Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2013 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Lafın Özü...

Ne yazayım... Bilmem. Sende bilmiyorsun ki şimdi. Hatta banane dersin, haklı olarak.
Koca bir sene geçti. Bu sene atanırım derken, güzel bir şeyler olur belki diyerekten geçirirken günleri, yaptı yapacağını işte.
Şimdi sanki tüm yollar, tüm sözler babamı hatırlatıyor. O'na dair bir şey çıkıyor illa ki. Ya da bana öyle geliyor. Bize öyle geliyor.
Mesela yılbaşı geliyor ya, akşama kuruyemiş al, derdi. Kutlamak için değil, yılbaşı bahane. Maksat yemek olsun işte. Zaten yıl içinde hiçbirşey istemezdi ki.
Ne yazayım şimdi...
Yeni bir sene başlayacak bir gün sonra. Tüm temennim, gelecek bu sene elinizden sevdiklerinizi almadığı, huzur dolu, sağlık dolu bir yıl olması.
Yeni yılda, yeni bir sayfa. Bu günlüğün sayfalarında, güzel ve neşe dolu yazılarla buluşmak üzere deyip, selam ediyorum...
Sevgileri yarınlara bırakmayın... olur mu..




Yüreğimde Saklı Hatıralarım...

Gün gelir, hatıralar kalır elinde sadece. Elinde, elle tutulur bir hatıra kalmışsa ne âlâ, şanslısındır. Yoksa zihnine emanet, o güzel hatıralar. Akıl bu, sormaz ki sana bana. Kimini tutar, kimini siler.  Hatta dedim ya, elle tutulur bir hatıra varsa şanslısın diye. Ama zihnin yine oynar seninle. Gözün gibi baktığın o hatıraya, bir gün boş gözlerle bakar bulursun kendini. Hatırası silinmiştir. Ama yine de yüreğin el vermez onu atmaya. Saklarsın, zihnine inat. Aklın sana boş işler bunlar dese de, yüreğin hisseder yaşanmışlıkları. Böyle bir yüreğin varsa şayet, işte o zaman şanslısındır aslında. Zihninde silinse de, yüreğin saklar. Sen bilmesen de. Anlam veremesen de, o saklar içinde.
Asıl hatıralarını yüreklere yazanlara selamlar olsun. Çünkü en şanslılar Onlar. İnsan yüreğine yer etmek zordur ya, silinmesi de zordur. Aklımda değil, yüreğimdesin. Çünkü aklım bıraksa da çalışmayı yüreğim çalışır. Yüreğim bırakırsa çalışmayı aklım da bırakır..




Sanki...

Sanki ne yapsam, ne desem, ihanet. Zaman kısa ama çok uzunmuş gibi. İçimde hissettiklerimi henüz tarif edemiyorum. Sanki öyle de yapsam böyle de yapsam suç. Sanki herkes yüzüme bakıp ayıplayacak beni. Ağır ol molla desinler, hesabı... Sanki alnımda yazılı çoğu zamanlarda. Sanki çok şey değişmiş de ben değişememişim gibi..  Sanki hiç belli değil de ben söylemeliyim herkese.. ya da susmalıyım..   ....



Tuhaf...

Düşünmeyince oluyor.. İnsan hayata devam edebiliyor. Hani düşünmeden nasıl oluyor ki, derseniz, oluyor işte.. Bilmem ..
Öylece sessiz durunca oluyor. Ama anlatması zor. Söylemesi zor.
Belki hala idrak edilemedi durum. Öylece apaçık bir gerçek var ortada ama insan hemen kabul edemiyor.
Tuhaf hissediyorum kendimi. Çoğu zaman duygusuz. Çünkü içimde hiçbir şey olmuyor. Dedim ya en çok anlatması zor oluyor. Söylemesi. Dillendirmek dedikleri o şey...
Halbuki dillendirmesen de, söylemesen de değişmeyecek bir gerçek var ortada. Bir daha göremeyeceğim bir babam var artık.. Konuşmasam da, ağlayıp sızlasam da, sessizce durup öylece hayata devam etsem de, herkese haykırmak isteyip bir yandan kimsenin bilmesine ne gerek var desem de... değişmiyor ki  gerçekler. Ölen geri gelmiyor.
Şimdi, ölümünü idrak ettiğim anlarda, tek dileğim huzur içinde yatması. Rabbimden sadece bunu istiyorum artık. Dünyadaki acısı dindi de asıl oralarda acı çekmemesi tek istediğim. Dualarım böyle.




Benim...

Akşam önüme taktığım iğneleri çıkartmadan yatan kişi, benim. Sabaha karşı aklıma gelip baktım yoklar. Kalkıp yatağı yokladım. Biri omzum hizasındasıydı, diğeri totomun altında. Aldım, koydum kenara. Şükürler edip yattım aşağı yeniden.
Otobüste artık yer yerilen insan kişisi olan kişi de benim. Veren de lise öğrencisi bir kızcağız. Şaşırdım, otur dedim, gerek yok dedim ama oturmadı. Bende oturdum.
Babası yoğun bakıma alınan ve buradaki hastanede yer yok diye te Gebze'ye götürülen de benim. Ciğerlerindeki sorunu 20 gün sonra farkeden doktora küfürler savuranlar içinde bende varım. Çok uyuyor diye beynine tomografi isteyen o doktoru o tomografi cihazına sokmak isteyen de benim.
Bugün nihayet işyerindeki yeni düzen işleri bitecek olan da benim.
Okuyamayan, yazamayan da benim..
Dua isteyen de benim... 


Yorgunluk..

Şu an ayaklarımı uzatıp, şöyle keyifle oturmak ve dinlenmek isterdim. Ama... yapamıyorum.
İşyerinde geç kalınmış bir bahar temizliği var. Günü geçmiş, birikmiş ne kadar evrak, dosya varsa depoya kaldırıyoruz. Şu günlerde astım olmazsam hiç olmam herhalde. Maruz kaldığım tozun haddi hesabı yok.
Ellerim tahriş oldu, benim güzel ellerim ahh..
Bir de evde de işler beni bekliyor. Babam hala hastanede, ablam orada. Ev işleri bana kaldı. Yani çalış çalış.. bitmiyor.
Hayallerimi sanırım tekrar gözden geçirmeliyim. Zira hayalimde çalışan ev kadını olmak vardı. Ama zormuş arkadaş. İş mesaisini geçtim. Ev işleri yap yap bitmiyor arkadaş. Onu yapıyorsun, başkası çıkıyor. Hele o bulaşıklar. Tamam makine var da dizmesi dert, boşaltması ayrı dert. Çamaşırlar zaten tam işkence. Ayır, at makineye sonra as. Bitti mi.. hayır. Sonra topla. Hepsini ayrı ayrı yerleştir.
Allah'tan yemek yapmıyorum. Onu diğer ablam yapıyor sağolsun.
Kısaca ve özetle yorgunum a dostlar yorgun... yok mu bana bir izin verebilecek…

Sokak ve Çocuk.

Mahallenin yoksuluydu Onlar. Baba ortalarda yok. Anne desen.. İki erkek çocuk, bir de kız. Kız zihinsel engelliydi. Ama tek başına sabahtan akşama sokaklarda dolaşırdı. Dolaşmasın diye değil, tek başına olmaması gerektiği için. Yaşı da küçüktü zaten. Erkek çocuklardan biri büyük, diğeri küçüktü. Kız ortanca idi.  Onlara dünyanın dört mevsimi işlemezdi. Yazları da aynıydılar, kışları da. Evleri virane haldeydi. Ne kapısı vardı, ne bacası. Büyük olan, yaşı büyüdükçe eve gelmemeye başlamıştı. Kız da büyüyordu. Gelişiyordu. Ama ilgilenini yoktu. Her çocuk bir ama, ilgiye fazlasıyla muhtaç bir kız çocuğu için sokaklar çok başka tehlikelidir. Bir gün küçük olanla komşusu arasında bir diyalog geçti. Düğün vardı mahallede. Komşusu O'na düğüne temiz git, git elini yüzünü yıka dedi. Bir koşu gitti geldi çocuk. Gözlerindeki o sevinç ışıklarını görmeniz lazımdı. Işıldayan gözleriyle, olmuş mu, diye soruyordu. Komşusu sevgiyle, olmuş, dedi. Çocuk, adete havalarda yürüyerek, sevinçle gitti düğün a…

Barıştık mı?

İlkokulda arkadaşlarımından ikisi diğer bir arkadaşıma küsmüştü. Arada kalmış gibi olmuştum. Sonra onlar küsken ben bir günlüğüne şehir dışına çıktım. Döndüğümde barışmışlardı. Yolda hep onları düşünmüştüm. Barıştıklarını hayal etmiştim. Sordum, nasıl barıştınız diye. Bir bileklik varmış, onu taktığın kişi ile barışırmışın. Bizimkilerde o şekilde barışmış. Ben bu barıştık mı, hala küsmüyüz, gibi lafları kullanmayı sevmem. Bu sorular insana küslüğü hatırlatıyor daha çok. Barışmak istiyorsak onunla konuşmayı denemeliyiz. Güldürmeye çalışmalıyız. Bu devrede barıştık mı, diye sormak çok manasız geliyor bana. Ya da gelip gelip, küs müyüz hala, diye sormak. Belki karşımızdaki herşeyi unuttu. Ama sen kalkıp küs müyüz hala diye sorarsan, onun aklına yine küslüğü sokmuş olmaz mısın? Araya bu gereksiz soruları sormadan da pek ala barışabilir insan. İlla sorarak anlamak gerekli mi cidden? Yüzüne bakıp anlasak... Başka bir soru sorarak konuşmaya çalışarak anlasak... Bence barışmak böyle olmalı. Bar…

Bu Acı Ne Zaman Geçer ?...

Evde tek başına bir genç kız. Güzel güzel temizlik yapıyor. Evi süpürürken süpürgenin hortumu sandalyeye çarpıyor. Sandalye düşüyor. Durumu farkedemeyen genç kızın ayağına çarpıyor. Canı çok yanıyor. Çarpan yer anında morarıyor. Ama sonra morluk geçiyor, hafif şişiyor. Ve acıyor her daim.  Şimdilerde hala acıyor, morarma kızarma hallerinde. Arada yürürken bile acısını hissediyor. Herkese ağzını büzerek ayağını göstermek istiyor. Acıtasyon yapmak istiyor. Ama yapmıyor. Canı acıyor... Kim acaba bu garibim genç kız... Bildiniz mi? ? :D Ve başlıktaki soruyu cidden soruyorum. Ne zamana kadar acı çekerim ki ben... Morluk tamam da acımasın ya..





Davetiye ve Teşekkür.

Bugün sevinmek için bir bahanem var. Her ne kadar bugünün en sevindirici haberi, günlerdir hastanede yatan babamın çıkış haberi olacak İnşaallah ama olsun. Bu haberde benim bugün sevinmeme sebep oldu.
Bana 3.Bumerang ödül töreni için davetiye gelmiş. Görünce çok sevindim. Ama gidemiyorum. Tören 5 Aralık'taymış. Yani haftaiçi. Çalışan biri olarak + İstanbul'da da olmadığım için gitmem mümkün görünmüyor, ne yazık ki. Ama... bu da beni üzmüyor. Ben, bu daveti almayı bile şans görüyorum.
Bu yüzden buradan tüm Bumerang ekibine teşekkür etmek istiyorum. 
Ödül alacakları da şimdiden tebrik ediyorum. 



Güne Renk Katanlar.

*   78 yaşındaymış. Bu teyzeyi işimin ilk yıllarından tanıdım. Kocası ile arası hep bozuk. Bu ikinci evliliğiymiş. Geç yaşta, rahat bulmak için yapılan evliliklerden. Ama hiç gün yüzü görmediğini söylüyor. Hastalıklarını abarttığını söylüyormuş. Para vermiyormuş. Özetle kadın huzur bulamamış. Bir ara boşanmak bile istedi. Ama sonra vazgeçirdiler. Şimdilerde kol değneği ile yürüyebiliyor. Bugün geldi, doktor randevusu aldırmak için. Allah'tan alabildim. Çantası raporlarla, kağıtlarla dolu. Geçen gözleri kararmış. Telaşlanmış. Bir de kör kalmaktan korkuyor. Kulağında kulaklık var, iyi duyuyor sayılır. Her geldiğinde kocasıyla kavgalarını anlatır uzunca. Bir de Karadenizli. Az şive var ve hızlı konuşuyor, dediklerinin bir kısmını anlamıyorum. Çıkarken bolca dualar ediyor. Eşini seçerken çok dikkatli ol diyor.

 *   Onu ilk gördüğümde korkmadım desem yalan olurdu. Para versene para versene diyor, başka da bir şey demiyordu. Sonradan öğrendim ki hasta imiş. Ellili yaşlarında bir kadın. S…

Anlamı Gizli Cümleler.

Basit bir cümle değildi. Anlamı büyüktü. Sen, ben, anlamadık belki o an, içindeki o anlamı. Ama söylediği kişi anladı. Görmüyor musun gözlerindeki mutluluğu? Sana bana deseydi, sevinir miydin böyle?  Hayır. Ama O sevindi. Anlamını biliyordu çünkü. Onun için çok şey demekti; yemek hazır mı?





Bunu Blogumda Paylaşabilirim. Hürriyet Benim.

Hürriyet; gündeme dair cesur bir projeyle karşımızda. TBWA\ISTANBUL'un hazırladığı proje kısa zamanda oldukça ses getirdi. Din, dil, ırk, cinsiyet ayırt etmeden bireysel özgürlükleri konu alan projenin amacı Türkiye'nin dört bir yanından insanların hürriyetlerini dile getirmeleri ve seslerini duyurmaları...

Bu proje katılımcıların kendi hürriyetlerini anlatmaları için tasarlandı, katılımcılar videolarını oluştururken ilham versin diye de bir film hazırlandı.

Hürriyet, herkesi kendi hürriyet cümlelerini yazmaya ve hürriyet şarkılarını yaratmaya davet etti. Kullanıcılar içinde kendi fotoğraflarının da olduğu hürriyet filmleri yaratabiliyor ve bu filmleri sosyal medyada dilediğince paylaşabiliyor. Ayrıca seçtikleri mesaj ve fotoğraflarından oluşan bannerı hurriyet.com.tr sayfalarında yayınlanıyor. Kısaca proje tamamıyle interaktif bir proje olarak kurgulandı. www.hurriyetbenim.com üzerinden ilham verici videoyu seyredebilir, kendi video ve bannerınızı yaratabilirsiniz.

"Hürr…

Saatiniz Kaç?

Dün sabah gelirken, önümden giden kadının kolundaki saati dikkatimi çekmişti. Kocamandı. O büyüklüğünden olsa gerek uzun kollu giysinin altında kalamamış. Şimdi düşününce saatin büyüklüğüne takılmışım, sağ kolunda olduğunu farketmemişim. Evet, genelde insanların saatlerinin hangi kolunda olduğu dikkatimi çeker. Saat kullanımı bence kişiden kişiye değişiyor. Hatta hiç saat kullanmayanlar var, saatsiz yapamayanlar da. Saatlerini devamlı kullananlar da var. Sadece dışarı çıkarken takanlar da. Hatta kıyafetine göre saatini değiştirenlerde mevcut. Şahsen, saatimi sadece banyo sırasında çıkaranlardanım. Hep kolumdadır. Küçük saatleri severim mesela. Büyük ve bissürü zımpırtısı olan saatler ilgimi çekmez. Zaten hepitopu bir saatim var. Bir de saati takma şekli vardır. Genelde saat üstte takılır. Resimdeki gibi. Ama ben içe doğru takarım. Başkalarında bu detayda genelde dikkatimi çeker. Sadece saat ama ne çok değişik tarzı var değil mi? Herhalde tek aksesuarımın saat olmasından kaynaklı, insanl…

Kıymet

İnsan kıymet bilmez, kaybetmeden. Düşmeden bilemez ki, derinlikler mi güzel, zirve mi? Direk zirveye varan, nasıl bilsin ki derinliği...
Kıymet bilmek için, o derinliği bilmek lazım. Dibi görmek lazım, arada. Yoksa çarpar, zirvenin soğuk rüzgarları insanı.
Kaybetmeli insan arada. Bilmeli o duyguyu da. Ki kıymet bilsin zirvedeyken. Düşmeyi bilsin. Sonra kalkmayı. Derinliği de görsün bilsin de, zirvenin rüzgarı başını döndürmesin.
Düşmeden kalkmayı öğrenene zor değil düşmesi. Ama kalkmak için gerekli azmi, derinden zirveye gideninkinden çok olur. Çünkü bilir, zirvenin tadını. Damağındadır. Ve yine tatmak için elinden geleni yapar. Zirvenin kıymetini anlar. Bu arada derinliklerinde tadını alır. Derinliğin suyunda boğulmadan yaşamayı öğrendiğinde, o derinliklerde yalnız olmadığını fark eder insan. Kiminin o derinliklerden zirveye çıkmak için uğraşmadığını görür. Mutlu olduğunu da. Derinlerde yaşamanın boğulmak olmadığını da görür. İnsanın isterse her yerde mutlu olabileceğini anlar. Zirveye …

Sevdiğim Adamlar – Nejat Uygur.

Televizyonda diziler bu kadar çok yokken, O'nu izlerdik. O'nun sahnesini. Nejat Uygur'u izlerdik. O zamanların Star kanalında çıkardı. Sonra, geçenlerde denk geldim de öğrendim. Kemal Sunal'ın En Büyük Şaban filminin siyah beyaz hali de varmış da, Nejat Uygur, Kemal Sunal'la aynı rolü oynamış vakti zamanında. Ama tam izleyemedim. Yine denk gelsem keşke. Uzun süredir bu serimi yapmıyordum. Nejat Uygur ile yeniden başlatmak istedim. Ve bu resme bayılıyorum.  Hepsine Allah'tan rahmet diliyorum. Her biri sanatının ustası idi. 

Tek.

Ben bir kuşum. Bana gülümseyen, yemek veren o insana kandım. Artık korkmadan toprakta dolaşıyordum. Hepsi bir sandım. Başka bir insan gelip, bana kıydı.
Ben bir insanım. Bana kötülük yapan, aldatan bir insana kandım. Artık kimseye güvenmiyordum. Hepsi bir dedim. Bissürü iyi insanı kaybettim.
Ben bir insanım. Bana iyilik yapan, beni seven bir insana inandım. Sadece ona güvendim. Başka kimse böyle olamaz dedim. Bissürü iyi insanı kaybettim.



Sigorta Borcunuz Olabilir mi?

Bilindiği gibi artık yeşil kart yok. Devlet, gelir testi yapıyor. Ve herhangi bir sosyal güvencesi olmayanları Genel Sağlık Sigortası kapsamına alıyor. Ama bunun için sizin başvurunuz lazım. Peki, nereye başvuru yapacaksınız? İkamet adresinizin bağlı olduğu Sosyal Yardımlaşma Vakfına. Şimdi; 18 büyük büyük erkek çocuğunuz varsa ve okumuyorsa, artı çalışmıyorsa, hemen GSS yaptırmanız lazım. Yoksa yaptırmadığınız günler devlet tarafından en yüksek primden hesaplanıyor ve size kabarık bir borç çıkıyor. Başka kimler peki bu durumu takip etmeli? İşten ayrılan ve sigortası dolanlar. Kız ya da erkek farketmiyor. Boşanmış ve herhangi sosyal güvencesi olmayanlar. 25 yaşını doldurmuş erkek öğrenciler. Bir örnek vereyim: Genç kavga ediyor. Kavga sırasında çenesi kırılıyor. Yaş 21. Çalışmıyor. Okumuyor. Hastaneye gidilince sigortası olmadığı ortaya çıkıyor. Ameliyat olması lazım. Sigorta olmazsa 7 bin T.L. Baba gidip sigorta için başvuru yapıyor. Sigortası yapılıyor ama gence tam 5 bin kusur ceza da çık…

Sevgi Sömürücüleri

Bir çiçek düşünün. Sevgi ile ekip, baktığınız. O çiçek sizden sevgi ister. Ama neticesinde çok güzel çiçekleriyle, büyülü kokusuyla, size sevginizin karşılığını verir. Tıpkı ağaç gibi. Bir köpek gibi. Sevgiyle eğittiğiniz, baktığınız o köpek, size her fırsatta sevginizin karşılığını gösterir. Yap dediğinizi yaparak, belki de sizi koruyarak yapar bunu. Çünkü sevginizin karşılığıdır bunlar. Ama insanların bazıları sevginin karşılığını vermez. Siz tüm iyi niyetinizle, kalbinizdeki tüm sevgiyle elinizden geleni yaparken, o, sizi sevmez. Sevmemekle de kalmaz. Sizin sevginizi sömürür. Siz sevgi gösterdikçe, bunu kullanacak yeni yollar arar. Bulur da. Ama bunlar sizin sevginizin karşılığı değildir. Aksine sizi hiç sevmemiştir. Sevmeyecektir. Ama bu onu, sizin sevginizi beklemekten vazgeçirmez. Sizden sevgi bekler ama sizi sevmez. Sevmenizi ister, çünkü istediklerini öyle yaptırabilecektir. Sevmenizi ister, daha çok sevmenizi, ki daha çok sömürsün sizi. Sizin sevginiz olmasa, o bir hiç aslında…

Benzin Döküp Yakalım.

Karı-koca,  yataklarında yatıyorlar. Erkek uyuma modunda yatarken, kadın kitap okumaktadır. Kadın: Şunu keser misin Erol .... Erkek: ... (ses yok) Kadın: Kes şu gıdıklamayı diyorum !... Erkek:: ( başını kaldırır yastıktan ) Ne oldu? Kadın: Ay bir de uykudan uyanmış gibi bakıyor. Gıdıklama ayaklarımı diyorum. Erkek:: Ben seni gıdıklamıyorum ki. Uyumaya çalışıyorum. Kadın: Nasıl yani.. Atma şimdi. Gıdıkladın işte. Erkek:: Gıdıklamadım..... Kadın: Bak yine yapıyorsun. Erkek:: Yapmıyorum. Kaldır şu yorganı. İkisininde gözleri faltaşı gibi açılır. Kadın: Aaa.. Fare ! ... Erkek:: Fare! ... İkisi birden ayağa kalkar yatağın üstünde. Kadın: Ne işi var bu farenin yatağın içinde ya... Erkek:: Yatağın içinde, evin içinde ne işi var aslında. İğrenç. Ha.. Ayakların sağlam mı? Yemiş olmasın. Kadın: Ne yemesi ya.. Saçmalama. Erkek:: Yer yer.. Hiç anlamazsın bile. Kadın: Gitti işte. Hadi yatalım. Erkek: Bu yatakta mı? Hayatta olmaz. Off.. Bana da dokunmuştur bu hayvan. At bu çarşafları. Ay bu havyan her yerde…

Kahraman Babalar - Eskiler

Küçük yaşından beri çalışıyor. Uzun boylu, heybetli ve güçlü. Askerlik bitince bir fabrikada çalışmaya başlıyor. Makine gürültüleri arasında el arabasıyla harç taşıyor. Bu gürültülü ortamda kulakları zarar görüyor. İşitme kaybı başlıyor. Ama işini emekli olana kadar bırakmıyor. Çalışmadığı zamanlarda para ile başkalarına odun parçalıyor. Tek hayali, kendi eli yaptığı evine bir kat daha çıkmak. Altını da dükkan yapmak istiyor. Emekli parası ile istediğini gerçekleştiremiyor. Evi de elinden gidiyor. Emlakçıya kanıp tüm paraları ile uzak bir yerde tek göz ev alıyorlar. Akşamları pazarlara gidiyor. Kasa ve yiyecek topluyor. Kasaları kışlık odun yapıyor. Yiyecekleri aş. Gündüzleri emeklilikten sonra ayakkabı boyacılığı yapmaya başlıyor. Yağmurlu günlerde gitmediğinde dolaşıyor. Para edecek bakır gibi eşyaları topluyor çöplerden. Gün geliyor parasız zamanlarda o topladıklarını satıyor. Eve ekmek alıyor, erzak alıyor. Bir gün o tek göz evleri de gidiyor elden. Kiracılar kervanına katılıyorla…

Karar Sizin...

Efendim, arada nete girer, “uyuşuk hayalperest” yazar, neler çıkıyor, nasıl çıkıyor diye bakarım. Bunu yapan bir ben değilimdir herhalde. Öyleysem de sorun yok. Meraklıyım arkadaş. Bildiğim kadarıyla, ki biri daha söylemişti bunu, bu isimle nette ilk ve tek idim. Ama tabi başkaları da çıkmış. Bunu bu gün öğrendim. Bayadır bakmıyordum. Eskiden baktığım da yoktu kesin. Yoksa gözüme çarpardı. Zira Uyuşuk Hayal Perest demiş kendine. Tamam, herşey normal. Tabiki bu ismi kullandı diye yazmıyorum ben bunları. Aşağıda linki verdim. Şahsımuhterem, gitmiş bir de benim blogdan kendim için saatlerce uğraştığım Uyuşuk Hayalperest yaprak çalışmamı da kullanmış. Yok artık ya... Onu da kullandın tamam. Bir şey demezdim normalde ama burada normal olmayan nokta şu: adı uyuşuk hayal perest ve bana ait bir resmi kullanmış. Yani şahsen, bu sayfayı bu bloga ait bir sayfa sanabilirim. Benim gıcığıma giden bu. Benim bloguma ait bir sayfa vardı ama kaldırdım onu. Açsam diyorum ama açmıyorum. Açsam mı acaba?
İş…

Yanlış !

Biz; Sinirliyken yanlış bir şeyler yapabilir, yanlış kararlar alabiliriz.
Biz; Üzgünken yanlış bir şeyler yapabilir, yanlış kararlar alabiliriz.
Biz; Mutluyken de yanlış bir şeyler yapabilir, yanlış kararlar alabiliriz.
Biz, yanlış yapmaya meyilli bir insan evladıyız.
Sinirliyken başkalarını kırarız. Üzgünken kendimizi. Mutluyken de başkaları bizi.
Ne tuhaf değil mi?


Polat Ölsün İstiyorum.

Bir çocuk, başka bir çocuğu boğarak öldürüyor. Sebep ? Oyunda  Polat olduğu için. Evet, çocuklar Kurtlar Vadisi dizisinin oyununu oynuyorlarmış. Öldüren çocuk İskender olmuş oyunda, ölen ise Polat Alemdar'mış. Çocuk, ölmek bilmeyen Polat'ı ben öldürmeyi başardım, demiş.  Dizi 10 senedir devam ediyor. Neredeyse her sezon sonu Polat Alemdar ölüm döşeğinde kaldı. Ama ölmedi. Dizi boyunca da kimse öldüremedi. Bir ara öldü dedik, yine ölmedi. Bu durumu çocuk artık nasıl algıladıysa, oynadıkları oyunda düşünmeden Polat diye arkadaşını öldürmüş. Bu durumu geçtim, dizinin her sahnesi şiddet içerikli neredeyse. Ama buna rağmen hala 20.00'de çıkıyor. Geç saatte çıkmıyor. Rtük buna bir şey demiyor. Oysa çocuklar için uyku saati diye 21.30 seçilmiş. İki adam öldürülen filmleri dizileri +13 diye geç saatlere koymayı biliyorlar. Hala şu akıllı işaretlere kim karar veriyor, merak ediyorum. Dizi sırf reyting rekorları kırıyor diye erken saatte çıkıyorsa, diyecek laf yok. Bu devirde Tv için re…

Zayıf Halka.

Kendinizi hiç zayıf halka hissettiniz mi? Bir topluluğun içinde tüm alaycı gözlerin üzerinizde olduğu o anda, kendinizi nasıl da zayıf, güçsüz ve ezilmiş hissettiniz. O an orda olmamayı ne çok isterdiniz. Ya da yaptığınız, dediğiniz şey her ne ise onu yapmamış olmayı. Oysa size göre ne masumdu. Hiç düşünmemiştiniz böyle sonuçlanacağını. Şimdi hep tutukluk içindesiniz. Yine o anı yaşamaktan korkar halde. Artık topluluk içinde, yine tüm alaycı bakışlar size bakacak diye, tek kelime etmiyor. Adeta hiç hareket etmiyorsunuz. Bedenen orda olsanız da kendiniz dahil kimse sizi görmüyor. Konuşsanız kimse dönüp bakmaz size. Kalkıp gitseniz aldırış eden olmaz. Ya da siz öyle düşünüyorsunuz. Konuşsanız yine gülecekler. Bir hareket etseniz yine gülecekler. O yüzden yokmuş gibi orada durmak en iyisi değil mi? Kim suçlu peki bu süreçte? Siz mi? Sizi bu duruma düşürenler mi suçlu? Tabiki onlar. Sizi hep ezenler. Küçük görenler. Ve yanınızda hiç olmayan anneniz, babanız. Oysa bir destekçiniz olsa ne güze…

Yorgun.

O'na yaşını sorsan, bir cevap veremez sana. O, görünürde genç ama ruhu yaşlı olanlardandı. Birileri buna tecrübe de derler. Ama kim ister bu kadar tecrübeyi ?... Yorgundu ama savaşçı değildi. Yorgun savaşçı diyemezdik O'na. Savaşmamıştı ki O, yaşamaya çalışmıştı yalnızca. Yoksa yaşamak savaşmak demek miydi? ... Yaşamak savaşmaksa şayet, bir de düşman olmalıydı. Ve birde silah arkadaşların. Arkanı kollayan, seni koruyan. O'nun kimsesi yoktu ki bu savaş meydanında. Ne dostu, ne de tek bir tane silahı... O, yorgun. O, aslında hiç yaşamadı. Kabus gördü sadece. Şimdi gözleri kapalı, kabusun bitmesini bekliyor.

O kim mi ? Ben bir çocuk diyeyim, siz binlerce...



İlaç Parası.

Yıl: 1995
Küçük kız, o gün dispanser randevusuna ablası ile gider. Muayene olur, doktor yeni ilaçlar verir. İlaçları almak için hastaneye giderler. Uzun ilaç kuyruğa girerler. Uzun bir süre beklerler. Onlara sıra gelince ablası reçeteyi vezneye verir. İlaçların tutarına üzerindeki para yetişmez. Sırada bekleyen bir adam paranın üstünü vezneye vererek tamamlar. Ablası ağlayarak adama teşekkür eder. 
Tüm bunları uzaktan izleyen küçük kız, ilaçları alan ama ağlayan ablasının neden ağladığını, o an ve o yaşlarda anlam verememiştir.
Şimdilerde anlıyor o yaşların neden döküldüğünü...



Kelimeler Sahnede..

Kelimeler birer oyuncu. Bense acemi bir yönetmen. Her biri üstün yetenekli kelimelere acemice oyunlar yazıyorum. Hiç sesleri çıkmıyor, itiraz etmiyorlar. Ne sunuyorsam onu oynuyorlar. Hem de her zamanki yetenekleri ile. Hiç gocunmadan. 
Ben ne kadar acemi ve yeteneksiz de olsam, onlar yetenekleri ile oyunu seyredilir kılıyorlar. Her zaman. Tabi arada öyle kötü senaryolar oluşturuyorum ki, o güzelim yeteneklerini görmek çok zorlaşıyor. Yine de beni bırakıp gitmiyorlar. Terketmiyorlar. İyi ki yanımdalar. Ben onlarla ustalaşacağım. Onların yeteneklerini zamanla daha iyi öğrenip, daha iyi senaryolar yazacağım. Ben ustalaştıkça, kelimelerin yeteneği de artacak. Güçleri çoğalacak. Onlar zaten ben acemi ve yeteneksizken yetenekliydiler. Beni geliştirdikçe benimle daha büyüyüp güçlenecek ve çoğalacaklar. Buna yürekten inanıyorum.
Ben kelimelere güveniyorum. Onları seviyorum. Biliyorum ve hissediyorum ki, onlarda beni seviyor. 

Gözlem.

Aşağıdaki videoyu akşam haberlerde izledim. Onların sevimliliği bir yana dikkatimi asıl başka bir şey çekti.
Bakın, nasıl sırayla teker teker kayıyorlar, farkettiniz mi?
Bekliyorlar. Kayanın ardından ve kayanın sudan çıkıp yukarı tekrar çıkanakadar bekliyorlar.
Farkettiniz mi?
Nasıl bir düzenle, ahenkle yapıyorlar eğlencelerini.
Bakıyorum, bakıyorum, hayret ediyorum bu minik ördek yavrularına.
Şimdi bu görüntüyü hangi insan yavrusu ya da insan olan bir videoda görebiliriz ki...
Haksız mıyım?
Ve bence onları fazlasıyla sevimli yapan bu durumları. Değil mi?





Doktor Değiliz Ama Hastamız Çok

Doktor Değiliz Ama Hastamız Çok
Özgüven var gibi görünüyor. Tabi kendini yükseklerde görmede az değil. Bulunmaz hint kumaşı edası da göze çarpıyor. Ve tabi kendini beğenmişlik de bu gözlemde dikkati çekenler arasında.
Peki tüm bu duyguları tek başına durduk yere bir insan yaşar mı? Sanmam. Kişinin kendini doktor hissetmesi için önce hasta bulması lazım teknik olarak. Bu sözü söyleyen kişinin ya gerçek manada hastası çok yahut hayal alemlerinde.
Bir de çoğul söylenmesi dikkat çekiyor. İçinde aitlik var ama tekil değil. Kendini yüksekte görüyor ama yalnız görmüyor. İlginç.
Bir de hasta deniyor. Yani onu beğenmekten öte, ona muhtaç olduğunu düşünüyor. Kendinin değil, onun hasta olduğunu düşünüyor. Hani kişi kendisi ne ise karşısındakini öyle görürmüş ya, aynen geçerli bir durum. Zira hasta olan kendileri.
Evet. Bir psikoloji dersi verdim sayın blogdaşlarım. U.H. Yapım der ki; kaynak olarak gösterilmemesi  önemle rica olunur, saygılar sunarım.
Ve bu arama kelimesiyle bloguma gelenlere selamla…

Mutluluk Son Durak.

Ömür bir otobüs yolculuğu desek, mutluluğu son durakta aramak bu yolculuğu fazlasıyla çekilmez yapar, değil mi?
Peki mutluluğu sonda değil de başta arasak... yetmez mi sonuna kadar bize?
Bir evlilik gibi. Mutluluk evliliğin başında vardır. O aranır ya. Ve yeter değil mi? Yolculuğun sonuna kadar. Yetiremeyenler de var elbet.
Bir de bu işi tersten yapanlar var. Nikahta keramet vardır deyip, sonraları mutluluğu arayanlar. Ve bulanlar da var, hiç bulamayanlarda.
Peki mutluluk illa başta mı olur, sonda mı? Belli bir noktaya mı sabittir mutluluk? Süresi mi vardır? Yoktur değil mi?
Mutluluk her durakta, her saniyede, her metrekarede.
Aslında mutluluk son durak demek, mutluluktan ötesi yok demek. Mutluysan arkana bakma, geçmiş duraklara takılı kalma demektir. 







Eski Hikaye

- Son cümlesi ne oldu? -  ... Ölmek istemiyorum... dedi ... Gözü açık gitti biliyor musun? Kimse görmeden kapadım gözlerini. Neden bilmiyorum. Bir anlık refleks gibi bir şeydi.... Bilmesinler istedim. ... - Korkma.. korkma, demişti bana da babam. Elini uzatmıştı tutmam için ama ben kımıldayamamıştım yerimden. Çok korkmuştum çünkü. - Sen... Sen yanında mıydın o zaman? - O adamın gözünü kırpmadan babamı öldürdüğü zaman mı? Evet. Oradaydım. Babamı vurduktan sonra görmüştü beni. Silahı bana doğrultmuş ama ateş etmemişti. Ve çekip gitti. - Bilal ... - Sen annenin ölümüne ağlayamadığın için kendini suçluyorsun ya, ben kendimi yıllardır sustuğum için suçluyorum. O adamın yüzü hala hafızamda. 9 yaşındaydım. 7 senedir her kapı çalındığında yine o gelecek diye korkuyorum. Yolda karşıma çıkacak diye.. Hala korkuyorum. Ama kimse bilmiyor. O adamı babam niye içeri aldı, niye babamı öldürdü... Bilmiyorum.. Beni niye yüzünü gördüğüm halde öldürmedi... Bilmiyorum.. Bilmiyorum... Neden sustum bilmiyoru…

Ne Umdum Ne Buldum Misali

Bugün aylardır ertelediğim doktora gittim. Sabahleyin, gideceğim ama yine şikayetimin yok olduğu zamana geldi diye üzülürken çok geçmeden yutkunma zorluğum yine oldu. Balgam yok. Ki sabah vardı. Hatta burnum sabah uyandığımda tıkalı idi. Sonra geçti. Gittim, oturdum muayene koltuğuna. İki beyaz önlüklü vardı. Hangisi asistan hangisi gerçek doktor derken, sonradan gelenin gerçeği olduğunu anladım. Şikayetimi söyledim. Boğazıma baktı. Burnuma baktı. Sonra diğeri geldi o da boğazıma baktı. Bir şey yokmuş. Sonra burnuma uzunca bir şey soktular, endoskopi gibi içeriyi görüyorlar. Hala burnum bir hoş şuan. Yapılırken tek göz ağladım. Yine bir şey görmediler. Çok temizmiş. Sorun görünmüyormuş. Reflüdür o vakit dedi. İlaç verdi. Bir ay kullan. Geçmezse gastrolojiye git dedi. İyi dedim, çıktım. İlacımı aldım. Zaten aç gitmiştim, içtim onuda. Hala o boğazımdaki şey duruyor ama. Yutkunurken acayip rahatsız ediyor beni. Boğazımı eliyle de muayene etti. O sıra o hissettiğim şeyi yerinden oynar gibi…

Nasıl Oluyor Böyle Bir şey...

Bugün okuduğum haberle şok oldum desem yeridir. Hala düşünüyorum düşünüyorum, aklım almıyor. Aklımda bissürü soru. Haber şöyle: kadın 2 aylık çocuğunu evde bırakıp tatile çıktı. 9 gün boyunca aç susuz kalan bebek vefat etti.  Kadın tek başına yaşıyormuş. Evliymiş boşanmış, çocuk ise sevgilisindenmiş. Bu nasıl oluyor diye düşünmeden edemiyorum. Hadi kadın çocuğu bıraktı gitti. O çocuğun sesini apartmanda kimse duymamış mı günlerdir? Garibim ağlaya ağlaya helak olmuştur. Açlık susuzluk cabası. Bu nasıl eziyet o minik bedene. Ben düşünürken ürperiyorum. Hadi tamam apartmanda kimse ses duymadı. Kadın akrabalarının yanına gitmiş. Bu akrabalarından kimse bilmiyor mu doğurduğunu? Biri de çıkıp çocuk nerede diye sormadı mı? 2 aylık bebek bu ya.. Napar bir başına...Diye düşünüyordum da, az önce gördüm, haberin detayı çıkmış nette. Ailenin haberi yokmuş çocuktan. Tatilde 2 gün kalır gelirim diye düşünmüş. Gitmeden evvel, altını temizlemiş ve 2 biberon mama yedirmiş hemen açıkmasın diye. Ama ölec…

Duruyorum..

Hayat kaldığı yerden devam ediyor. Ama ben kaldığım yerden devam edemiyorum. Kaldığım yerde kalıyorum. Bir heykel gibi. Bir ağaç gibi demek isterdim aslında. Ağaçlar büyür, çevresine faydalıdır ya, ondan. Ama değilim. Bir çiçek bile değilim, saksıda öylece duran. Ama bakanın içini ısıtan. Ve dahası sevilen. Duruyorum. Belki de heykel gibi bile değil. Hayran hayran izleyenim de yok. Yanıma geçip resim çektirenim de. Bir kuş bile konmuyor omzuma. Bir taşım mesela, desem. Taş bile değilim. Taş gibi hiç değilim. Ama taş gibi yerimde ağır olabilirim. Ağırlıklarından kurtulmak için kımıldaması gereken bir taş. Arkasında ilerlemeye çalışan, su gibi akan zamanı durdurduğunu sanan bir taş. Su akıyor taşa rağmen. Ve taş yosun tutuyor zamanla. Suyun izi mi yoksa zamanın mı? Ben duran herhangi bir nesneyim. Kimsenin görmediği. Görse de umursamadığı bir nesne. Öylesi gereksiz. Öylesi fazlalık. Ortalıkta ama görünmüyor. Hani birinin ihtiyacı olsa, ortada diye göremez bile. Öyledir ya, aradığın gözünü…