Hayaller Birgün Gerçekleşir Umuduyla Kurulmaz. Zira Hayaller Değildir Umutla Beslenen. Hayaldir Umudun Ekmek Kapısı...






Death Note - Ölüm Defteri

Burda, bu blogda konusu eksik olmaması gerekenlerin başında yer alır Death Note.
Death Note, yani Ölüm Defteridir o. kimin eline geçerse, ki aslında kendisi eline alanı ele geçiyor bence, ölüm meleği oluveriyor.
Bir anime. Büyüklere. Hemde konusu ile, çizgisi ile, kurgusu ile.
İlk kez duyanlar için Death Note, nedir, kimdir, nicedir bir açıklayalım.
Dediğimiz gibi bir anime. Adından da anlaşılacağı gibi fantastik bir konuya sahip.


Light, death noteyi yani ölüm defterini bulan, lise öğrencisidir. Çalışkan ve zekidir. Bu sayede deth note çok iyi birşekilde çözer. Sonralarında dünya çapında Kira adıyla anılan bir katil olur. Artık bu ölüm tutkusu hep içinde olan bir şey miydi yoksa defterle gelen kaçınılmaz bir son mudur bilinmez.
Bu işi çözmesi için, yine dünyaca ünlü bir dedektif seçilir.



L, oldukça zeki biridir. Değişik bir kişiliği vardır. Ve kimse onu tanımaz. Onu yüzyüze tanıyan sayılı kişi vardır. Bu sebeple Kira tarafından da öldürülmesi imkansız hale gelir.
Anime, bu iki zeki çocuğun birbirleri ile olan çekişmeli, bir o kadar da eğlenceli yarışını sunar. Kira yani Light, defterin sırrını elinde çözerken, L, elinde bir defter olmadığı halde, onun varlığını zekasıyla keşfeder.
Ve diğer bir karakter Misa. Oda death note sahibi bir kızdır. Kira ile birlik olurlar. Hatta Misa, Kiraya aşıktır. Ama Kira onu sadece L'nin aklını karıştırmak için kullanmaktadır.
Ve death notenin asıl sahipleri, shinigamiler; Ryuk ve Rem.
Ryuk, Kira'nın shinigamisidir. Ondaki defterin sahibi ölüm meleği. Yandaki resimdeki Ryuk'tur.Tam bir elma manyağı. Dikkatle bakarsanız elindeki elmayıda görebilirsiniz.
Onu sadece deftere el sürenler görebilir.
Rem, Misa'nın ölüm meleğidir. Ve ona aşıktır. Bu aşkından yok olmayı bile göze alır. Bu lafımı animeyi izleyince anlarsınız.
Death Note öylesi bir ölüm defteri değildir elbet. Bazı kuralları vardır. Deftere adı yazılan kişi, saniyeler sonra ölmektedir. Ama şu vardır, yazan kişi, ismini yazdığı kişinin mutlaka yüzünü de görmüş olmalıdır. Yani öylesine isim yazılıp öldürülemez.
İstenirse nasıl öleceği de yazılabilmektedir deftere. Mesela kendini asarak, birden aşağı atarak, keserek. Sebep yoksa neden kalp krizi olarak geçer kayıtlara.
Dedim ya, Death Note, tam bir büyük çizgi dizisidir.
Hikayesi, kurgusu ve onlarla örtüşen karakterleri ile izlenmesi gereken bir animedir.
Öyle ki, toplamda 3 filmi çekilmiştir Japonya'da. Ama animenin aslına uygun değildir nedense konuları. Son olarak Amerikalılarında çekeceğini duymuştum ama, şuan onunla ilgili bir yazı bulamadım. İnşaallah orjinaline uygun, izlenesi bir film yaparlar.
İyi seyirler size.

Manisiyle Gelirmiş "mim"

Benimde mim'im var, bende insanım...

Diyebiliyorum artık bende. Nasıl abartıyorum ama olayı.

Manili manili açılışı yaptım. En az on kere okumuşumdur, nasıl oldu bilemedim. Ama aklıma gelmiyor başka. Bunlar ilk gelenler. Acelecilik yok, sadece heyecan var.

Ve teşekkürler Huyum Kurusun.

1.Sevdiğiniz bir kişiye olan duygularınızı maniyle ifade ediniz.(İlla erkek arkadaşınız olması gerekmez.Sevgi çok genel bir kavramdır.Arkadaş,dost,anne,kardeş vb)
Benimki gizli, bakalım kim anlayacak kim olduğunu.. :p (:

Bir gülüşüyle kalbimizi fetheder.
Kımıl kımıl, yerinde yine keyifler
Yaklaşınca yanına tekmeler.
Alma kucağına, kazağını kusmukla süsler.

2.Sizi gıcık eden ya da sinir eden bir olayı ya da kişiyi konu ederek yazınız.
Ne desem ters anlar.
Ne yapsam aynını yapar.
Bir ömür konuşmasam
Ne arar ne de sorar.


3.Sizin için olmazsa olmaz bir eşya,program vb için yazınız.

Önemlidir benim için zaman.
Bakarım ona heryerde, her an.
Saatim kolumsa yoksa
Durur bana zaman.

4.İstediğiniz bir konu hakkında yazınız.

Yoruldum diyorum ona.
Bakıyor suratıma anca.
Alıp başımı gitsem uzağa
Dön der mi bana acaba.

5.Bir blogger seçiniz ona atışma tarzı bir mani yazınız.

Seni seçtim Güven atışmaya.
Gelmezsen başlarım ağlamaya.
Uyuşuğum diye kanma.
Bendeki bu sesle, dünya başlar sallanmaya.

Küfür Dediğin Laftır

Küfür candır, canandır.
Deşarj eder küfür, ama şarj de eder.
 Sözün bittiği yerde başlar küfür.
 Adamın hasıdır küfür, söyleyeni de has yapar haliyle.
 Daha sayayım mı... Yok yok, eminim bu ne saçmalıyor diyorsun kesin. Ama böylesi düşüncelere sahip kişilikler olduğunu düşünmekteyim.


Geçenlerde nette bir yazı gördüm. Bilmediğim bir konu üzerine yazılmıştı ve yeni birşey öğrenmiştim ben. Ama bolca küfüre maruz kaldım. Yazı, başından sonuna kadar serpilmiş bir şekilde küfürlerle lekelenmişti adeta. Sonra ne hikmetse, küfür küfürü mü çekti bilmem, başka bir yazıda  bol küfür işgali halindeydi.
 Düşünüyorum, bulamıyorum, o küfürler ne kazandırıyor acaba? Farklılık mı? Farklı bir stili olduğunu mu sanıyor acaba? Sanıyorlar, bir değillermiş zira.
 Hitap ettiği kesim mi küfürsever acaba? İyi de okumayı seven biri, sanmıyorum bu kadar küfür sevsin.
 Doğal olduğunu da düşünüyor olabilir belki de. 
Aman işte, kendi kendime neden aramaya çalışıyorum. Bilmiyorum neden. Bu saçmalığa kılıf uydurmak gereksiz.
 O küfürlü haliyle, o yazılarla okunabiliyorsa, takipçileri varsa, sorun kimde bilemiyorum. Belki de ortada sorun yok, bana öyle geliyor.
 Biri çıkıp sanane kardeşim, küfür ediyorsa ediyor, hoşlanmıyorsan okumazsın, der. Ee doğru söyler. Ne diyim yani...

Titanic 100 Yıl Sonra Tekrar Batacak

Aslında birçok kez battı Titanic 100 yıl içinde. Bir çok kez beyaz perdeye aktarılmış bir olay.

15 Nisan 1912 yılında Kuzey Atlantik'de buz dağına çarparak batan Titanic adlı gemi, batışının 100. yılında en popüler filmi, Leonardo DiCaprio ve Kate Winslet 'in başrol oynadığı, çok ödül almış Titanic, 3 boyutlu olarak yeniden vizyona girecek.

Ne zaman mı? 6 Nisan 2012 günü.

Bu arada 100.yılına özel bir İngiliz kanalı da Titanic'in dizisini yapmış. Ama daha gerilimli, daha karanlık. Anlatılan kişi hikayeleri daha fazla.

Filmi tekrar vizyona getirmelerinin nedeni, Titanic'i yeni nesile beyazperdede izleme imkanı vermek olarak açıklanmış.

Bizler içinde yeniden, 3 boyutlu haliyle izlemek iyi olur.

İç Ses Bir Sus... Yok Susma Konuş.


Bu sabah kahvaltı yapmadım. Halbuki hem erken kalkmış, hemde baya alıştırmıştım kendimi kahvaltıya. Ama bişey yemedim. Öylece oturdum ve saatin geçmesini bekledim.
Dünden, aslında pazar gününden kalma bir durgunluk var üstümde.
Sanırsam, galiba, herhalde, beni şu yaz saati uygulaması çarptı. Yani fazla üstüme gelmeyin. Depresyondayım söyleyeyim.
Yaz saati uygulaması insanın psikolojisini etkilermiş. Etkileyecek bir beni buldu. Çok lazımmış gibi.
Konuşmak gelmiyor içimden ama acayip de yazma isteğim var. yani dış ses iyice sustu, iç ses hepten coştu. Az bir sus iç ses, dışta konuşsun az. Yakında herkesi içten cevaplayacağım, millet yüzüme bakacak öyle. Adım hepten dilsize çıkacak.
Böyle kendimi anlattıkça, daha fena oluyorum. Hele biri çıkıp, ne o bişey mi oldu, sessizsin, iyi değilsin sanki, demeye görsün. Dış sesim hepten içine kapanıyor. Moralim iyice batıyor.
Demeyin bana öyle, beni öyle görseniz bile. Bendeki moral bir hoştur. İki lafa tavana çıkar, bir lafla yerin dibine girer. Bu terazinin dengesizliği kanımca. Zaten şurda 30'a ne kaldı... Oyy.. Oyyy..
tam olarak 1 sene, 7 ay, 21 gün kaldı şuan itibariyle. Hesaplayabilseydim kaç saat kaldığını da söylerdim de onu size bıraktım artık. Yalanımı sevsinler...
Bisküvi atıştıracağım, midem kazındı şuan itibariyle.

Dershaneler Kalkar mı?

4+4+4 'lük sistem daha konuşulurken, şimdi ortaya dershaneler kalkacak lafı atıldı. Konuyla ilgili bir yazı okudum bu sabah. Aslolan dershaneleri kaldırmak değil, okulların niceliğini arttırıp, onlara olan ilgiyi azaltmak. Sonrasında onlara özel okul statüsü vermek.

Eskiden dershanelere sadece lise yıllarında, hatta sadece son sınıfta gidilirdi. Yani ben öyle bilirdim. Bana deseler ki dershane nedir, derdim ki etüt. İnsanı sınava hazırlıyor.

Ama şimdilerde öyle değil. Ayrı bir okul oldular adeta. Küçücük çocuklar okula gitmeleri yetmiyormuş gibi, pazar günleri bile erkenden kalkıp dershaneye gidiyor. Ki o çocuğu ben bakkala bile gönderirken iki kere düşünüyorum. Kaldı ki bir başına otobüse bindirip dershaneye yollayacağım. Gidip gelene kadar milyonlarca senorya yazarım, felaketlerle biten.

Peki dershaneler çözüm mü? Yani çocuk öğreniyor ama öğretemiyorlar işte okulda. Dershane şart.

Niye öğretemiyorlar, niye öğrenemiyor ki çocuk?

Şimdiki öğretmenler işlerini iyi yapamıyor mu? Ya da yapıyorlar da şimdiki zamanın çocukları mı laf dinlemiyor. Ee öyle ise dershanelerde nasıl dinliyor, öğreniyorlar..

İşin sırrı para mı? Devletin parasız eğitimi mi cezbetmiyor insanı artık. İlla üstüne para mı vermek lazım. Aynı şeyi öğretmiyor mu bunlar.

Birde bir geyik vardır. Okuldan kaçabilirsin de dershaneden kaçamazsın. Adamlar anında iletiyormuş aileye raporu. Ee alıyor o kadar para. Biraz haketsin.

4+4+4 sistemde de öğrenciler ilgi ve becerilerine göre istediğini seçecekmiş. O konuda da aile kadar öğretmenede büyük iş düşüyor. O, sözüm ona yetersiz öğretmen nasıl yardımcı olacak peki o çocuğa?

Kısa ve özetle, her ikisinde de iş öğretmenlerde bitiyor. İyi öğretmen, iyi öğrenci, iyi gelecek.

Eğitim sisteminin niceliği anca böyle iyileşir bana göre.

Yalnızlık Sorunsalı

Yalnızlık kimine göre, dünyanın en güzel hediyesidir. Sever yalnızlığı. Aşıktır hatta.. Belki de en sevdiği alışkanlığıdır.

Yalnızlığı sevmeyenin cümlesidir aslında, alışkanlık. Alışmışım der, sese, etrafında dolaşan insanlara...

Ama yalnızlık, alışkanlıktır.

Zamanla işler içine... Bazen o yalnızlığın yok olacağını farkedersin. Dehşete kapılırsın. Ve ardından açtığın tüm kapıları da kaparsın.
Yalnızlık mahsenine girmek yasaktır.

O yasağı delersen şayet, çekmeye mahkumsundur çilesini. O çile ki, etlerini liğme liğme eder... Yüreğini delik deşik... Saçını yolar... Kan kusarsın.

Böylesi zordur işte, yalnızlığı paylaşmak kimine göre...

Kimi de yalnızlık der, bunca çektiğinin adına. Yalnızlıktır katil, odur kan kusturan... Verem eden insanı.

Hangi sıfatı hakeder ki şimdi yalnızlık... Melek... Mi ?... Şeytan... Mı? ...
Doğrunun hangi tarafındadır ki yalnızlık... Artı ... Mı? ... Eksi ... Mi? ...

Yalnızlığı seven sever de, sevmeyen niye sevmez..

Yalnızlığı sevmeyen sevmez de, seven niye sever...

Sen cevap ver...
Yalnızlık su mu, ateşin ortasında. Ateş mi, buzların arasında...

Güven Duygusu - Hikaye

Dükkana girdiğimde, şöyle etrafa bakınıp ne alacağımı düşünüyordum. Sonra ağlama sesini duydum. Herhalde annesi istediğini almıyor çocuğun diye düşündüm. Raftan en sonunda bir şey seçip kasaya yöneldim. Ağlayan çocuğu gördüm. Sandığım gibi annesine ağlamıyordu. Yalnızdı. Dükkan sahibi müşterisine para üstü verirken, çocuğa bakıp,” hadi defol git, git demedim mi sana. Yok benim beleş verecek malım...” diye sinirli ve hiddetli bir şekilde bağırıyordu. O müşteri çıkınca sıra benimdi. Gözüm çocuktaydı. Gayri ihtiyari elimdekini masaya bıraktım. Çocuk: “ amca, vallahi doğru söylüyorum. Paramı kaybettim, anam evde ekmek bekliyor. Sonra veririm sana. Lütfen..” diyordu, ağlayarak. Dükkan sahibinin “ borcunuz 1.75 lira” dediğinde göz göze geldik. Artık nasıl bakmışsam adam bana “ hep böyle bunlar bacım” cümlesiyle başlayan uzun bir açıklama yaptı. Çocuk verilen parayı kaybettiğini söylüyor, sonra başka dükkandan çikolata alıyormuş.
 Çocuğa baktım. Oda bana baktı. “ Abla valla birkez yaptım, o günde fazla parası yokmuş annemin, canımda çektiydi çikolata. Valla bu sefer kaybettim.” Sonra dükkan sahibine baktım yine, adam çocuğu tekrar “defol lan..” diyerekten kovdu. Benimde rahatsız olduğumu düşündü herhal, yerinden fırlayarak çocuğa yaklaştı. Tam elini kavrıyordu ki, “durun” dedim. “ ne yapıyorsunuz küçücük çocuğa..” Adam yine “hep böyle bunlar bacım” dedi. Tamam dedim, ne istiyorsa verin. Ben parasını vereceğim, dedim çocuğa bakıp. Dükkan sahibinin eli havada kalmıştı. “ aman böylesine yapılmaz. Alışırlar..” gibisinden laflar etse de iki kuruş daha fazla kasasına girecek diye sevinmişti. Belliydi yüzünden. Çocuk, gözyaşlarını sildi ve alacağı iki ekmeği gidip dolabından aldı. Bana gülümseyerek, “ abla şundan mı alayım mı, fazla değil bunlar 50 kuruş..” diye küçük bir çikolatayı gösterdi eliyle. Adam elini itti çocuğun. “hadi git hadi git eş....” sonra bana bakıp, sanki çocuğun babası oymuş gibi mahcup mahcup baktı. “ önemli değil, al sen onu da.” Çocuğun gözlerinde parıldayan o ateşi anlatmam mümkün değil. O sevincini. Çıkarken “borcumu öderim birgün” dedi ve bir selam çaktı bana.
....
Yıllar sonra, o çocukla yolumuz bir devlet dairesinde kesişti. Ben hastalığımdan dolayı zor yürürken, ordan oraya gitmemi söylüyorlardı. O genç adam, o çocuk, beni nasıl olmuşsa tanımış. Beni bir yere oturtmuş. Tüm işlemlerimi kendisi halletmişti. Sonra yanıma gelip, “ İnşaallah borcumu ödedim sayarsın.” dedi gülümseyerek. “ İstersen iki ekmek kapıp geleyim.. “ İşte o an o olduğunu anladım. Hafızam bana oyunlar oynasa da o günü ve o çocuğu hiç unutmamıştım. O da beni unutmamış.

“ Bana o gün bir şans verdin sen. Bana inandın. Hiç tanımadığın halde güvendin. Paranı paylaştın benimle. İşte o gün dedim kendime. İnsanlar her zaman ikinci bir şansı hakeder. Ve bunu iyi kullanmalıdır. Ben kullandım. Senin sayende. Şu dünyada bana güvenen, inanan insanlar olduğunu, olabileceğini gösterdin bana. Güvensizlik, hele bir çocukta daha derin yara açar. Sen o yaraya merhem oldun. Teşekkürler...

Tütün Atlası

Tütün atlası ne?
Amerikan kanser derneği ve Dünya Akciğer derneğinin yayımladığı bir rapor.
Bu yılki raporda ne yazık ki Türkiye ilklere imza atmış durumda.
Sigaradan kaynaklı hastalıklar sıralamasında Türkiye birinci. Erkek ölümlerinde, sigaradan dolayı olanlarda yine Türkiye ilk sırada.
Rapora göre Türkiye'de erkekler kadınlardan fazla sigara içiyor. Yani sigara içen erkek sayısı fazla, kadın içicilere göre. Bu birincilik küçük yaş erkeklerde de göze çarpıyor.
Bu orana bakarsak, erkek ölüm sayısındaki birincilik şaşırtıcı değil.
Ve Türkiye'de kişi başına ortalama yıllık 1399 sigara düşüyormuş.
İbretlik veriler. Pisi pisine ölüm dedikleri şey. O çirkin şeyi nasıl bir zevk, arzu ve istekle içiyorlar anlamıyorum.
Raporda belirtilen başka bir husus daha var. Sigaranın içindeki kimyasalların başka hangi maddelerin yapımında kullanıldığı belirtilmiş. Okuyunca vay be dedim. Bir sigara için, insan kendini böcekte yapıyormuş, temizleyici maddede.
Zira içine konan şeyler böcek ilacındada kullanılıyormuş. Hamamböceği zehrindede. Mesela bir tanesi tuvalet temizleyicilerinde kullanılan bir kimyasalken, bir diğeri egzos gazında veya roket yakıtında kullanılan bir kimyasalmış. Sigara öldürür lafı da en çok burdan belli ediyor. Çünkü içindeki bir kimyasal, idam cezalarında kullanılan bir gaz içinde kullanılıyormuş.
Ha tuvalet temizleyiciyi yemişin, ha o gazı solumuşsun ya da yakıt içmişsin. Ya da kısaca bir sigara yakıp keyfine bakmışsın.
Ne keyif ama...

Su'sar mısın ?

Elbette, der insan değil mi?

Şimdi şu resme bakıp canı su istemeyen çok az kişi olur.

Su iç, şifa bul denir. Şifa niyetine iç. Su verenlere, su gibi ömrün olsun denir. Su gibi aziz ol.

Peki nedir bu su.
Suyun kelime anlamı şöyle: oksijen ve hidrojenden oluşan, sıvı durumunda bulunan, kokusuz, renksiz ve tatsız madde.

Kokusuz, renksiz ve tatsız bir şey. Ama insan bu sıvıyı, maddeyi alamadan yaşayamıyor. Hayatının anlamı adeta su. En doğal hakkı, evrendeki tüm canlıların.

Bugün Dünya Su günüymüş. Birleşik Milletler 93 yılından beri 22 Mart'ı su günü ilan etmiş. 96 yılında da Dünya Su konseyi kurulmuş. ZMO, suyuna sahip çıkmayanların Su gününü kutlamaya hakkı yoktur, diyor.

Haksız mı? Düşününce haklı olduğu ortada. Çocuğuna hiç sevgi, şevkat yahut ilgi göstermeyen bir annenin anneler gününde bir beklentisi olmaz değil mi? Ya da aynı şekilde bir öğretmenin. Bence durum buna benziyor. Sen suyunu hiç ama hiç tükenmeyecekmiş kullan. Ama Su gününde naralar salla etrafa.

Mesela bir diş fırçalarken o musluğu açık bırakan insan, evet sen, sen hiç ağzına alma su gününü. Aa bugün su günüymüş. Suyun önemi şöyle böyleymiş deme. Unut sen bu günü. Ya da duş alırken suyu boşuna açık bırakan sen.

Bunlar en basit önlemler. Herkesin dikkat edebileceği, elinden gelebilecek şeyler. İleri de en basitinden geç yaşlanmak için bile suya ihtiyacın olacak bunu unutma. En önemlisi de yaşamak için lazım, sana, bana, tüm evrendeki her canlıya.

Küresel ısınma nedeniyle su kaynakları daha çabuk tükeniyor. İleri de su, savaş nedeni olmaz diye umut edelim. Susuz kalmamak için dua edelim. Ya da biraz bilinçli olalım.
Ve BDK'nın bugünkü yazısını bir okuyalım. Tek kuyu kitabı

Son olarak suyun bizim için önemini kısaca özetleyelim.
  • Minerallerin ve vitaminlerin vücutta çözünmesini ve iletilmesini sağlar.
  • Aldığımız gıdaların enerjiye çevrilmesine katkıda bulunur.
  • Vücut sıcaklığının ve su dengesinin düzenlenmesini sağlar.
  • Derinin nemlenmesindeki en önemli faktördür. Çünkü cildimizdeki su kaybı erken yaşlanmaya yol açar.
  • Vücudumuzdaki toksin maddelerin dışarı atılmasını ve vücudun temizlenmesine yardım eder.
  • Organlarımızın özellikle de böbreklerin düzenli çalışmasına katkıda bulunur.
  • Nefes almada oksijeni nemlendirir ve kolay nefes almamıza yardımcı olur.
  • Eklemlerde yastık görevini yerine getirerek, eklemlerin hareketlerini düzenler

Senden Çocuğum Olsun İstiyorum

Bu lafı, evir çevir, ters düz et. Bak bakalım nasıl anlamlar çıkıyor. Durduk yere, oturduğum yerden, parktaki baba oğulu izlerken geldi aklıma bu anlamlar.
Ne demek yani, senden çocuğum olsun istiyorum.. Höyytt.. Falan yani. Sen beni sandın. Ne nasıl bir cümledir. Ne biçim bir tekliftir. Ben böyle teklife var yaa..
Senden çocuğum olsun istiyorum... Allah Allah... Senin ordan bakınca kuluçkada bekleyen tavuğa mı benziyorum. Ne demek istiyorsun sen bana be..
Senden çocuğum olsun istiyorum... Terbiyesiz... Ahlaksız.. Evlenmeden asla asla olmaz. Sapık herif..
Senden çocuğum olsun istiyorum.. Bende senden istiyorum. Ee doğur gel sıkıyorsa o vakit.. Hadi ordan..

Harbiden baya saçma bir cümle bence. İnsan bunu duyup, nasıl mest oluyor anlamıyorum.
Biliyorum çok duygusuz, ruhsuz ve fesatım... :)

Behzat Ç.'yi Anneler Niye Sevmiyor

Açıyorum izlemek için, annem diyor ki “ bırak izleme şu sakallıyı.” Mecbur değiştiriyorum kanalı.

Acaba dedim sadece benimki mi, yok değilmiş. Bir arkadaşıma bahsetmiştim bunu. Oda aynı şeyi dedi. Annesi sevmiyormuş Behzat'ı. Sorsak çoğalabilir diye düşünüyorum.

Dün Altın Bamya ödülleri dağıtılmış. Malum bu bamya altın ama seveni yok. Çünkü erkek egemen filmleri seçiyor.

Behzat Ç. ve ekibi de bu ödüllerden almış, karakter olarak.

Ama kimse ödülünü almaya gelmemiş. Yani tüm ödül sahipleri. Film olarak de Kaybedenler Kulübü almış bu arada. Dip not olarak düşelim bunuda.

Behzat Ç. küfürleri ile tanındı desem, yalan olmaz. Gerçi şimdilerde Kuzey'in Behzat'ı bu konuda geçtiği söylenmekte. Ama ben anlamıyorum yani. Biliyorsun o küfür “bip”lenecek. Ee niye ağzını yoruyon? Niye günaha giriyon kardeşim boşuna. Haa, belki söylemiyordur da kimisi aleni belli oluyor yahu. Söylüyor yani.

Gerçi şimdi izlesem de kazanmış olmam. En başından izlemem lazımdı Behzat'ı anlamam için. Öyle değil mi?

Babalar Parkta

Bugün baharın geldiğini anladım. Güneş ısıtıyor. Gerçekten ısıtıyor. Etrafıma bakıyorum, millet montlarını bile giymemiş. Kimi de ben gibi elinde taşıyor, belki üşürde giyerim niyetiyle.
Şuan bulunduğum yerden bir park görünüyor. Bakıyorum arada.
Çocuk sesleri, ürkek kuşları kaçırmış. Çocukların yanında babaları. Bir tanesi kaydıraktan kaydırıyor, biri salıncakta sallıyor çocuğunu. Öylesi güzel bir manzara ki..
hoşuma gidiyor, bilmiyorum neden. Onlara bakmak, baba ve çocuğuna. Birlikte oynuyorlar, eğleniyorlar. Anlamadığım bir zevk var içimde onlara karşı. İzlemeye doyamıyorsun.
Ve düşünüyorum. Benim çocuğumda ilerde böyle babasıyla gidecek parklara. Oyunlar oynayacak. Gezecekler birlikte.

Baharın güzelliği. Neşesi. Bir çocuk babasıyla parkta oynuyor. Mutlu, huzurlu ve güven içinde.

Adam Kaçırmak Sanattır Eurovision

Aslında bugün adam kaçırmanın inceliklerinden bahsetmek istiyordum. Evet, evet.. Adam kaçırdım ben. Adamın hasını hemde. Aklımı..

Koyu kırmızı adlı diziyi bilen biri vardır aramızda, benden gayri. İşte orda, bizim edebiyat öğretmeni, para için, ama bu para kardeşi için, zengin bir kızı kaçırır. Sonra neredeyse bu olayı bi gazeteye ilan olarak vermediği kalır. Mavi Boncuk filminden esinlenilmiş kesin. Zira kaçırılan kız, sonra olayın hasta kardeş için yapıldığını öğrendiğinde, adeta gönüllü rehine oluyor. Konukomşu herkes öğreniyor. Kimsede bişey demiyor. Bizim hoca haklı bu davada. Hatta kardeşinin sevgilisi bile öğreniyor. Ki adam polis. O bile sessiz kalıyor.

İşte bu sebeple bende adam kaçırmak sanattır diyorum. İşin inceliğini iyi hesaplamak gerekir.

Ama akşam bişey oldu. Haberlerde Can Bonomo'nun Eurovision için hazırladığı şarkının klibi gösteriliyordu. Bizde ablamla konuşuyorduk. Annemde “kim bu” dedi. Dedik, yarışma için. Hani var ya şu Eurovision. Sonra annem bombayı patlattı: “hangi ülkenin...”

İşte o an gerçekten Türkçe şarkının bizim için ne kadar önemli olduğunu ben birkez daha anladım. Türkiye için katılıyoruz, dilimiz Türkçe ama şarkıyı İngilizce söylüyoruz.

İstediğiniz kadar içinde Türkçe ezgiler olsun, söylenen Türkçe değilse ben ne anladım. Annem ne anladı ki olaydan. Biz müzik adamı değiliz ki şarkının içinde geçen ezginin, çalınan enstümanların bizim kültüre ait olduğunu bilelim. Ya da bir çırpıda anlayalım. Dediler ya içinde bunlar varmış. Ona bu laflarım. Bu hususta Kıraç'la aynı düşüncelere sahibim arkadaş.

İşte o kadar...

Başka bişey daha diyecektim sanki ama, neyse unuttum kesin. Bazen çok çabuk unutuyorum.
Başlıkta ikisi birleşince tam anlamıyla "cuk" oturdu.
Nokta...

Oscarcığın Elinde Ne Var

“Aaa... Elinde bir şey mi var?” demedim, duyduğumda. Ama diyebilirdim.

Peki ne elindeki. Almış onu önüne. İki eliyle sıkıca tutuyor.

Kılıç.

Evet kılıçmış elindeki oscar heykelinin. Hiç aklıma gelmezdi. Kaç kişi tutar kılıcı öyle.

Bu soruyla karşı karşıya gelen yarışmacıda böyle düşünmüş. Ve ne yazık ki bilememiş doğru cevabı. Diğer şıklarda kamera, meşale ve eli boştur seçenekleri varmış.

Bu soru “Kim milyoner olmak ister” adlı yarışmada sorulmuş.

Bu sayede yeni bir şey öğrenmiş oldum. Olduk. O kıymetli heykelcik Oscarcığın elinde ne varmış, kılıç varmış.

Ne alaka ise artık..

Öldürmem Ama Süründürürüm: Ferhat

Sonunda Kuzey'i ölmeden mezarada koydu adam. Ama ölmesini istemeden. İstemiyor, isteseydi Ali'ye bilet yollamazdı. Hiç yani, zaten de Kuzey ölmeyecek. Ayy ölecek mi tiriplerine hiç girmiyorum bile.
Simay'a onca paralar harcayanın Ferhat olduğunu bu yazımda, daha evvelinden belirtmiştim. O kira bedelinin 42bin olması bile buna olan inancımı arttırmıştı. Ki zaten başka kim yapar böylesi oyunları.
Ve Simay. Şimdi bin pişman hallerde ama çok sürmez, keyfini sürmeye başlaması. Bu lükse alışması. Zavallı babacığı da gitti kızı yüzünden.
Cenaze günü Ferhat'ın bir yanında Simay, bir yanında Simay'ın annesi vardı. Ya merak ettim bu adam “kim” sıfatıyla girdi aralarına. Kızın amcası bile adama minnet duyar gibiydi. Gerçi Kuzey'lere gelen telefona bakarsak, duyduklarına inanmamışlar.
Hele birde Güney'e atılan o mesajlar. Adam sanırım sadece, şu artık sır olmaktanda çıkan hapishane olayını bilmiyor. Ama yakında Simay öter yani.
Ve tabiki uyuz, kıl, sinir ve dahası çok şey olduğum Zeynep var. Cemre'nin evine Kuzey geldiğinde önüne dizildiler. “baba bize ne getirdin” edalarında, şımarık kızlar misali. Ama benim gözüme bakan Zeynep tabi. Cemre'yi seviyorum ben. Ahh bir bilse, anlasa Kuzey'in halini. Salak Kuzey'de o salak Zeynep'i kullanıyor. Allah'ın zillisi.
Bilmiyorum bu kaçıncı, bu dizi hakkında yazdığım yazı. Daha da devamı gelir.

Ayşe, Ayşe, Duy Sesimi

Neden Ayşe bilmem. Adını Ayşe koydum. En çok ona sarılmayı seviyorum.

Ayşem, Ayşem..” diyorum da bi ses vermiyor.

İçime sokacak derecede sıkıca sarılıyorum. Çıtı çıkmıyor. Eğer ki küçük bir yeğeniniz var ise, onu böyle sevemiyorsun ya, işte Ayşeler iyi geliyor bu duruma. İlaç gibi, antidepresan sanki. İnanın çok rahatlıyorsunuz.

Bazen onunla yatıyorum bile. Ama sabah kalktığımda yerde oluyor garibim.

Ayşe'yi bana ablam almıştı. O vakitler çalışmıyordum. Baya moda idi Ayşeler. Safinaz diye biliyordu. Ama tabiki benimki herkes gibi olamazdı. Bu sebeple adı Ayşe oldu.

Çok badireler atlattı. Yeğenim de oynuyor geldiğinde. Hatta kavgasını yapıyoruz. Yeğenim diyor “benim”, ben onu gıcık etmek için “benim” diyorum. Bıraktığı an kapıyorum. Çığlığı basıyor. Annemde bana kızıyor. Ama hoşuma gidiyor “cimcimeyi” kızdırmak. Yani eskiden. Şimdi büyüdü. İyice şımardı “şımarık”.

Şimdi kafası dahil her yerinde dikiş izleri mevcut. O güzelim saçları yok. Ne oldu tam bilmiyorum. Yani hatırlamıyorum.

Ama böyle de çok tatlı. Hala benim biricik “ Ayşem”.



Not: Resmin üstündeki yazıyı ben yazdım. Niye? O yazan forumda yayınlamıştım bir zamanlar ondan. Kendi adımı niye yazmamışsam..

Yetenek Köpekte mi Sahibinde mi ?

Bilindiği üzre, şayet bilinmiyorsa da benden duyun. Eksik kalmayın. Kusur kalmayın efenim.

Acun Ilıcalı'nın Yetenek Sizsiniz yarışması dün akşam son buldu. Birinci köpeği ile katılan Ali Yeşilırmak oldu. Bakın köpeği ile katılan dedim. Gerçi köpek demek de olmaz ki. Onun bi adı var. Max. Öyle derler ya, o köpek değil, o kedi değil... onun bi adı var...  Max.

Nette haberle ilgili bakınıyordum. Yorumlara baktım. Geneli köpeğin birinci olması konusuna gocunmuş. Kimi de hayvanlar ve insanları ayrı yarıştırmaları gerektiğini söylemiş.

Şimdi.. Hakketen kazanan bir köpek mi ? Yoksa onu yetiştiren insan mı?

Köpek akıllı olmayaydı adam ne yapsa bişey öğretemezdi herhalde.

Adamda yani çocukta diyelim, öğretme yeteneği olmasaydı köpek ister akıl tüpü olsun bişey öğrenemezdi. Değil mi?

İki unsur var burda. Biri köpek, yetiştirilen. Diğeri insan, yetiştiren.

Yetenekleri buluşmuş diyebiliriz aslında.

Derler ya her cevheri işlemek için sanat lazımdır. O vakit sanat eseri olur. Ya da bunun gibi bir şey. Sonuçta olay özetle; etki, tepki olayı bence.

Artık kazandıkları o 250binle bol bol kemik yer Max. Sahibi ne yapar bilemem. Yeni köpekcikler almasın da.

Bu Resim Ne Anlatmalı Bana

Bu resim üzerine konuşmak istiyorum.

Ona bakıyorum yazarken. Bakıp, huzur arıyorum, o durgun sularında. O yemyeşil yapraklarında ferahlık arıyorum.

Bakıyorum.

Öyle güzel ki...


İlk gördüğüm an beğenmiştim. Eklemiştim resimlerim arasına. O an dedim, konuşacağım bu resim hakkında. Neden bilmem.

Sandal boş ama biri bekleniyor belli, çiçekler hazır edilmiş.

Yolculuk uzun, fenerde alınmış.

Güzel bir yolculuk, ufka doğru.

Etrafta güzellikler, yanında güzeller güzeli sevdiğin ve sen.

Huzur, mutluluk, sevgi...

Doksanlara Yolculuk Var Yonca Evcimik'le

Aboneyim abone. Biletleri cebimde. Ballı lokma tatlısı. Aman hadi hayırlısı.

8.15 vapurunda, onu gördüm karşımda. Dizlerimi titretdi aşık oldum o anda. Yakışıklı babam gibi, aşık oldum anam gibi. Nerden çıktı bu adam, beyaz atlı prens gibi. Ahh bir baksa, uzunları yaksa, bana demir atsa, dillere destan olsa bu sevdaa.. Aşık oldum galiba.

Şarkılar ezberimden. 90'lı yıllarda, okulda, evde dinlediğimiz şarkılar. Eğlenceli şarkılar. İnsanı keyiflendiriyor bence.

Bunlar ve diğer şarkılarınında yer aldığı 5 albümünü bi yere toplamış Yonca Evcimik. Adına da 5'i 1 yerde demiş. Çok da güzel yapmış.

Albümdeki albümler şöyle;
  1. Abone
  2. Kendine Gel
  3. Yonca Evcimik'94
  4. Yaşasın Kötülük
  5. The Best Of Yoncimix

Anlamazsın Bazen Özlediğini

Günlerdir görmemişsindir. Arada belki aklına gelmiştir kimi zaman. Birgün aniden çıkar karşına, gözlerin dolar, unutursun konuşmayı. Hıçkırıklar boşalır yalnızca. Engel olmak istemezsin. Kırılmış set kapakları bilirsin. İşte o an anlarsın, ne çok özlemişsin.

Şarkılar hep söyler ya, bazen öyle olmuyor işte. Kokusuna hasret sarılmıyorsun eşyasına. Resimlerine takılıp kalmıyorsun. Meskenin değil cam kenarları her daim. Ağlamıyorsun geldikçe aklına. Çünkü öylesi çok gelmiyor aklına.

Ama birgün, ansızın, apansın dikiliveriyor karşında. Gülümsüyor sana. İşte o an, o an anlıyorsun. Özlemişsin...

Bir sevgiliyi, yâri özlemek değildir, özlemek.

İnsan, içtiği kahveyi, uyurken sarıldığı oyuncağını bile özler. Oturduğu koltuğu, oturduğunda duyduğu keyfi de özler. Bir çift tatlı sözü de. Köpeğini özler.

Başka bir şey özlemek. Alışkanlıklardan vazgeçememek gibi. Ama sevmek var özünde. Belki de başka bi şey.

Tuhaf bir duygu özlem. Bazen midene oturuyor, acısından gözün bişey görmüyor. Bazen de hiç anlamıyorsun, tekrar görünceye kadar.

İnsan kaybettiğini anladığında mı başlar özlemeye... Yahut, kaybetmediğini düşündüğü için mi yakar içini özlem ateşi. Ya da alıştırır kendini de ondan mı anlamaz özlediğini...

Önce Cola Sonra Cola, Şimdi Cola

Ortaokulda bir arkadaş vardı. Sabah akşam içerdi kolayı. Aç tok farketmez. Şu an iyi mi evet iyi. Çocuğu bile var. Öğretmen içme, zararlı derdi. Şimdi bildiğim bi zararını görmemiş.

Biz ailecek kola içmiyoruz. Yokluğunu da hiç aramıyoruz. Ondan olmalı herhal, reklamlarındaki o coşkuyu anlamıyorum.

Hadi kola neyse, cidden içecekler arasında en fazla tercih edilen o. Ama çay için çekilen o reklamlar fazlasıyla abartı ve yalan geliyor. Gençler toplaşıp dağda kırda bayırda çay molası veriyorlar. Gör de inanma.

Benim şu sıralar favorim Pia. Hani şu reklamlarında cıbıl cıbıl (bu kelimeyi teyzeler kullanır genelde kızlar için) erkeklerin oynadığı çikolata. Aslında yarım çikolata. Keki de var, marmelatı da. Çikolatası çıt diye kırılıyor. Keki yumuşacık. Aroması araya bi hoşluk veriyor. Peşisıra götürüyorum aldığımda. Portakallısı en iyisi. Diğerini o kadar sevmedim.

Şu sıra midem coştu. Pasta, pizza, lahmacun ve Pia. Olsa hepsini yerim..

İçecek olarak su yeter.

Pia isteyen ? ...


Hıçkırıklara Boğuluyorum Yazarken

Sandığınız gibi ağlamaklı hıçkırık değil bendeki, bildiğiniz hıçkırık işte.
Bir insan niye hıçkırır ki ? Neden hıçkırır?

Şuan bu yazıyı hıçkıra hıçkıra yazıyorum. Yolda gelirkende hıçkırıyordum. Bir tuhaf oluyormuş yürürken hıçkırmak. Birden sarsılıveriyorsun. Diyecekler ne oluyor bu kıza.

Hala hıçkırıyorum.

Hıçkırık geçsin diye yapılan bazı şeyler var. Mesela bebeklere genelde hıçkırınca limon verilir. Hepsi değil tabi. Kaşığa suyu damlatılır öyle. Bunuda açıklayalımda.

Sonra genelde büyüklere uygulanan yöntemler vardır. Misal korkutmak. Arkadan cimçitlemek. Sırtına vurmak gibi. Evde bunları denedik ama sonuç alamadık. Ben hala yazarken hıçkırıyorum. Bişey değil, yazarken sorun yokda konuşurken zor oluyor be.

Şimdi biraz seyreldi ve şiddeti azaldı.

Hıçkırık öyle basit bişey de değilmiş. Uzun süren, inatçı olarak tanımlanan hıçkırıklarda varmış. Kimi zaman bir hıçkırık kalp krizinin tek belirtisi olabilirmiş. Ya da kanserin. Yani hıçkırıklarımıza dikkat etsek iyi olacak. Sıklığına, ne zamanlarda olduğuna. Zira 1 saat kesintisiz hıçkırık nöbeti geçirirseniz doktora gitmekten utanmayın, çekinmeyin.

Son not; hıçkırığım şuan itibariyle geçti. Ama hoşuma gidiyordu yaa... Bende de var hafif arızalık. İtiraf ediyorum.

Nokta...

Yok Senin Bir Benzerin, İnsan

Sen kime benziyorsun? Benzetiliyorsun ?
Aslında sen teksin. Farklısın. Bir tanesin sen.
Sen insansın. İnan bana sen gibisi yok şu dünyada.

Geçenlerde haftasonu belgesel seyrediyorum. Bakıyorsun hepsi aynı. Tüm aslanlar, kaplanlar, tilkiler, yılanlar, geyikler... Kısa ve özetle tüm ırklar aynı. Ama sana bana göre aynı onlar. Aslında hepsi farklı. Tek ve bir tane. Tıpkı insanlar gibi. Ben gibi, sen gibi.

Benimde saçım, kaşım, gözüm siyah. Seninde. Ama sorsan benzemiyoruz. Mesela Japonlar. Ne çok benziyorlar değil mi birbirlerine. Ama bi sor bakalım bir japona. Sende ona göre hep birsin. Ne farkın var. Belki boy, belki bariz başka fark.

Belgesel izlerken bişey dikkatimi çekti. Türler arasında bir sorun yoktu. Anlaşmak için bir çiş yapmak yetiyordu. Belki bazen ufak bir düello. O da belki. Bir asi çıkarsa. Kendi aralarında bir sorunları yok. Hiç duydun mu timsahın yanındaki timsahı yediğini, yahut ona saldırdığını. Ya da bir tilkinin diğer tilkiyi yediğini. Başka türler peşindedir onlar. Bilmem anlatabildim mi?

Ama biz öyle değiliz. İnsan insanı öldürür, döver, zülmeder. Kendi türüne, soyuna yaptıkları yetmezmiş gibi diğer türlere de salar.

Şöyle bir baktığımızda bizden başka türler hep birbirine benziyor ya, evet benziyor. Ama insana kimsesi, hiçbiri benzemiyor. İnsanın insana yaptığını, dünyada başka hiçbir tür cidden yapmıyor.

Evet sen bir tanesin, ama bende bir taneyim.
Belki de tüm mesele bu.

8 Mart Konulu Afiş - Dünya Kadınlar Günü

Yarın 8 Mart.

Dünyadaki kadınların günü. Başımızın göğe erdiği gün. Erkeklerin hiç günü yok ya, sanki ezikler. Hiç de değiller. Yani günün olsa da aynı, olmasa da. Takvimlere işlenmiş sıradan bir gün. Sadece altına not düşülmüş kısaca ve küçücük. 
Kadınlar Günü...

...
Birkaç sene evvel grafik tasarım kursuna gitmiştim. Photoshop ile uğraşmayı seviyorum. Ortaya yeni şeyler çıkarmak keyif veriyor.

Blogumda yayınlamıştım bikaç tane. Kazım Koyuncu, Nejat İşler ve Şebnem Ferah ile çalışmalarım için ismine tıklayın görün.

Malum yarın 8 Mart ya. Bende kursda yaptığım kadınlar günü ile ilgili afişi sizlere göstermek istedim. Kurs hocam çok beğenmişti. Sergileyeceğim dedi ama ben bi yerde göremedim hiç.

Beğendin mi ?

Yanlış Zaman, Yanlış İnsan

Hep bekler ya insan, o doğru kişiyi. Ben bulmuştum işte. Mutluydum. Huzurluydum ve garip bir gurur vardı içimde. Sanki insanlığa karşı bir zafer kazanmıştım. Bulamazsın diyenlere okkalı bi tokat savurmuştum. Mutluydum ve de huzurlu.

Yolda düşündüklerim bunlardı. Ve o uzun yol sanki çabucak bitmişti.

Bir güvercini ürkütme korkusuyla nasıl sessiz yürüyorsam, şimdide öyle giriyordum içeri. Sürpriz yapacaktım ya benim güvercinime. Ama... Ama yoktu kimse. Sessizdi oda, sessizdi ev. Sessizdi dünya... Bağırdım, seslendim. Benim sesliliğime inat, sessizdi işte ev. Cevap gelmiyordu O'ndan. Yoktu. Gitmişti...

Gidişini bana haber etmiş, bir kuru mektupla. Ne mektubu be, not işte. İki satır yazı.

Gördüm, aldım elime okudum ve geri koydum. Sanki bir şey değişecek.

“Senin yokluğunda, seni hiç özlemedim. Ve düşünürken bunu, kendimi mutlu olduğum başka bir yerde buldum. Sensiz mutluydum. O halde gitmeliydim.”

Bu dürüstlüğü etkilemişti beni en çok. Ondan güvenmiştim gözlerindeki o sevdalı bakışa.

En umutsuz anımda bir güneş olmuştu. Kimse sevmez beni derken, sarmıştı kollarıyla. Sandım ki hiç bırakmayacak. İşte dedim doğru insan. Beklediğim geldi demiştim. Değmişti de beklediğime...

Ama ben değilmişim O'nun doğru insanı. Ben değilmişim beklediği. Bir başkası imiş..

Doğru insan değil miydi? Yanlış mıydı? Ya da zaman mıydı sadece yanlış olan.

Kaç yanlış götürdü şimdi doğruyu ? ...

Ya da var mıydı ki bir doğru, onca yanlışın içinde...

Yine kaldım bi başıma. Ne yanlışım var yanımda, ne de doğrum...

Basma, Benim Toplumsal Yarama Parmak !

Düşünüyorum da eskiden toplum olarak daha sağlıklıymışız herhalde. Çünkü dizi yapımcılarının böyle bahaneleri yoktu. Güzel aile dizileri vardı. Mesela Perihan Abla, mesela mahallenin muhtarları, mesela 7 numara.
Onlarda da toplumların gerçekleri dile getirilirdi. Onlarda da aşk vardı, düzenbazlar vardı, entrika vardı. Ama abartısızdılar. Yalındılar. Acıları çok olurdu belki ama sömürü yoktu. Hepsinin kadrosunda birbirinden yetenekli oyuncular yer aldı. Özetle çok iyi yapımdılar hepsi.

Günümüzde baktığımızda toplumsal gerçekler, yok toplumsal yaraya parmak basmak adı altında, insanın ruh halini bozan diziler var her ekranda. Abartmıyorum dünyada da öyle. Amerikan dizileri de artık fantastik hikayelere odaklı. Yok vampiri, yok cadısı. Onlarda da eskiden çok güzel diziler vardı. Mesela Cosby ailesi, mesela kalabalık ve mutlu, mesela bizim aile. Bunlarda tıpkı bizdekiler gibi geride kaldı artık.

Şimdilerde kimi der ki küçük yaşta evlendirilen kızlarımızın toplumsal yarasına bastık parmağımızı. Kimi çıkar kadın satıcılarının eline düşen kızlarımızın toplumsal gerçeğine bastım der parmağını. Ve sonunda biri de alır hazır senaryoyu, hapishane günlüğünü alır basar parmağına. Hemde çocuk mahkumların. Ki ne tesadüftür ki şu sıra hapishanede çocuklarla ilgili çıkan haberler vardır.
Bilmem dikkatinizi çekti mi? Dizinin ( Suskunlar ) fragmanları daha yeni çıkmaya başlamıştı. Ama hapishane haberleri çıkınca aynı haftası yayına başladı dizi.

Ben buna konuya parmak basmak değil, fırsatçılık derim. Reyting canavarlığı derim. Tıpkı Fatmagül'ün suçu ne dizisi gibi. Kadına şiddet teması daha ilk bölümden beri kullanılıyor. Hiçbir fırsatı kaçırmadılar. Sonuç, reyting. Kim kazanıyor, onlar. Sana bana ne yararı var. Anca izle kahrol, küfret rahatla.

Kardeşim, basmayın toplumsal yaralara falan parmağınızı. Çok mu basmak istedin, o halde yap bi toplumun temel taşı olan aileyi konu alan bir dizi. İzlet bana. Tabii başarabilirsen yalın olarak bunu.

Angutum Olur musun ?

Angut...

Bi soru işareti oluştu kafada farkındayım. Görüyorum.

Ama gerek yok, ben gayet ciddiyim. Bir angut arıyorum şu hayatta. Her daim yanımda olacağını bileceğim, beni hiç yalnız bırakmayacağına emin olacağım. Sevmesinden öte, sadakatına hayran olacağım. Bileceğim ki, o sadakatı sevgisinden.

İşte böylesi bir angut istiyorum.

Sen bilir misin angut neye, kime denir?

Öyle şapşal insanlara denmez angut. Onu bi kere çıkar aklından. Sana angut diyenlere hiç kızma. Güzeldir zira, angut olmak. Olabilmek, olmaya çalışmak bile güzeldir. Çünkü angutluk sevgiden gelir. Angutluk sadakattir.

Angut kuşlarını tanır mısın? Onlar ölümde bile yalnız bırakmazlar eşlerini. Öylece beklerler yanıbaşında. Kendince ağıdını yakar sessizce.

Benim bahsettiğim angutluk bu işte. Bu bağlılık. Bu sadakat. Bu sevgi benim istediğim.

Her ne kadar yanlış bilinse de angut kelimesi, aslı aslında böylesi güzel. İmreniyorsun hatta. Ben gibi. İstiyorum bende bir angut. Ama sanmayın karşılıksız kalır. Bende hazırım angutluğa.

Kim ne derse desin, angutluk güzeldir.

Koş Peşimden Sevgili

Geçen gece yattığım yerden düşünüyordum. Düşümde koşuyorum. Hiç durmadan, soluk soluğa. Sonra bi baktım nefesim daralıyor gerçekten. Öyle kaptırmışım kendimi. Ama niye koştuğumu hiç hatırlamıyorum. O anda çıkmış aklımdan.

Ve düşündüm, insan koşarken sadece koşmayı düşünüyor. Koşarken düşünmek tamamen imkansız. O sebepledir ki, diyorum ki ben, koş peşimden deniyor. Koşsun ama hiç düşünmesin. Niye koşuyor, neden koşuyor, nereye koşuyor, kime koşuyor. Koşuyor işte adam. Kaybetmiş kendini. Aklında sadece koşmak var. Belki de hedefe vardığında, şöyle durup bakınca düşünecek. Ama çok geç olacak. Geride neler bıraktı kimbilir. Ne uğruna koştu durdu bunca vakit. Değdi mi? Bilinmez. Çoğu zaman hiç değmez. Koştuğunla kalırsın.

O geceden sonra bu lafa acayip gıcık olmaya başladım. Koş”ma” peşimden sevgili. Zira ben öyle aklı bilmem nerde birini istemem.

Yanımda yürü.

Elimi tut.

Ama önümde durma.