadece heves olarak kalıyor. Sende gündelik heves yaşayan biri olup çıkıyorsun.

Şimdi burda bir hata yok mu?
Biz sevgiyi fazla mı önemsiyoruz da, bi ömür sürsün istiyoruz.
Yoksam, her heyecana sevgi diyerekten onu yerden yere mi vuruyoruz ?

Her iki şekilde de yanlış olan sevginin bir yetenekten sanılması. Yetenek öyle herkese bağışedilen bir şey değildir. Ki bu sebepledir ki sevgi yetenek değildir.
Çünkü, zira, ammavelakin herkes sevmeyi bilir. Kendince. Kalıpsız.
Sahibi için düşmana kafa tutan köpeğin sadakatı sevgiden gelir. Köpeği için buz tutmuş -ama buzu çatlayan- nehirde yürüyen insanın bu fedakarlığı sevgidendir. Yeteneği var ise de o buzda düşmeden yürüme yeteneğidir sadece.

Sevmeye yeteneksizim deme. Sadece zor beğeniyorum diye düşün. Beğeni bu duygunun en başıdır çünkü, bana göre.

Pişştt Yakışıklı O Timsahı Ben İstiyorum

Malum ya bugün o malum gün. Heryer ve her köşede, kenarda bir yazı var olacak. Ben buna uymayacağım.
Uymamak için birçok sebebim var benim. Mesela benim için bugünün diğer günlerden bi farkı yok. Niye? Çünkü bir beklentim yok. Hadi doğum günüm olsaydı neysee.. Bir sevgilim yok diye değil yani.

Bugün ben bir yakışıklıdan bahsedeceğim ama. Ve bir hediyeden.
Bu yakışıklı işte bu yakışıklı. Çok tatlı demi? Araba reklamındaki çocuk. Heryerde olmayı başarıyor. Arabası sağolsun.
Gerçi sonunda sevgilisinin yanında hep uyuyakalıyor ama olsun. Son reklamda son olarak sevgilisine koca bir timsah hediye ediyor ya. Sevgilisi ise koca timsahı değil de, küçücük anahtarı görüyor ya. İşte o ortada kalmış, o kocaman ve sevimli timsahı ben istiyorum. Onu bana getir bi zahmet. Ama öyle yerlerde süründürme bi zahmet tatlı şey.


Son noktayı, tüm sevgililere hitaben bir şarkı ile koymak istiyorum:

“ sevgilim sevgilim nasılsın... burnun kapıya kısılsın. Soğuk iç sesin kısılsın. Hop hop oynarken pantolanın yırtılsınn... “

(:

Dört Duvar

Kiminin evi, yuvasıdır. Kiminin müebbeti, limanı yahut kabusudur dört duvarlar.

O dört duvarı yuva yapmak senin işindir, senin elindedir denir sana. Sen genelde kadınsındır. Öyle ya yuvayı dişi kuştur yapan.

Peki herşey cidden senin elinde midir? O dört duvar bazen bir müebbet olur ki belki de yuvan olur zamanla. O yuvanı paylaştığın hiç tanımadığın ya da zamanla tanıdığın insanlarla paylaşırsın. Ya da en kötüsü hiç arkadaşın olmaz o dört duvar arasında.

Kimine dar gelir o dört duvar. Çıkıp gitmek ister. Bazen çıkıp gitse de, döneceği yer yine dört duvar olur, çaresizce. Buda mı onun elindedir diye düşünür insan.

Dört duvar limandır tersine kimine göre. Fırtınadan, korkularından kaçıp sığındığı liman. Bir adım dışına çıkmayı korktuğu...

Şimdi de mi aynı şeyi düşünüyorum. Cidden benim elimde mi o dört duvarı yuva yapmak. Bi ben mi varım dört duvarın arasında nefes alan. Yaşayan, yaşamaya çalışan. Ki sadece benim elimde olsun. Benim çabam, benim isteğim olsun dört duvarı yuva yapmak. Yuvanın ötesinde yaşanacak yer yapmak. Öyle ya dört duvar bazen istesende yuva olmaz, mapus damında.

İyi kötü bir dört duvar mı istersin yaşayacak? Bir yuva mı istersin kuracak? Aslında ikisi de aynı şey mi dersin bana?

Bence değildir.

Yerli Film İzleme Birincisiyiz.

Tebrikler bize. Tebrikler Türkiye.
Hemde bu birincilik 4 senedir bizde imiş.

Avrupa Konseyinin açıkladığı verilere göre Türkiye, en çok yerli yapım filmlerin izlendiği ülke. Rakam yüzdelik olarak 50.2. Aslında tam sınırda bir rakam. Neredeyse kıl payı olmuş. Ama olmuş. En çok yerli yapımlarımızı tercih etmişiz.

Yabancı filmlere ilgimiz bir sır değil. Bir Hollywood değiliz belki ama hızla ve emin adımlarla ilerlediğimiz bir gerçek sinema dünyasında.
Dünya çapında alınan ödüller bunlara en iyi cevap.
Ve kazandığımız bu birincilik tabiki de.

Toplamda ise sinema izlenme oranı olarak da Avrupa ülkeleri arasında 7. sıraya sahibiz.
Bu bilgiler satılan biletlere göre sağlanıyor.

Ayrıca, Türkiye'de geçen yıl satılan sinema biletlerinden elde edilen hasılat 398 milyon 400 bin Türk Lirası olarak belirtilmiş.

Yerli malı, Türk'ün malı. Herkes onu izlemeli... (:

Deliriyorum, Sana...

Deli kelimesini tarif edin desem ?

Bir tarife yahut kalıba sığdırabilir misin deliyi?

Hiç sanmıyorum. Deli bu adı üstünde, sığmaz ki ele avuca. Şu koca dünyaya.

Delilik başka Bir şey. Akıllı insanı tarif etmek güç değildir. Basma kalıp yaşar çünkü insan. Akıllıdır ya ondan. Akıl aynı yoldan, aynı kurallarla yaşatır herkesi.

Zira, şu tuhaf dünyada en ufak hareket, söz ile o yoldan saptırılır ve deli damgasını yersiniz.

Akıllı olmak kolay gibi görünür. Yolu, çizgisi, ne yapacağın, yapmacağın bellidir. Kuralları da öyle.

Ama deliliğin bir kuralı yoktur. Bir deli, diğer deliye hiç benzemez. Biri aşağı giderken, diğeri yukarı gider. Ama bi bakmışsın birleşmişler yinede. Oysa akıllı bir insan o düz yolda önündekini bile göremez. Ya yanından es geçer, ya ezer geçer.

Zordur akıllı olmak aslında. O düz çizginin üstünde yürüyüp yol almak yorar insanı. Kuralları can sıkar. İsyana yer yoktur. Zira anında yersin ters bi hareketle damgayı. Mazaallah “deli” oluverirsin.

Son olarak korkarız nedense deliden. Delilerden...
Halbuki asıl korkulacak kişi, dünyayı yönetme ve değiştirme arzusuyla gözü kararmış “akıllı” insanlardır. Aklın yolu birdir ya, işte o yolda köstek istemeyiz. Ki ondan korkmak lazımdır akıllıdan.

Siz korkmayın, delirmek bazen dünyanın en güzel hediyesidir. İstediğinizde aklınızı alırsınız koyduğunuz köşeden.

Olmaz mı? ...

Vampirlerin Ekranlardaki Evrimi

Her vampirli film Ya da dizide vampirlerin ortaklıktan öte illaki farklı bir özellikleri var.
Vampir olmaları, günlük yaşamları falan filan.

Mesela benim aklımda kaldığı kadarıyla Drakula filminde vampirler tabutlarında yaşardı. Sarımsak onlar için tehdit sayılırdı.

Çoğumuz biliyoruz Buffy 'i. Onlarca vampir avladı. Onlarda çoğunlukla mezarlıklarda yaşarlardı. Isırılan vampir oluyordu. Tabi sonrası ölüm. Ve aşırı çirkinlerdi.

Sonra bi Tutulma çıktı. Herkes tutuldu. Vampirler okullu oldu. Gündüzleri etrafta dolaşır oldular. Güneş onlara acı değil pırıltılı bir hava veriyordu.

Birde Vampir Günlükleri çıktı ki onda vampirlerle ilgili ne biliyorsak neredeyse hepsi yalan çıktı. Cadılarla birlikçi çıktılar. Yüzükleri onları güneşe çıkartabiliyor. Fazlada çirkinleşmiyorlar üstelik.
Yani normal insandan farkları yok. Vampir olmak o kadar kolay değil üstelik. Isır, öldür falan. Ha birde zayıflıkları bir ottan geliyor. Sarımsak devredışı yani.

Bana göre bunlar büyük bir evrim. Zaman geçtikçe içimizden biri olmuş çıkmış vampirler.

Şimdilerde bizimde bir vampir öykümüz olacak diye duydum. Osmanlı zamanlarında. Yazarı, Behzat Ç.nin de yazarı olan kişi. Adı bile belli imiş hatta. Vampir-i Osmanlı mı ne. Öyle bişey. Ne kadar doğru yanlış bilemiyorum.
Bizim vampir figürümüz bakalım nasıl olacak? Boy boy yakışıklı uşaklar mı olur artık. Ya da şöyle bi değişiklik olur baş vampirimiz kadın olur. Ee bi farkımız olsun. Diğerleri hep erkek. Değil mi ama?

Doktor Civanım

  • gördün mü senin hüzün prensesini?
  • Sen Soner'i gördün mü?
Bu esnada yüzü düşer
  • ne hastane nede ben umrunda değil ki..

Gülüşerek ayrılırlar.
Bunlar kim mi? İki doktor bunlar. Konuştukları kişilerde hastaları. Gerçi erkek olan doktor Aylin'in doktoru değilmiş. Aralarındaki konuşmalar tam olarak böyle değilsede içerek böyle yani özetle.

Diziyi izlemiyorum. Reklam arası denk geldim. Geçen haftalarda doktorun Aylin'i görüp hayran kalmasına, yine diğer bayan doktorun şakalarına denk gelmiştim. O da Soner'i görmüş pek beğenmiş.

Nasıl bir doktorluktur bu kardeşim. Bu nasıl bir diyalogtur aranızdaki? Hasta paylaşıyorlar sanki. İnsan hastaneye gitmeye korkacak.
Aylin'in doktorunun o doktordan ikna etme konusunda yardım istemesi. Üstüne üstlük Aylin'e yemek getirmesi. Hamile olduğunu duyunca bir şok! geçirmesine bir anlam veremedim. Kadın doktorun Soner'le giderken Aylin'le karşılaştıklarında yüzünün düşmesine de bir anlam veremedim ben.
Bunlar her güzel hastaya, her yakışıklı adama yanık mı oluyorlar?
Hadi anlarım beğenirsin bir insanı. Ama o diyaloglar ne aranızdaki. O hasta, sen doktorsun. Bunu unutma bi kere.

Yanlış mıyım ?

Talih Kuşu Başıma Etti

İşin aslı talih kuşu olduğundan emin değilim. Talihli o kuş mu yoksa ben mi bilemiyorum. Sırf başıma pisledi diye ben mi talihli oluyorum. Yoksa o kuşun pisi başıma geldi diye o mu talih kuşu olmuş oluyor? Uzun, karmaşık bir cümle oldu sanki. Ama anladınız beni. Kim veriyor bu kararı?
Kuş başıma pisledi, akabinde az daha öbür tarafa gidiyordum zira.
Nasıl mı?

Arkadaşımla başıma kuş pisledikten sonra ayrıldık. Yoldan karşıya geçeceğim ama nasıl geçsem düşünüyorum. Yolda arabalar peşisıra mübarek. İlerliyorum ki, bi baktım ben gibi karşıya geçmeye çalışan iki kişi. Vardım yanlarına, geçelim dedim hep birlik, içimden.

Geçmek için adım attılar, bende attım. Sonra bir duraklama. Tabi ben durmuyorum ama arabayı görünce durdum ani frenle. Geri adım arabaya yol ver. Kendime rehber seçtiğim kişilerden biride diğerine kızıyor. Az daha ezilecektik diye. Sonra beni görüp onuda yanlış yönlendirdin dedi diğerine. Ama gülüyorlar tabi hallerine. Diğeri bana dönüp affedersiniz dedi. Bi tebessüm ettim. Sonra hepbirlik geçtik karşıya.

Tabi birde ben karşıya geçene kadarda bizim oralara giden arabalar gitti. Bekledim kaldım durakta.
Şimdi bunun neresi talihlilik ? Kuş mu talih kuşu değildi? Yoksa bende mi kör talih var?

Not: olaya bu kadar kötümser bakmıyorum. Olayın mizahını anlatmak istedim.

Çat Kapı Geldim Demedin

Hatırımda yanlış kalmamışsa ilk tanıdığım programı “çat kapı” idi.

Böylece çat kapı girdi evimizden içeri. Deli dolu, yerinde duramayan biriydi. Dili sivri idi ama sevimliydi. Sempatikti.

Sonra evler Ona dar geldi. Sokaklara attı kendini. İşin uzmanını aradı “uzman avı” ile. Kimimiz kaçtık yolda ona denk gelmeyelim diye. Kimimiz yaş tutmadığından yoluna çıksada yarışamadı Onunla. Uzmanları buldu, paralar dağıttı.

Sonra dediki var mı ki benden çok çenesi çalışan, ikna kabiliyeti olan. Çıksın, birilerini ikna etsin de alsın paraları. Başladı böylece “ bir iş lazım” programı.

Her biri ilkti bizler için. Onunla başladı, onunla bitti. Her ne kadar birileri çıkıp devam ettirmeye çalışsada başaramadı. Bknz. EvrimAkınlaUzmanAvı.

Ve birgün harry potter ile iyi arkadaş olan bir peri oldu geldi evimize. Yine deliydi. Ele avuca sığmıyordu. Bu arada hem dizisinde hem gerçek hayatında evlendi barklandı. Çocuğu oldu.

Günlerden 2 Şubat 2011'de de en büyük süprizi yaptı ve öldü.

Hatırımızda gülen yüzü, kulaklarımızda şen sesi ile kaldı.

Kendim deli olmadığımdan herhal seviyorum bu tip insanları.

Defne Joy Foster, sana Allah'tan rahmet, sevdiklerine tekrardan başsağlığı diliyorum.

En Büyük Pişmanlık

Ölürken derler ki, insanın hayatı film şeridi gibi çeker gider gözünün önünden. Öleceğini anlayan illaki şöyle bir bakıyor geriye gayri ihtiyari. Yapacak bişey yoktur zira. Son durağa gelinmiştir.

İşte o zaman gözünün önünden geçen film şeridinde istediğini görmeyeni bi pişmanlık kaplar. O son pişmanlıktır. Son durağa gelinmiştir ve o son pişmanlık bizi geri döndürmez. Ondandır son ve en büyük pişmanlık olması. Olmaları.

Nedir peki o en büyük pişmanlık?

Hayatımızı yaşarız ama başkalarına göre. Başkalarının arzu ve isteklerini ön planda tutarak. Onların hayallerini gerçekleştirmek için hayatımızı yaşarız. Ve bu arada kendi hayallerimiz arkaplanda kalır. Duygularımız, heveslerimiz, isteklerimiz hayallerde kalır. Gün gelir, başlar o meşhur sinema. Ve başlar işte o an o büyük pişmanlıklar. Keşke deriz, kendi istediğim şekilde yaşasaydım hayatımı.

Arkadaşlarıma sahip çıksaydım ya keşke...

Mutlu olmayı becerebilseydim keşke çalışmak yerine. İnsanları ticari anlaşmalara ikna etmeye uğraşmaktan diğer duygularım içimde kalmasaydı keşke. İçimde kalmış gizli itirafları dile getirebilseydim keşke, yapabildiğim o anlaşmalar gibi.

Keşke...

O son anlarda, o filmde görmek istemediklerimiz çoğunlukla bunlar. Keşkelerle, pişmanlıkla dolu bir hayat.

Eğer ki ders almak istiyorsak, keşkeleri, pişmanlıkları azaltmak istiyorsak. Bu yolda rehber olacak bir kitap yazılmış. Avustralyalı hemşire ölüm döşeğindeki hastalarına sormuş, en çok duyduğu pişmanlıkları bu kitabında toplamış. Kimbilir belki geç olmadan başlarız koşmaya hayallerimizin peşinden ? Ne dersiniz?

Çok mu geç kaldık...

Kar Ruhundan Anlamak

Bembeyaz. Bi o kadar soğuk. Ama o kadarda cazibesi var. Çağırıyor kendine oynaşmak için. Büyük küçük demeden. O tertemiz dünyasını kirletiyoruz ya buz kesiyor nefretinden. Yavaş yavaş eriyip, sessizce yapıyor vedasını.

Kış mevsiminin vazgeçilmezi kar.

Kimine eziyet, cefa. Kimine tatil, eğlence oluyor.

Bunların yanısıra kar bir mucize aslında. Bir ilaç. Su demek kar. Bereket demek.

Büyük küçük herkesin içindeki çocuğu bir nebze olsun çıkartmak için bulduğu bahane aslında kar. Kartopu oynamak, kardan adamlar yapmak herkesin en büyük eğlencesi. Kaymak ise bence cesaret işi. Eğlencesi bol olsada.

Tüm Türkiye'de etkili şuan kar.
Yukardan bakıldığında beyaz bir kazak giymiş gibi Türkiye. Kısmen. Biraz alacası var o kadar.

Yazın sıcak oluyor, küresel ısınma diyorlar. Kışın soğuk oluyor yine küresel ısınma ama soğuma deniliyor.
Yıllardır bu kadar yağmamıştı. Eskiden küresel ısınma mı vardı da biz bilmiyorduk ki.

Her ne kadar soğuğu sevmesemde lazım yani kar. Sırf ben sevmiyorum diyede yağmayacak, kış olmayacak değil ya neyse.

Her şeyin, her mevsimin güzelliği ve yeri başka. Elimizden geldiğince tadını çıkarmak lazım. Yoksa çekilmez şu karlı günlerin cefası.