Hayaller Birgün Gerçekleşir Umuduyla Kurulmaz. Zira Hayaller Değildir Umutla Beslenen. Hayaldir Umudun Ekmek Kapısı...






TEMA'dan Meyve Çekirdekleri Toplama Kampanyasına Dair Açıklama

Geçenlerde bir blogdaşta görmüştüm. "bende paylaşacağım, duyuracağım" demiştim. Tabi o an yapmayınca yine kaldı da kaldı.
Bugün yine TEMA ile ilgili şu resimle birlikte bir konu gördüm. Aha dedim şimdi paylaşacağım. Sonraya bırakma.
Yani aslında duyuru şeklinde panoda paylaşacaktım. Bloga giren herkes görecekti, maksadım buydu. Resimle birlikte yapacağım duyurunun linki ana kaynaktan olsun dedim.
TEMA'nın resmi internet sayfasına giriş yaptım. Arıyorum resmi. Yok. Sonra gözüme bir açıklama takıldı.
Meğer birileri, -nedenini çok merak ediyorum- TEMA'nın adını kullanarak başlatmış böyle birşey. Yani TEMA'nın çekirdek toplama ile ilgili yaptığı, giriştiği bir girişim yok.
Konu ile yaptıkları resmi açıklama için.
TEMA.
Konuyu tüm iyi niyetleri ile duyuranlara duyrulur.
Bende evdekilere söylemiştim. Bahçeyi fütursuzca çekirdek yağmuruna tutmuş bulunuyoruz. :D

En Güzeli Benim Gazetem.

Nihayet baskıya hazırlandı gazeteciğim. Bu konuda belirttiğimden biraz farklı oldu. Üzerinde düşündükçe aklıma yeni şeyler geldi. Ve sonuç olarak, tamamen blogger blogları gazetesi oldu
" HeyHat"
Cümlemize hayırlı uğurlu olsun. :D
Gazetede blogdaşlarımın profil resimlerini kullandım. Umarım, İnşaallah kimse için sorun olmaz. Hepsinin affına sığındım. Bazı blogdaşları da cümle içinde kullandım.
Gazetede yer alan blogdaşlar; Ben Ölmeden(Güven T.), Uzay Boşluğu, Esradan Dünyaya, Mefkuremiz(profösör), Hayal Kahvem, Vladimir, Süpercellma, İstanbulConstantinopleEstambul(Bolat), ŞanslıKedi, SessizGemi, Bir Dalgıcın Hikayesi,

Tutuklu Kadınlar


Çocukların hayalgücü farklıdır. Neyi nasıl yorumlayacaklarını kestiremezsiniz. Nasıl gördüklerini de.

Oturduğum yerde yaşadığımız bir hikaye geldi aklıma. Yazayım dedim.
Olayı bizzat yaşayan ablamdır.

Birkaç yıl önce yine taşınmıştık. Biz hep taşınıyoruz zaten. Kiracı olmak böyle bir şey naparsınız.. Taşınmadan evvel ablam sınav için başvuru yapmıştı. O vakitler ortada bir durum olmadığı için, ki bir kiracının ne zaman taşınacağı hiç belli olmaz. Halen oturduğumuz ev adresi verildi başvuruda doğal olarak. Biz taşınınca da değişme zamanı geçmişti. Belki de değiştirilemiyordu. Çünkü sınav sonuç kağıdı gelen, yanlış hatırlamıyorsam.

Biz, taşındığımız eski sahibinin gıcıklığı nedeniyle taşındık. Zaten hep öyle oluyor. Yoksa biz iyi bir kiracıyızdır yani.

Nasıl öğrendiğimizi tam hatırlamıyorum ama ablamın sonuç belgesinin eski adrese geldiğini öğrendik. Ablam gitti almaya. Eski evsahibi vermemiş. Baya konuşmuşlar falan ama yok kadın gıcıklık yapmış, vermemiş. Ablamda “ben almasını bilirim.” diyerekten eve geliyor. Annemi de alıp karakolun yolunu tutuyor. Durumu izah ediyorlar. Karakoldan bir polis aracına binip, doğruca evsahibine gidiyorlar. Annemler arabadan inmiyor, polisler gidip evrağı alıp getiriyorlar.

Şimdi mevzuyu uzatmış gibi görünebilirim ama, asıl mevzu o dakikalarda yaşanıyor zaten. Polis arabasında annemle ablamı gören çocuklar, birbirlerine aynen şöyle diyor:

tutuklu kadınlar... tutuklu kadınlar..




Bir Pazar Günü. Dört Yapraksız Yoncalar..


Yine söylüyorum. Yaşlanıyorum herhal. Haftasonu sırf ısınmak için geçtim güneşin altına. Üstümde hırka. Siyah.. Tabureyi çektim, bahçenin güneş gören kısmına. Hasta ve yaşlı insanlar misali hissettim kendimi.

Oturuyorum.. Önümde pembeli beyazlı yoncalar.. Açmışlar yıldız yıldız..

Arılar geliyor.. bir bir konuyorlar herbirine. Yoncalar eğiyor asil ve narin boyunlarını.. arılar alıyorlar alacakları, gidiyorlar. Yoncalar yine asilce dikiliyorlar.

Sonra en az onlar kadar narin kelebekler geliyorlar yanlarına. Ahbap oldukları belli, eğilme merasimi olmuyor aralarında. İki saniyelik sohbetler, sonra elveda.. Geçenlerde az gördüm bu sene kelebekleri diyordum. Meğer, belki de ben kapamışım gözlerimi doğaya. Ki görmemişim güzelliklerini...

O anları resimlemek istedim.. resim çekme isteğim, arzum kabardı yine.. en kısa sürede resim çekebilen bir telefon alacağım. ...

Güneş ısıtıyor bedenimi. Birazda içimi. Biraz, çünkü bende bir gıdım terleme belirtisi yok. Oturduğum yerde ısınmayı bekliyorum, bir bitki gibi. O güzel yoncalara özenmiş olmalıyım. Kesin..

Fırat Can Aydın - Zil Çalınca

Kendisini en son Papatya dizisinde gördük. Orda Necati bey'in (Metin Akpınar) torunu rolündeydi. Şimdilerde Disney Channel kanalının Zil Çalınca dizisinde oynuyor.
Eski oynadığı dizilere bakarak, şimdilerde yavaş yavaş büyüdüğünü farkediyorsunuz. Büyüdüğünü en çok şu resmine bakarak anlamak mümkün. Şu duruşa bakar mısınız?
İsmini nette araştırınca, diziler harici birçok sinema filminde de rol aldığını gördüm. Belki çoğumuz farkında bile değiliz. Zira O ve onun gibi çocuk oyuncular pek dikkat çekmez. Anca aşırı tatlı olursa -bakınız Ö.B.G.Z. Küçük Osman-.
İşte bu yüzden Zil Çalınca dizisini çok yerinde bir dizi bulmuştum. Çünkü tamamı genç kadrodan oluşan, gençlik dizisi diyebileceğimiz bir dizi. Bakınız.


Şimdi gelelim, Fırat Can Aydın kimdir, nerelerde oynamıştır mevzusuna.
1999 doğumludur. Halen okumaktadır.
En çok Papatya dizisiyle tanınmıştır. Tabi Zil Çalınca'dan evvel.
Fırtına, Ateş ve Barut adlı dizilerde ve Beşinci Boyut ve İnsan Aldandı dizilerin bazı bölümlerinde yer almıştır.
Ayrıca; Mahpeyker Kösem Sultan, Dersimiz Atatürk, Adem'in Trenleri, Hayattan Korkma filmlerinde de yer almıştır.
Ve son not, bazı reklam filmlerinde de rol almıştır.

Benim Gazetem En Güzeli


Yılın ilk projesi ile karşınızdayım sevgili, sayın, okur-yazarlarım.

Biliyor musunuz ki, çok yakın gelecekte kağıt gazeteler artık olmayacak. Şimdilerde hayatta kalma mücadelesi veriyorlar. Belki bu sebeple ki, hergün yeni bir şey veriyorlar. Kitabı, oyuncağı vesaire..

Projemizin özü, kendi gazetemizi çıkartmak. Hayalimizdeki manşeti atacağız, olmasını istediklerimizi haber yapacağız. Kendi gündemimizi oluşturacağız belki de.

Manşet: manşet dediğin böyle atılır deyip, en okkalı, en etkili en afili manşeti atmakla başlıyoruz. Öyle ya, önemlidir o manşet. Boşuna manşet olmamıştır zira.
Röportaj: hayalindeki o sanatçıyla, yönetmenle, yazarla... artık kimse o kişi, onunla yaptığın röportajı başlıkla belirt. Sen kimle röportaj yapmak istersin? Ve bir resimle onu paylaş. Yani kim o kişi bir görelim bizde. Hatta bilgisi olanlar photoshopla kendi resmiyle yanyana -kendi resmi derken kullandığı avatar resmi diyorum- kullanabilir pekala. Benimki olaya gerçeklik katma için bir öneri.
2.ve 3. sayfa Haberleri: malum 2. sayfa zenginlerin dedikodusudur, 3. sayfa senin benim gibilerin çileli hayatının portresidir. İşte burda da ister 2. sayfada gıcık olduğunuz bir ünlüyü yerden yere vuran bir haber çıkarın, ister göğe. 3. sayfada, idealimizdeki gibi olsun. Sonuçta herşey elimizde değil mi? Dileyen sadece birini seçebilir.
Tv rehberi: olmazsa olmaz bölümüdür bir gazetenin. İlla hertür gazetede olur, ufakta olsa değil mi? İşte size fırsat. İzlemeyi istediğiniz filmleri dizileri, o akşam yayına alın.
İsterseniz ekonomi bölümünü de ekleyebilirsiniz. İşin sırrını biliyorsunuz zaten.
Herşey elimizde. Hatta gazetemize isimde verebiliriz. Başlıkta yer alabilir mesela ismi. Dizaynını, sırasını da kendiniz değiştirin. Ne de olsa editörüde, sahibide biziz. (:
Hadi kolay gelsin. Gazetelerini yayınlayanlar konu altında bildirebilir. İstediğine paslayabilir bu projeyi.
En güzeli benim gazetem... (:

Not: kendi projemi kısmetse bu haftasonu yapacağım.

Behzat Ç. yi Sadece Anneler Sevmiyormuş

Fanatik izleyicisi değilim. Hatta izleyicisi bile değilim. Burdaki yazımda, Behzat Ç.yi annemden kaynaklı izleyemediğimi, annelerin niye Onu sevmediğini yazmıştım.
Halbuki ne çok sevmeyeni varmış Behzat Ç.nin. Artı seveni de çok tabi. Az önce baktığımda #BehzatÇ.yeDokunma adlı TT, Türkiye'nin gündeminde ilk sırasındaydı.
Bugün twitter de TT olu Behzat Ç. Niye? Çünkü bir vekil yahut bakanda olabilir, Behzat Ç.nin “görev sırasında içki içiyor, nikahsız bir ilişki yaşıyor” demiş.
Burdan şunlar anlaşılıyor. Yani en azından ben öyle anlıyorum.
1.olarak demek ki vekillerde Tv izliyormuş oturup. Demek ki güzel ülkemin sorunları bitmiş, ekran başına kurulmaya vakitleri kalıyormuş. Düğündü dernekti, tabi daha başlamadı mevsimi. Hani maaşları çok diyenlere, düğünlerde eli boş olmuyor, illa bir şey bekliyorlar bizden, Türkiye'yi dolaşıyoruz, maaş bize yetmiyor ki.. diyen vekiller. Bakınız ne kadarmış vekil maaşı.
2.olarak sanırım, herhal, izlerken başını kaçırıyorlar ki, dizinin başında yer alan: bu dizideki kurum ve kuruluşlar, şahıslar tamamen hayal ürünüdür. Ciddiye almayın diye yazan kısmı hiç görmüyor bunu diyen-ler.
Türkiye'de konuşulacak, düzeltilecek o kadar çok sorun varken, gidipte bir diziyi sorun etmek inanın gerçekten abes kaçıyor. Kaldı ki, ne diziler var kötü örnek olan.

Bu Resim Ne Anlatmalı Bana - 2


Annelik böyle bir şey işte. Yeri gelir, kendi yavrusunu dışlar, başkasının yavrusuna kendince yapar analığını. Bu yaptığı tamamen içgüdüseldir. Anasal bir içgüdü. Ne boyun posun, ne boyu posu önemlidir. Sen yavru, o ana ise olay bitmiştir. Öylece şaşırıp izlersin sadece oluşan tabloyu.


Bu resim ne anlatmalı bana - birinci konu.

Hırsızın Böylesi

Yaşanmış bir hikayedir bu. Eskilerin deyimi “ taş uzaktan gelmez”i söyletiyor insana.
Evin anahtarlarının kaybolması ile başlar olay. Ev halkı yedeği olduğu için umursamaz. Günler sonra evde eksik birşeyler olduğunu farkederler. Evi iyice araştırdıklarınsa ise, evdeki altınların, paraların hepsinin yok olduğunu anlarlar.
Hırsız elinde anahtar olduğu için kapı zorlanmamıştı. Eşyaların yerini değiştirmemiş, odaları hiç dağıtmamıştı. O yüzden hemen anlamamışlardı. Ama evlerinde kamera sistemi vardı. Hırsız işte bunu atlamıştı. Ama işte, kamerada o hırsızı görünce keşke atlamasaydı dedirti Onlara. Çünkü eve giren hırsız yabancı biri değildi. Çok yakın bir akraba idi. Neredeyse hergün görüştükleri biriydi.
İşte bu sebeple sustular. O çok yakın akrabaya “hırsız” damgasını vuramadılar. Yüzüne söylemediler. Çocukları vardı, polise vermeye acıdılar. Yine yüzyüze bakıyorlardı. Hırsızlığı yapanda yüzyüzce bakabiliyordu yine yüzlerine. Çaldıkları ile evini baştan düzmüştü. Ailesine de parayı annesinden aldığı yalanını söylemişti.
Bu hikayeyi dinleyince keşke polise verseydiler diyorsunuz. Böylesi bir olayda nasıl sessiz kalınır diyorsunuz. Bende öyle dedim. Ama çok yakın akraba diyorlar, yapamadık, yüzüne söyleyemedik diyorlar.
Böylesi bir hırsızlık, böylesi bir hırsız. Yüzsüz, arsız bir akraba. Yüzüne bakıyor da utanmıyor. Evine geliyor hala. Yok, olmaz böyle şey diyorsun da, oluyor işte.

Sus.. Belki Duyarsın Suskunluğu..


Boğazda bir düğüm. Yürekte sıkışmış bir yumru.

Beden ve ruh kendini yalnız hissediyor.. dışarıda çocuk sesleri..

Aslı ise kocaman bir sessizlik.. boğulma.. yalnızlık.. haykırma isteği.. susma hevesi..

Büyük ikilemler.. karışık bir kafa. Karışık bir zihin. Karmaşık ruh hali..

Korku.. bağlanamama.. belki istediğini bulamayış.. tam istediğini.. yürekte bir yumru..

Hayaller bile tuhaf.. tutarsız.. korkulu.. kavgalı hayaller. Bu mu istediği.. bilmiyor.. susuyor. Kafa karışık. Belki ruh karışık.. yürek karışık.. karmakarışık..

Gitme isteği... gidememe.. hüzün.. nefret..

Kime nefret ... niye.. bilinmiyor.. bilmiyor.. belki kendine..

Ağlamak.. belki iç boşalır.

Gitmek.. belki çare mi olur..

Kalmak.. yorucu.. yorulmuş.. ama anlamıyor kimse..

Yalnız.. korkak.. yorgun..

Hiçbirşeye yakıştıramıyor kendini..

Boğazında bir düğüm. İçinde bastırılmış bir çığlık. Kin ve nefret...

Yürekte asılı kalmış yumru. Sıkıştırıyor kalbini..

Susuyor.. Susuyor.. belki konuşsa..

Ama olmuyor.. düğüm izin vermiyor... kelimelerden evvel yaşlar dökülüyor...

Susuyor.. yine.. sadece...

Susmasını duyan yok.. Susması belki en büyük çığlığı.. Ama herkes sağır.. kör.. umursamaz..

Susuyor.. Sustu.. Susacak..

Sende sus.. belki duyarsın suskunluğu..nu..

Röportajda Sıra Bana Gelmiş.

Deeptone beni geçenlerde mimlemişti. Mimi hazırlamış ama yayın sırasını bekletiyordum. Çok bekletmiyim dedim. Unuturum sonra. Zati birini unuttum gitti.
Şimdi mime, ah pardon röportaja geçelim sayın izleyici, dinleyicilerim... (:

1-Blog deyince aklına ne geliyor?
Yazmak.. Yazmak.. Yazmak..
2-Sence bloglarda en çok neler paylaşılıyor?
İnsanın içinde ne varsa...
3-Paylaşımda bir sınır olmalı mı?
İnsanın içindekilere, duygulara bir sınır konulmaz. Ama gelin görünki, iş paylaşmaya gelince sınırsızlığa istemeden sınır koyuyorsunuz. En azından yazarken.
4- Sence neyi paylaşırsa bir insan aşırıya kaçmış olur?
7 / 24 saatini
5-Blog yazsaydın ismi ne olurdu ve hangi konularda yazardın?
Aha işte bu oldu. (: Ötesi, berisi yok.
6-Benim blog yazarlığım hakkında ne düşünüyorsun?
Yeni tanıyorum. Ama şunu söyleyebilirim. Beğenmediğimi takip etmiyorum.
7-Blogumu takip ediyor musun, itiraf et :)
Ettim gitti.
8-Bloguma 10 üzerinden kaç puan verirsin ve gelecek için bana tavsiyelerin nelerdir?
Puanlama için erken. Tavsiye mi? Merhemin var mı? ... :D

Sevdiğim Adamlar - Olgun Şimşek

Başlık aslında sadece O'nun adı. Sevdiğim Adamlar adı altında, hayran olduğum, karizmasına bayıldığım adamları yazmaya karar verdim. İlk sırayı bugün hakkında bir röportaj okuduğum birine verdim.
Olgun Şimşek:
Böyle etrafda çok görünmeyen, kendine has bir tavrı, kişiliği olan kişilikleri severim. Onlardan biri de Olgun Şimşek.
Olgun Şimşek'i ilk Yedi Numara dizisinde tanıdım. Meşhur olma heveslisi, iyi niyetli bir delikanlı idi. O uğurda neler yapmadı ki..
Sonra Olgun Şimşek'i bir sinema filminde gördüm. Ama filmi izlemek nasip olmadı. Sonra başka bir dizide, Gelincik'de , bambaşka bir karakterle gördüm. Bu sefer acımasız, kötü bir adamdı.
Şimdi de, bir dizide iki farklı karakteri oynuyor. Yalan Dünya'nın Selahattin'i ve Ahmet'i Olgun Şimşek. Ve bu diziyle aldığı bir ödül var.
Öyle etrafta görünmeyi, çok para kazanmayı, çok da konuşmayı sevmezmiş. Ayşe Arman kendisini zor bela ikna etmiş. Bir röportaj yapmış Olgun Şimşek'le. O röportaj bu.
Keyifle okudum. Daha iyi tanıdım. Daha bi çok sevdim Olgun Şimşek'i. Ve biraz da kendime benzettim. Ben evli olduğunu bile bilmiyordum. Benim hayranlığım, hiç öyle derinlemesine olmadı zaten. Genel olarak yani. Olgun Şimşek' e karşı olan bir durum değil.
Duruşu farklı. Kendini yakışıklı bulmuyormuş. Ama karizması var. Oyunculuğu çok iyi. Bunun için bir Yedi Numaraya, birde Gelincik dizisine bakın derim. Farkı ve kaliteyi görürsünüz bence.
Başka -sevdiğim adamlar- la görüşmek üzere. Sevgiyle kalın.

365 Günün Seceresidir – Fidanım Ağaç Olmuş mudur Ki..


Evet.. Günlerden cumartesi ve takvimin yaprakları 21 Mayıs tarihindeydi. İçimde yazmak istekleri coşkun bir halde idi. Arkadaşım Cenkin Web Günlüğü ile -adı Cenk, dememe luzüm yok herhal- bu hallerimi konuşurken, bana blog açmamı önermişti. İyi ki önermiş diyorum.

Öyle güzel yazılar döktürdüm ki -çok pis bencilim valla- , öyle güzel yazılara ulaşma imkanı buldum ki, ve böylesi güzel insanlar tanıdığıma inanıyorum. Onların yazılarına ulaşmak, yorumlarımla onlarla konuşmak, bana göre tanımaktır. Bu blog aleminde.

Neyse, lafı çok uzatmıyım, öyle ödül almaya çıkmış insanlar gibi.

Seceremi yokladım. Fidanımı ektiğim o ilk gün, o ilk su. İlk merhabam.

Şuan son verilerle konuşursam, 301 dal salmış benim hayal dünyamın o küçük fidanı. Sizce ağaç olmuş demek doğru mudur?

Ve 480 su dökülmüş dallarıma. Canıma can olmuşlar. Eksik olmayın emi.

Sözleriyle, gözleriyle can olanlar, bana yoldaş olanlar sayesinde de 20.850 kere görüntülenme kaydedilmiş bir yıl içinde. Baka baka büyüttük biz bu fidanı. Kim demiş olmaz diye, baktık oldu.

Secereme en çok aranan kelime olarak geçmiş: ayisigininhayaldunyasi.blogspot.com

En çok beğendiğiniz mi desem, okuduğunuz mu desem, ilginizi çeken mi desem; en çok bakılası dalım: Zil Çalınca


Secere dedim. Secere soyağacı demek imiş. Ordan blogumu bir ağaca, diktiğim bir fidana benzettim. Henüz bir cinsi yok, türü yok. Umudum, hayalim; çınar ağacı olmasıdır.

Bunuda fidan, su, dal nerden çıktı ki şimdi, diyenlere açıklamam olarak kayıtlara geçiriyorum.

Ve daha nice senelere İnşaallah diyerek, noktayı konduruyorum. Sevgiyle kalın.

Görme Engelliler İçin Karikatür Yazılı Betimleme -2

Burası bir doktor muayene odası. Ama şuan hastanın şikayetinin dinlendiği masadayız. Doktorumuz elleri masada bitişik, sukût içinde hastasını dinlemeye odaklanmış. Hastamız yani öyle düşündüğümüz vatandaş, orta yaşlarında, duruşuna bakarsak hayattan bezmiş ve üzgün görünmekte. Oda ellerini birleştirmiş dizleri üstünde, doktora doğru eğilmiş. Hastamız doktora derdini açıyor ve diyor ki:
iki gündür oğlumdan haber alamıyoruz..”
doktor hiç istifini bozmadan hastaya şu cevabı veriyor:
biz böyle vakalara tıp dilinde Lictuss Uralyus diyoruz.”
hasta da doktordan yüz bulmuş olacak ki, hiç bozulmadan şu cevabı veriyor:
Eee.. bana ne?..."
Doktor aynı sakinliğini korumaya çalışarak şöyle diyor adama:
asıl bana ne eşşekoğlueşşek. Karakola gitsene...”



Bir doktor odasındayız. Doktorumuz masasına oturmuş. Hemen arkasına da aldığı bir plaketi asıvermiş.
Önünde reçetesi ve elinde kalemiyle, hastasını hemen başından atma derdinde olduğu belli. Hastamız, üstü başı perişan sayılacak bir adam. Mahçup halli, ellerini kavuşturmuş, almış bacaklarının arasına. Doktora başlıyor derdini anlatmaya. Diyor ki:
sizce parasızlığım psikolojik mi doktor..?
Doktor net ve kısa cevaplar peşinde. Diyor ki: “ hayır fakirlik..”
Hasta pes etmiyor, devam ediyor anlatmaya ve diyor ki:
peki hesabı ödeyemeyip akabinde yediğim dayak sorunu?..”
Doktor reçeteye birşeyler yazıp, adamın yüzüne bakarak şöyle der:
 “o zaten sorun değil, sonuç.”
Hastamız aldığı cevaptan dolayı şaşkın, üzgün ve dehşet içinde kalıyor.

Birinci denememin linki:

Not: İkinciyi de sizlerin yorumlarından yüz bulup yapacağım demiştim. İnşaallah olmuştur.

Pardon.. Telefon Çalıyor..


Bazıları lütfedip bunu söylüyorlar sağolsunlar.

pardon..” diyor, telefonuna cevap veriyor. Başlıyor muhabbete. Sende kimsin ki o an. Unutuldun bile, bilmiş ol. Zira telefondaki şahsımuhterem senden daha önemli, senden daha iyi muhabbeti var şuan, ve en acı olay ki, belki de senden çok seviliyor.

Sinir olduğum bir nokta. Konuşuyorsun biri ile. Pat çalıyor telefon. Açılıveriyor hemen, lafın içine -en masumane olarak- limon sıkaraktan.

Hadi bunu arkadaş ortamında yapanları, karşısındaki bir nebze hoş görebilir. Ama bunu, seninle konuşmaya gelmiş olan vatandaşa yapan bazı çalışanlarda var.

Zırttt.. telefon çaldı, açıyor telefonu başlıyor onunla konuşmaya. Bazen laf ağzının içinde kalıyor. Ağzın açık kalıyor, yutkunuyorsun. Ama kimin umrundaki...

Hıncal Uluç'un bir yazısını okumuştum. Orda Elizabeth Taylor'dan bahsediyordu. O güzel gözlü bayan, biri ile konuşurken hiç telefonuna bakmazmış. O muhabbeti hiç bozmazmış. Birgün bir ropörtaj sırasında yine çalıyormuş telefonu, açmıyormuş. Gazeteci dayanamayıp sorunca, neden açmadığını şöyle açıklıyor Liz;
"önemliyse beni nasılsa bulur, merak etme.."

İşte böylesi olmak lazım. Böyle olması lazım. Halbuki biz, sinemada, tiyatroda bile utanmadan açıp konuşuyoruz telefonla. Sanki emrine girmiş bir köle gibi.

Hayatımın Rolü'mü Gerçekten.


Yıl 2004. Okan Bayülgen'in yeni dizisi “size baba diyebilir miyim?” KanalD ekranlarında izleyici ile buluşuyor. Dizi kısmen aklımda, izliyordum. Kadın oyuncu Şebnem Dönmez'miş. -miş çünkü hatırlamıyorum. Dizi çok uzun sürmedi. Belki 3, belki 4 bölüm çıkmıştır herhalde.

Şuan dizi ile ilgili nette bakındım da, Okan Bayülgen ismi değilde, Engin Günaydın ismi çıkıyor. Hatta Bayülgen'in vikipedi'deki biyografisinde dizinin adı bile geçmiyor. Neden Engin Günaydın derseniz, kendileride rol almış dizide. Ben onuda hatırlamıyorum tabi.

Ve gelelim yeni dizi “hayatımın rolü”ne. Başrolde Haluk Bilginer. Ve Ebru Özkan, İlhan Şeşen var. Star ekranlarında yakında yerini alacakmış dizi.

Şimdi de gelelim bu iki dizi arasındaki benzerliğe.

Mrs. Doubtfire sinema filmini biliyorsunuzdur. Türkçe adı “müthiş dadı”. Başrolde tanınmış oyuncu Robin Williams var. Konu ise şöyle; anne baba anlaşamaz, ayrılır. Geride kalan 3 çocuğun velayetide anneye verilir. Baba ise çocuklarından ayrılmak istemez. Ama doğrudüzgün işi olmadığı için bu hakkını kullanamaz. Aslında karısınıda hala sevmektedir. Birgün karısının çocuklara dadı aradığını öğrenir. Ve harekete geçer, o dadı o olmalıdır. Böylece çocuklarından ayrı kalmayacaktır. Güzelce bir hanım teyze kılığında görüşmeye gider ve işi kapar. Olaylarda böyle başlar.
Güzel ve eğlenceli bir filmdi. Birkaç kere izlemiştim.

Ama gelin görün ki, ilk uyarlama olan “ size baba diyebilir miyim” tutmadı. Bundan ders almamışız ki, birşey yapıyorsak illa uyarlama olsun demişler, yine onu uyarlamışlar.

Bu sefer adıda “ hayatımın rolü”. Çok sevdiğim oyuncu olan Haluk Bilginer bu sefer başrolde. Kimbilir belkide sırf izlenme payını yükseltmek için Bilginer seçildi. Mesela ben sırf o var diye ilk bölümüne bakarım. Yani başarılı ve yerinde bir seçim olmuş. Ama bu seçim, diziyi, bu ikinci uyarlamayı nereye kadar götürür bilinmez tabi.

Dileğim, ekranda görmeyi özlediğim Haluk Bilginer'i daha çok görmek. Kaliteli ve güzel yapımlarda.

Ekmek Arası Biber Kızartması.


Geçenlerde arkadaşla konuşuyorduk. Değişik bir damak tadım olduğunu söyledi. Bence değil. Yani bana göre normal ama.
Arkadaşıma, soğanla zeytin yediğimden bahsetmiştim. Siz hiç yediniz mi peki? Zeytini oldum olası sevmişimdir. Tabi zeytin dediğinde güzel olacak, etli butlu olacak. Yanına küçük, arpacık dediğimiz soğanlar eşlik edince, inanın yemeğe doyamıyorsunuz. Soğan mıı... ıyykk.. kokar o bee.. diyenler vardır. Onlar soğanın lezzetine varamamış olanlardır. Ben napıyım. Şimdi dediğim o küçük soğanı dişleyerek, kütür kütür yemek, bir başkadır. Arada zeytin atacaksın ağzına. Ve ekmeği unutmuyoruz tabiki de. Evde daha yemek hazır değilse, bir deneyin. Zeytin ve soğan çok iyi ikili oluyor ekmekle.

Sarımsaklı da deneyebilirsiniz. Ekmek sarımsakta iyi gidiyor bence. Özellikle şimdilerde hergün bir sarımsak yutmayı ihmal etmeyin. Yani bir diş sarımsak. Hem sağlık açısından iyi, hemde sivrisineklerin hışmından korunmuş olursunuz. Bir deneyin bunuda. Hem direk yuttuğunuzda ağızda koku yapmıyor o derece. Hap gibi. Bilginize.

Küçükken, okul dönüşü üşenmeden zeytinleri alır, çekirdeklerini çıkarır, bir güzel yağlar ve evdeki mevcut baharatlarla harmanlayıp, ekmekarası yerdik. Öyle güzel olurdu ki. Bayadır yapmıyorum. Yapmam lazım. Hem şimdi hazır çekirdeksizleri var zeytinlerin.

Bugünde evde annem vardı sadece. Hava güneşli olduğu için dışarıda oturuyordu. Bende yemeğe gittiğimde dışarıda yalnız kalmasın diye, kızarttığım biberleri -öncelikle ekmeği yağına bandırarak- yarım ekmeğe doldurdum. Gittim, dışarıda masada oturup anacığımın yanında yedim yemeğimi.

Ekmek arası yemeyi seviyorum. Ablam bu şekil daha çok yediğimi söyler hep. Haksızda sayılmaz. Bazen iştahım öyle bir kabarır ki, ikinci çeyreğide yerim.
Ekmek arası salata, ekmek arası balık, ekmek arası köfte tabiki dee..
Ekmekarası iyi gider. Her şekilde, her yerde...

Paralel Evren Boyut Değiştirdi. Şafak: Mesai


Bugün öğrendimki artık yaz saati uygulaması olmayacakmış. +2 olan boylam +3 olacakmış. Böylece bazı ülkelerle saat farkımız kiminde azalacak, kiminde çoğalacak, kiminde de aynı kalacakmış. Kimi de eşit olacakmış. Mesela eşit olacaklar içinde İran, Irak var. aklımda kalanlar onlar.

Ve tabiki de bu yeni uygulama çalışanlara da yansıyacak. Biz hep enetji tasarrufu nedeniyle bir ileri bir geri alıyorduk ya saatleri, işte bu uygulama ile o işlemi yapmadan tasarruf sağlanacakmış.

Nasıl mı? Batı yakası çalışanları daha şafak sökmeden işe gitmek için yola çıkarak.

Hani bir şarkı var, yani sanırım şiirdi o. evet evet şiirdi. Gün doğmadan çıacaksın yola diyor ya orda. Hürrüyete doğru, adıda öylemiydi ne. işte alın size, bize Hürriyet. Gün doğmadan çıkacağız yola. Hoş beni de etkiler mi bu, etkiler neden etkilemezin ki. Daha gün uyanmadan güne başlama zamanı geliyor. Maksat yeşillik. Tasarruf. Aman enerji kaybolmasın.

Bilmeyenlere bunu duyurmak istedim. Bkalım, gerçi daha taslakmış bu olay ama. Gerçekleşir diye düşünüyorum. Bayadır konuşuluyor çünkü.

Ve bu yazım bir mim. Silmeden konulu bir mim. Silmemeye çalıştım, yani silmedim. Farkettiyseniz bazı hatalar var. biraz gerildim yazarken açıkcası. Kastım galiba, aman yanlışım görünmesin diye.

Neyse ucuz atlattık. Baktım da öyle abartılı yanlış yazmıyormuşum ben. Direk içimden gelenleri yazıyormuşum. Tabi çok düşünmüyorsam üstünde.

4 - Dört - Günaydın Canım.. Kabus Bitti..

Cumartesi günü aniden diyemeceğim ama o an harbiden “ne oldu yaa” dedirterek telefonuma veda etmiş bulunuyorum. Aslında işte dediğim gibi sürpriz değil bu durum.
Bu sonuca giden yol, 4 rakamının basmaması ile başladı. Dört rakamı basmıyordu, ben bassın diye zorluyordum. Hatta zamanla, benim büyük çabamla, telefonun tuşundaki o 4, yok oldu. Yerine delik açıldı.
O deliği gördükçe telefonumdan utanıyordum resmen. Aslında kendimden utanmam lazım ama, ben meydana getirdiğim o eserden utanıyordum işte.
Sonrasında zorla da olsa basan o 4 rakamı, her ne olduysa, 5 rakamına da nüksetti. Sanki bulaşıcı bir hastalık gibi bulaştı son zamanlarda. Beş tuşuna basıyordum, 4 çıkıyordu. Bire basıyordum, 4 çıkıyordu. Büyük bir kabus gibi olmuştu, o büyük utancım 4.
4 tuşu, başka tuşların yerine geçmekle kalmıyordu artık. Telefonumu kitlemeyi de başarıyordu. Kitlenip açılıyor ve bastığım tuş, 4 çıkıyordu.
Sonunda, cumartesi günü yine kitlenmişti. Açıldı dedim, çünkü sonra 4 belirmişti ekranda. Ama yok, 4 kalmıştı ekranda. Silinmiyordu, artmıyordu. Öylece kalmıştı ekranda 4. Işığı bile sönmüyordu, ışıklı, ihtişamlı bir 4 olmuş kalmıştı ekranda. Galibiyet mi yoksa son vedası mıydı bu 4'ün ?
Kapadım telefonumu. Sonrasında belirli aralıklarla, aklıma geldikçe denedim açmayı telefonumu. Ama bazen tuşlara basılsa da yanlış çıkıyordu şifrem. Hattı kaybetmemek için uğraşmaktan vazgeçtim artık.
Şimdi yeni sayılacak başka bir telefonum var. Tüm numaralarım defterimde yazılı sanıyordum ki, değilmiş maaselef. Son zamanlarda edindiğim numaraları deftere eklememişim. Şimdi birkaç kişinin numarası yok bende maalesef.
Bu sabahta, sanki biri beni test ediyor gibi, bir mesaj geldi. “ günaydın canım.” diye. Allah Allah, kimse bana böylesi bir mesaj atmazdı ki. Bir arkadaşım geldi aklıma, acaba o mu? Evi aradım, -defteride evde unutmuşum tam gününde- baktırdım deftere, öyle bir numara yok. Kesin yanlış numara. Yoksa kim bana bunca zaman sonra “günaydın canım” der ki... yanlış yanlış.

Süt Uzun Ömürlü Beyaz Eşya Raflarında mı Satılmalı

Ne diyorsun kuzum sen? Süt ve beyaz eşya ne alaka şimdi?
Diyenleri duyar gibiyim. Bende öyle düşünmüştüm ama Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Başkanı Prof. Ahmet Aydın, öyle demiyormuş. Nette kendileri ile yapılan konuşmaya rastladım. Ahh keşke rastlamaz olaydım mı desem, iyiki denk gelmişim mi desem bilemez bir ruh hali içine girdim. Adamın dediklerini duysanız şaşırırsınız.
Ne mi diyor Ahmet Aydın. Diyor ki mesela, uzun ömürlü süt, süt değildir diyor. Onu 135 derecelik sıcakta ısıtıyorlar, içinde iyi kötü ne varsa ölüyor, geriye morfin etkisi yapan bir beyaz sıvı kalıyor diyor. Çocukta acı hissini yok ediyor diyor. Canları artık çok yanmıyor belki ama, çok önemli hastalıklara yakalanması an meselesi oluyor diyor.
Allah Allah diyorsun, neymiş bu süt. Üstelik gündemde, okullarda dağıtılmaya başlayan sütlerin çocukları zehirlediği konuşulurken. Gerçi onu süte bağlamıyormuş. Çünkü zati o sütlükten çıkan sütün hiç etkisi yokmuş ki. Olsa olsa belki hızlı üretimde aksayan denetimden kaynaklı enfeksiyona neden olmuş olabilirmiş.
Çocuklarınıza o uzun ömürlü sütleri içirmeyin, günlük sütleri de içirmeyin diyor Ahmet Aydın.
Ve daha neler mi diyor? ilgili yazıyı okuyun. Şaşırın, vayy be deyin. Belki de ben biliyordum canımm deyin. Ama okuyun. Zira okumak lazım. Bunları da bilmek lazım. Bundan sonra süt içerken iki kere düşüneceğim. Ne içiyorum ki ben. Biz...?

Hayatının En Büyük Ödülü

Nedir diye sorsam?

Bu belkide çekilişle kazandığın o kitaptır. Belki çok sevdiğin o sanatçıyla tanışmaktır, belki de konserine özel bilet kazanmaktır. Yahut hep o hayalini kurduğun tatile gitme fırsatına kavuşmuş olmandır o ödül.

Ödül kazanmak herkesin hayalidir. Peki hayallerinde kazandığını düşündüğün o büyük ödül ne?

Bu nerden geldi aklıma? Gördüğüm bir reklamdan. Hoşuma gitti. Reklam anketliydi ama bana göre sınırı olmamalı bu soruda cevapların.



Mim diye kabul edip, uzun uzun blogunuzda cevaplandırabilirsiniz
Yahut siz, kısacık da olsa konuya yorum bırakın. Ama paylaşın. Ki içimizde kalmasın. Bir dürtün içinizdeki o ödül avcısını bakalım, ne çıkacak içinden.  Bende meraktan çatlamıyım burda. :)

Not: Benimkini sorarsanız şayet. Hayatımın en büyük ödülü, tek katlı, bahçeli bir ev olur. Ev dediğin öyle apartman dairesi olmaz. :)

140'lık Darbe. İlk Darbe Girişimimdir. Hayırola..

Tuna Kiremitçi 'nin linkteki yazısını okudum bugün. Dün benim aklımdan geçenleri yazmış dersem, yalan olmaz. Çünkü, dün twitter adresime bakıyordum, içimden o anki halimi paylaşmak geçmişti. Görüldüğü üzre, pek öyle kısa cümlelerle anlatamıyorum kendimi. Detaya girmem lazım. Yanlış anlaşılmamam lazım. Bir lafı on kere anlatmak işime gelmez.

Ki bu sebeple bana dün twitterin o 140'lık kısıtlı alanı yetmedi. Bende gittim, facede döktüm içimi. Hayır duaları aldım. Bugün iyiceyim.

Bir yerde daha okumuştum, nedir niyedir twitterdeki bu 140'lık kısıtlama diye. Sanırım nedeni yoktu. Çünkü aklımda onunla ilgili bir şey gelmiyor. Bilen varsa paylaşsın öğreneyim/öğrenelim.

Sosyal medyada sosyalleşmek, sandığınız gibi fütürsuzca olmaz. Size bir kısıtlama lazımdır. O kısıtlamada 140 harfte gizlidir. Özgürlüğünü, sosyalleşmeni o 140'a bölmen lazımdır. Yoksa, zekan buna yetmiyor mu? Hani birde diyorya 140dan fazla olunca, “ daha zeki olmalısın”

Hakarete bak hele. Sen bana kısıtlama koy, üstüne birde zeka özürlü de. Terbiyesizzz...

Bende Kiremitçi'nin darbesinde yerimi almaya karar verdim. Tivıtırın 140lık duvarına yıkmak için, darbe şarttır. Lazımdır, gereklidir. 140a karşı da anca 140lık darbe olur zaten.

Not: yazıyı dün yazdım, bugün yayına aldım. Kiremitçi'nin yazısı öbür güne ait.

Pitta, Kapha, Vata. Seç Birini Yolla.

Yaz geldi, geliyor, yolda.
Ee yaz demek diyet demek, diyet demek yemek demek değildir. Yemek yememektir, aç kalmaktır. Aç bünyeden herşey beklerim ben. Birde kilolarından bezmiş bir kadından.
Bu nedenle bissürü, hatta milyonları bulan diyet adı altında saçmalıklar mevcuttur. Yani çoğunluğu saçmalıktır. Diyet dediğin, sağlığından olmak istemiyorsan doktor tavsiyesi ile yapılması lazımdır diye düşünmekteyim. Tabi o doktora çoğumuzun parası yetmediğinden, ordan burdan diyetler bulunur.
İşte yeni diyet modası -gerçi yeni değilmiş ama ben yeni duyduysam yenidir- .
Bedenimiz, kişiliğimiz ve kimyasalımıza göre dosha tipleri adı altında 3 tipe ayrılıyormuşuz. Dosha tiplerinin adları şöyle:
pitta, kapha, vata.
Adları bile garip değil mi? İşte bizler ya bunlardan biri yada ikisi birdenmişiz. Ve bunu öğrenip ona göre diyet yapmalıymışız.
Konu ile ilgili bir kaynak size. Buyrun.
Açın, okuyun, hangisi size uygun bulun.
Ben bakındın, okudum, hepsinden karmakarışık birşeyler buldum kendimde. Pekde uğraşmadım üstünde. Hem şuan canım yanıyor desem abartmam, hemde kilo sorunum çok şükür yok. Ama ortaya bir karışık çıktı o kesin de hangisi bilmiyorum. Sen hangisisin ?

Ben Adamı Gözünden Anlarım

Yazarkafede ne zaman yaşam-insan bölümüne girsem, illa karşıma çıkıyor, en az üç konu.
Sevdiğinizin sevdiğinden emin olun. Senin sevdiğin seni seviyor mu? Kaşına gözüne bakın anlayın. Çok oynuyorsa aman uzak kalın. Odun gibi adamları anlamak zordur. Yanında kereste lazımdır. İnsan put değildir, bu sebeple eli kolu bacağı oynar. Ama siz onun bu hareketlerinden duygularını anlayabilirsiniz. Siz bir dahisiniz. Davranış bilimcisiniz. Siz adamı gözünden şıp diye anlar, ona göre gardınızı alırsınız...
Ayyy...
Çok sıkıcı değil mi? Bir insan böyle saçmalıklara nasıl kanar? Ki bir insanı böylesi saçma şeylerle uğraştırmaya sevk eden insanın sevgisi batsın emi..
İnsana bin takla attırıyor, acaba seviyor muyum? Kiihh kihhh... Bakalım anlayacak mı? Eğer anlarsa işte aradığım insan odur. Şahanee...
Olur mu olur. Böylesi düşünceye sahip insan varlığına inanırım ben. Zira böylesi yazılar çoksa, böylesi düşünenlerde vardır. Hatta belki onlar çıkarıyorlar bu saçmalıkları.


Seviyorum ama kimi?
En tatlı birisini.
Nasıl anlatsam bilmem ki sana?
İlk harflere baksana...




Çok acemice, çocukça değil mi? Ama inanın bahsettiğim tüm o şeylerden daha manalı. En azından sevgisini dile getirmiş. Karşındakini maymun etmemiş. Kendi maymun olmamış. Acaba seviyor mu diye el, kol, bacak, kaş ve göz hareketlerinden medet ummamış.

Kısa ve özetle; hepimize anlatılası bir sevgi dilerim, anlaşılaması değil.

Hakkımda Bildiğin Doğru mu Yoksa.. Yanlış mı?

Aslı şöyle;
hakkımda bilinen doğru ve yanlışlar. Bir mim konusu.
Ama olaya kendimce birşeyler katmaya bayılıyorum. (:
Dayatılanla Yaşayan sağolsun beni mimlemiş.
Bilmem farkettiniz mi, ben haftasonları pek bloguma uğramazdım. Malum, yaz yeni geldi. Kışın tek odalı ısıtma sistemi sobalar kalktı ve ben artık donma tehlikesi olmadan nete girebiliyorum. :D
İşte hakkımda -bilinmeyen- bir husus. Ama konu doğru bilinen yanlış, yanlış bilinen doğru olacak.
Ama işte beni okuyanlar, benim hakkımda ne biliyor ki. Onu bilmiyorum ben. O bakımdan hayatımdaki ben hakkında yazayım. Amma velakin önce birkaç soruya cevap vereyim.
1 - Ruhumun rengi; aslında tam kestiremiyorum. Ama keşke gökkuşağı gibi olsaydı diyorum. Bedenime yansırdı her yürek yağmurumdan sonra...
2 - Maddiyat - Maneviyat. Aslında işin özünde biraz gerçekçi olmak lazım. Maneviyat olmadan maddiyat bir önem taşımıyorsa, maddiyatta maneviyata biraz olsun iyi geliyor. Tabi çok gelmesi fena, o ayrı. Tozu iyi ayarlamak lazım. Yani birinci maneviyat oluyor bu durumda. Ki maddiyat bizi ele geçirmesin.
3 - Sinir olduğum ilk 3 şeyi, üçüncü sıraya alayım. Immm... Mesela, bir işi yaparken birinin o işi yapmamı söylemesi beni fena halde sinir eder. O an o işi bırakıp gidesim gelir.
Lafı işine geldiği gibi yorumlayanlara sinir +kıl olurum. Ve... Yaptığı bir işi sanki yıllarca yapmış gibi gösterenlere sinir olurum. Ki buna müsade edenlere ayrıca sinir olurum. Yapmış yıllar önce birşey, hala yapıyormuş, aman iyiki yapmış edalarında gezer. Yazarken bile sinir oldum. :D
4 - Dörde geldik.. Hakkımda bilinen yanlışlar. Yine lafı konuşmak ve konuşmamaya getireceğim ama hakkımda bilinen belkide tek yanlış o. "ayy.. çok sessizsin, hiç konuşmuyorsun... Gülüyorum. " ne konuşayım?"
Bu lafı ettikten sonra karşındakinde konuşma isteğimi kalır be vatandaş. Bunu da genelde sevmediğim insanlar söyler. Ne tesadüf değil mi? :)
Ve ikinci yanlış. Yaş.. Çoğu kimse yaşımı doğru bilmez. Daha doğrusu tahmin edemiyor. Çünkü doğru yaşımı göstermiyorum. Miyon - böyle yazılıyordu herhal, küçük insan tipi demek istiyorumda- bir tipim vardır. Kilo yıllarca sabit. Ki bunu neredeyse 10 yıldır giydiğim etek olduğu için söylüyorum. Bu arada 10 yıldır harbi o eteği eskitmeden giymeyi başarmışım. Gerçi son yılda biraz büyüdüğümü görenler çıkıyor. Eskiden 17 yahut 18 denirdi. Şimdi 20lere çıktılar. :D Halbuki ben yirminin sonlarına merdiveni çoktan dayadım. Ama aramızda kalsın emi.. Söylemeyin kimseciklere.. (: (:
Bu arada enikonu bu mimler beni baya deşifre etti hee.. Artık vaz mı geçsem nee? :) :)

Bende kimi/leri mimlesem acaba? Mini'yi mimliyim. Şimdi gördüm O'da beni mimlemiş. :) Bakmadım ama aynı değildir İnşaallah.

Görme Engelliler İçin Karikatür Yazılı Betimleme

Beş duyu organından biridir “göz”ümüz. Ve belkide en kıymetlisindendir. Peki kaçımız biliyoruz ki görme engelli bir insanın karikatür okuyamadığını. Onlar için özel kitaplar mevcut evet, bilgisayarlar için olan özel araçları da varmış. Bu sayede nettende faydalanabiliyorlarmış. Ama gelin görün ki resimler için o olanak yokmuş.
Hayal Kahvem, bu olayı onun sayesinde öğrendim. Ve O, karikatür betimlemeye başladı. Bende küçük bir katkı yapmak istedim. Mahcup olmamak için iyi betimleyebileceğim, şimdilik iki tane karikatür seçtim. Bakalım nasıl olacak. İşi abartıp -herzamanki gibi- baya baya anlattım ama bilemiyorum. Aslında maksadım bu işi duyurmak, umarım işe yarar.

Okullar, sınavlar, dershaneler. Bu yorucu koşuşturmanın “zavallı” kahramanı olan çocuklar.
Gayet düzenli bir masa görüyoruz. Bir lambası bile var. Çalışma masası bu. Bir kitap. Açık bırakılmış ve üstüne de bir avuçtan fazlaca çekirdek koyulmuş. Masanın sahibi çocuk, gelip oturuyor masaya. Başlıyor çekirdekleri çıtlatmaya. Ama söylene söylene. Zira aslında ders çalışması lazım. Yarın sınav var. Çekirdek sevdalısı bir çocuk olarak, bir ara verip çıtlamaya, derse başlayamıyor ki.. Aa.. Kapıda biri beliriyor. Kim ki o? Eve ders çalışmak için gelen bir arkadaş. Kapıda öylece duruyor, sessiz ve sinsice gülüyor. Allah Allah.. Anlıyoruz ki bu küçük yaramaz, arkadaşına tuzak kurmuş. Ders çalışamasın diye, kitabının üstüne, çok sevdiğini bildiği çekirdekten koymuş. Koymuş ki, arkadaşı yesin, vakti kalmasın ders çalışmaya. Kendi çalışsın, bir o iyi not alsın. Çünkü sınavların stresinden arkadaşlarını kendine birer rakip görmeye başlamış bu çocuk. Yüzünde bir rakibini daha etkisiz hale getirmenin haklı sevinci görülüyor ne yazık ki...


Evin cam kenarındaki koltuğuna oturmuş bizim ukelâ, kendini beğenmiş, sevimsiz +kendini bilgili kültürlü sanan kızımız. Ki bu sebeple elinde bir kitap tutmakta. Böyleleri insanın yüzüne bakmaz konuşurken. Hep meşguldürler ya, başlarını kaldırmayı lütfetmezler. Odada beliren ışık bile bu kızın dikkatini çekmez. Burun zati Kaf dağının zirvesine temeli atmış. Işığın sahibi bir iyilik meleği. Garibim yanlış adresi çalmış işte. Tüm iyiliği ile soruyor kıza: “dile benden ne dilersen..”
Bizim ukelâ kızımız, kitap okumakla meşgul olduğundan dolayı, hiç kafasını kaldırmadan, istifini bile bozmadan, küçük dağlar benim eserim edalarında: “ sihirli değneğini masanın üstüne bırak ve çıkarken kapıyı kapat.” diyiveriyor. Meleğimiz şaşkın. Keşke o değneği kafasında kırsa diye dilekler içinde oluyoruz. :)

Blogger Gururla Sunar: Çok Yönlü Blogger Ödülleri

Biri geldi mi peşine biri daha gelir. Bu hep böyle olmuştur. Yani aldığım bu ödülün devamı gelecek. İnanıyorum ben. Evet evet ödül aldım ben. Aa.. (merakla) ne ödülü ki? Çok Yönlü Blogger Ödülü. Aa..(bu muydu yani der gibi) o ödül mü? Abartımı, fazla abartı bulabilirsiniz. Abartmaktan öte, küçük şeylerle mutlu olma oyunu diyeyim ben. Nette beni hatırlayanlara koca koca kucaklamalar, sevgiler ve saygılar benden olsun.
Beni ödüle layık gören Zeugma'ya ve Dizimanyaq'a burdan teşekkürlerimi iletiyorum.
Ödülün kuralarına gelince, 7 maddelik kendinden bahset denilmiş. Neden kendimizi maddelere bölüyoruz ki? Bana göre, beni maddelerle anlatmak, atomu parçalarına ayırmaktan zor. Pehh.. Okuyanda beni bir şey sanacak. Sadece böyle direk sorulunca aklıma söyleyecek söz gelmiyor. Hem öyle 7 maddelik, artık kanun mu, kural mı dersiniz, karakter mi, huy mu dersiniz bilemiyorum, bir şeyler çıkartmak zordur benden. Ama deniyeceğim. Sonra bir bakacağım ki, 77 madde yapmışım.
  • sessiz, sakin ve yavaş diye tabir edilen insan türünden biriyim.
  • Birine içim ısındığında, en başta bunu bir gülümseme ile belli ederim. Mümkün olduğunca vaktimi ona ayırırım. Konuşmaktan keyif alırım.
  • Aynı derecede birini sevmiyorsam, sevmemişsem, o kişi ile tek kelime bile etmek içimden gelmez.
  • An gelir, o sevdiğim kişiden anında soğurum. Çoğu zaman birine ısınmam, sevmem çok zaman alırken hemde.
  • Solak bir insanımdır ama ters biri değilim.
  • Deli değilim. Çok da akıllı sayılmam.
  • Uyuşuk bir insanım. Sadece düşünerek yaşansa, ben en iyi yaşayan insan olurdum herhal. Düşünce dünyamın + hayallerimin sınırını ben bile bilmem. Çözemedim daha. Ama onları hep hayallerde bırakma gibi bir huyum vardır. Onları gerçekleştirerek yazık etmem. :D

Evet, zor kısmı başa aldım, geldik kolay kurallara.
Teşekkür faslı tamamdır.
Şimdi gelelim de kime nasıl gelelim. 7 maddeye zor dedim ama şimdi 11 kişi ben nasıl bulacağım ki.. Daha az olsa, ödülü geri vermek mi gerekiyor ki.. Ama yok ben vermem geri falan. Kimse alamaz bu ödülü benden. :D Spatulayla kazısanız ayıramazsınız bizi artık.
Neyse.. İçlerinde ödül veya mim olayına sıcak bakmayanlar olabilir. Ben sadece ödülü gönlümden koparaktan vereceğim. Yani senin almış olman zorunlu değil tamam mı.. Gönlümden koptu diyorum işte. Ve işte onlar:


Hepsinin kapısını tıklatır, ödülü bırakırım. Benim işimde bitmiş olur. Şöyle bi güzel ohhh.. çekerim.
Ödülüme bakarım. :D

18 Kral Müzik Ödülleri ve İdam Tatlisin Ödül Aldiği Sahne

Ödül gecesini unuttum. İzleyemedim.
Ödül alanlara baktım netten. Paylaşayım diyordum ki, bir fırsat olmadı. Erteledim hep.
Ama az önce blogumu karıştırırken dikkatimi çeken şu aranan kelime, yazmama vesile oldu.
Anıtlaştırarak hemen resmini çektim.


Arayan kişi herhal İbrahim Tatlıses'den bahsediyor. İbrahim, İdam... Pek bi benziyor canım. Bir şey demiyorum ben.
Kırmızı halı bölümü baya dikkat çekmiş galiba. Aramalara oda takılmış. Ama onlara yer vermeyi düşünmüyorum. Kılığıma kıyafetime o derece önem vermiyorum ki, milletinkinin peşine düşeyim. Değil mi ama.
Geceye bu sefer damga vuranlar, Ajda ve İbo olmuş. Ajda Pekkan aldığı ödüllerle, İbrahim Tatlıses'de bastonunu atması ile. Aslında o baston tümüyle damgasını vuran tek şey. Ben İbrahim Tatlıses'in yürümekte zorlandığını daha geçen gün öğrendim. Malum, kazadan sonra hep oturuyordu. Bu ödül gecesi ilk canlı yayını olmuş, ayakta göründüğü.
Haliyle de baya ilgi gördü.
Kırmızı halıda bir manken gelinlik gibi birşeyle baya dikkat çekmişti. Kafasında da çiçekten bir şapka vardı hatunun. Adını unuttum. Ona değineyim sadece. Gülümsetmesi adına. Görüntü komikti zira.

Ve ödül alanlar
En İyi Şarkı Ajda Pekkan – Yakar Geçerim (Ayrıca en iyi söz ve beste (Tarkan) ile en iyi aranje (Ozan Çolakoğlu) ödülleri de Yakar Geçerim'e gitti)
En İyi Kadın Sanatçı Ajda Pekkan
En İyi Albüm Ajda Pekkan – Farkın Bu
En İyi Erkek Sanatçı Murat Boz
En İyi Grup Model
En İyi Çıkış Halil Sezai
En İyi Dizi Müziği Muhteşem Yüzyıl
En İyi Film Müziği Aşk Tesadüfleri Sever
En İyi Düet Nilüfer & Şebnem Ferah – Erkekler Ağlamaz
En İyi Proje 12 Düet – Nilüfer
En İyi Klip Sinan Tunçay,Sevil Kaynak – Sezen Aksu- Vay 
En İyi Remix Burak Yeter – Arada Sırada
En İyi Enstrümental Omar Faruk Tekbilek – Sound Of İstanbul Vol1

Aradaki Engel mi Mesafe mi? Bilmek Gerek.

Birkaç gündür dudağımda, nedenini henüz çözemediğim birşeycikler çıktı. Çok çok küçük pıtırcıklar diyim, siz anlayın. Sanki yemek yemişimde, ağzımı yıkamayı unutmuşum. Dokununca -dilimle- o hissi alıyorum. Krem sürüyorum yakıyor. Kaldı ki sürdüğüm krem, el kremi sadece. Uçuk değil gibi. Benim uçuklarım bir noktada çıkardı çünkü. Bilemiyorum ki, İnşaallah ağzım davul gibi şişmez. Şimdilik önce alt dudağımı salan küçük kabarcıklar gitti gibi. Üst aynı durum seyrinde.

Hal böyle olunca, ailem ile arama mesafe koydum. Öncelikle su içtiğim bardağı ayırdım mesala. Öyle öpüşüp koklaşmamız zaten pek yok ama yinede dikkat ediyorum. Ablamı kızdırmak için, öperim hee diye üstüne yürüyorum. Ağzımı büzüp, yaklaşıyorum böyle canavarlar gibi.

Özellikle yeğenimle arama girdiği için üzülmekteyim. Minik canavarı öpmemek meğer ne büyük eziyetmiş. Çocukta, ben bu haldeyken, ilk gördüğünde elini direk ağzıma attı. Çektim hemen yüzümü. Ensesinden öpmeye bayılıyorum. Öyle ki öpmemek için büyük çabalar sarfediyorum inanın ki. Daha ilk hissettiğim ama öneminin farkına varmadığım vakit öpmüştüm Onu. Sonra aklıma geldi de sildim öptüğüm yeri. İçimede oturdu, ya bir şey olursa. Ama olmamış. Gayet sağlamdı ertesi gün.

Bazı hastalar, bu tip engelleme ve mesafelere alınıyor. Sanki vebalı gibi muamele gördüklerini düşünürler. Halbuki olması gereken budur. Mesela geçenlerde komşu geldi bize. Kızı grip olmuş. Yaşı 10 civarı falan. Ama yüzüne bakan anlıyor kız hasta. Ama gel gör ki anacığı anlamamış herhal, gezmelere götürüyor kızını. Başka bir komşuda bu konuda biraz hassas. Gitti kuytu köşeye oturdu, kızdan uzak kalmak için. Durumu yüzünede söyledi anasının ama anlamak mümkün mü? Anlasaydı o halde dolaşmazlardı.

Biliyor musunuz ki, çocuğa diş çürükleri annenin hediyesidir. Neden? Çünkü anne, çocuğu ile arasına mesafe koymaz ya, onun artakalan yemeğini yer, suyunu içer. Aynı kaşığından lokmasını bitirir. Emziğini düşürünce ağzına sokup temizler. Böylesi içiçedir yavrusuyla. Ama yanlıştır. Sanır ki sadece çocuğundan ona geçenlere aldırmaz. Ama böyle yaparak, kendinden de çocuğuna bir şeyler taşır, farkına varmaz. En başta da ağzındaki çürük diş bakterilerini.

Bu sebeple bence mesafe iyidir. Engeller bazen aşmak için değildir. Aşılmamak içindir. Öyle olması lazımdır çünkü.

Sağlıcakla...