Hayaller Birgün Gerçekleşir Umuduyla Kurulmaz. Zira Hayaller Değildir Umutla Beslenen. Hayaldir Umudun Ekmek Kapısı...






Hayat Fırını.


Hayat bir fırın misali. Kimimizi yakıyor ateşinde. Kimimiz çiğ kalıyoruz. Ve bazı çiğ kalanlarımız, birilerinin midesine oturuyor.

Her birimiz fırından çıkan birer nimetiz aslında. Ama sonumuz her zaman bir olmuyor. Yani kaderimiz. Hani bir laf vardır ya, ekmek aslanın ağzında. Kimimiz işte, o ekmek gibi aslanın ağzında yaşıyoruz. Ölümle burun buruna. Birilerinin umrunda, çoğunun hiç değil.

Bazımız sıcak ekmek gibi ilgi görüyoruz. Ya da görüntüsü ve içi mükemmel bir pasta gibi. Herkesin ilk görüşte iştahını açan. Almak için çabaladığı. Kiminin de sadece camekandan bakıp kaldığı.

Yahut bayat bir ekmek gibi, kenara atılmışız. Çöpe atılmışız. Birilerinin umrunda, çoğunun hiç değil.

Pide gibi doyurucu ve paylaşımcı olanlarımız var bu hayat fırınında. Öyle arada bir de olsa karşımıza çıkan. Bazen kıymet bilmediğimiz. Yahut ona bile uzaktan bakmak zorunda kaldığımız.

Simitiz çoğumuz. Üç kuruşa ve her yerde bulunan. Ama lezzetli. Doyurucu. Ağızda tat bırakanlarız biz, çoğumuz.

Ama pastada gözü olanların bize tenezzül etmediği bir fırın bu dünya. Bayatın bayatla, simitin simitle ömür geçirdiği bir dünya, bu dünya.

Sen hiç, o süslü pastanın yanında bayat ekmek satan bir fırın gördün mü? Göremezsin ki. Çünkü onların yeri farklıdır fırında. Bunu bilirsin. Ve işin düştüğünde, kenardaki o bayatı yahut o simiti görürsün sen.

Halbuki hepsi fırında pişer bu nimetlerin. Hepsi birer nimettir. Kıymeti bilinmez. 

Ve bu fırın, o bayat ekmeklerini saklamasını çok iyi bilir. Baktığında sadece o sıcak ekmekleri ve güzel pastaları görürsün. Görmek istersin belki de... 

Gel Beraber Oyun Oynayalım.


Çivi oyununu bilir misin? Ben onu oynamak istiyorum. 
Tam hatırlamıyorum ama. İnşaallah senin hatırındadır.
Yağmurda yağmadı nicedir değil mi? Ama bize ıslak toprak lazım. Böyle çamurlaşmamış ama yumuşak toprak. İki de böyle orta boylu çivi bulduk mu tamamdır arkadaş.

Bak, tüm bunları hatırlıyorum da, işte oyunun kuralları nasıldı ki?
Şimdi çivileri sallayıp, toprağa saplıyoruz. Sıra ile yapıyoruz bunu. İlki yer belirleme oluyordu kanımca. İkinci ilk yolu -çizgiyi- belirliyordu. Böylece kendimize bir rota çiziyoruz diye hatırlıyorum ama nasıl ve neye göre oluyordu.

Yağmurdan sonra, oynanmaya müsait bir oyundu bu.

Bir keresinde, yine yağmur sonrası, çıkmış dışarı, arkadaşla oynuyorduk. Sonra arkadaşın ablası, hava soğukmuş diye kızmış ve kardeşini eve çağırmıştı.

Yağmur sonrası yumuşak bir toprak görürsem, ki biliyorum şimdilerde bu baya imkansızlaştı gibi bir şey, genelde aklıma bu oyun geliyor.

Şimdi ise, sevgili Paris İn Me isimli blogdaşın çocukluğunuzda oynadığınız oyunlar konulu mim konusunu görünce aklıma düştü.

Var mı bilen, iyice, tüm detaylarıyla hatırlayan bu oyunu? Gelin oynayalım hadi.

Ve şu 9 taş oyununu hatırlayan anlatsın, bir zahmet. :D

İnternetten baktım, çivi oyunu ile ilgili bu resim çıktı. Resmi görünce ve resmin bulunduğu siteye bakınca oyunu daha iyi hatırladım ama yine de yetersiz geldi bana.

4. Antalya Televizyon Ödülleri Sahiplerini Buldu.

Açıkcası sonuna kadar izlemek için çok çabaladım. Sıkıldım.
İki ödülü kaçırdım, reklam aralarında. Bulur, yazarım yarın. Dedim, yazdım.
Tahminlerim tuttu hemen hemen.
İşte Ödül Alanlar.

Onur Ödülleri Alanlar:
Can Akbel
Halit Kıvanç
Seyfi Dursunoğlu

Ve diğer ödül sahipleri:

En İyi Dram Dizisi
Muhteşem Yüzyıl STAR TV

En İyi Yeni Sezon Dram Dizisi
Karadayı ATV

Dram Dizisi En İyi Erkek Oyuncu
Kenan İmirzalıoğlu Karadayı ATV

Dram Dizisi En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Necip Memili Dila Hanım STAR TV

Dram Dizisi En İyi Kadın Oyuncu
Meryem Uzerli Muhteşem Yüzyıl STAR TV

Dram Dizisi En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Zerrin Tekindor Kuzey Güney KANAL D

Dram Dizisi En İyi Yönetmen
Yağmur Taylan, Durul Taylan Muhteşem Yüzyıl STAR TV

Dram Dizisi En İyi Özgün Senaryo
Yıldırım Türker, Murat Uyurkulak, Kayıp Şehir KANAL D

En İyi Uyarlama Senaryo
Ercan Mehmet Erdem Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi STAR TV

Dram Dizisi En İyi Müzik
Nail Yurtsever, Metin Kalaç Benim İçin Üzülme ATV

En İyi Komedi Dizisi
Seksenler TRT 1

En İyi Yeni Sezon Komedi Dizisi
İşler Güçler STAR TV

Komedi Dizisi En İyi Erkek Oyuncu
Ahmet Kural İşler Güçler STAR TV
Murat Cemcir İşler Güçler STAR TV

Komedi Dizisi En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Okan ÇabalarYalan Dünya KANAL D

Komedi Dizisi En İyi Kadın Oyuncu
Zuhal Topal - Avrupa Avrupa - Trt1

Komedi Dizisi En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Derya Karadaş Yalan Dünya KANAL D

Komedi Dizisi En İyi Yönetmen
Selçuk Aydemir İşler Güçler STAR TV

Komedi Dizisi En İyi Özgün Senaryo
Birol Güven, Murat Aras Seksenler TRT 1

Komedi Dizisi En İyi Müzik
Burcu Güven, Aydın Sarman Seksenler TRT 1

Dizi Film En İyi Görüntü Yönetmeni Adayları
Erhan Makar Benim İçin Üzülme ATV

Dizi Film En İyi Sanat Yönetmeni
Selim Keleşoğlu Harem FOX TV

DRAMATİK YAPIMLAR DIŞI TV YAPIMLARI
Eğlence Programı
Heberler DIGITÜRK – TÜRKMAX

Gündüz Kuşağı Programı
Her Şey Tadında TÜRKMAX

Haber Bülteni Sunucusu
İrfan Değirmenci İle Günaydın KANAL D

Haber Programı
Muhabir SKYTÜRK 360

Kültür & Sanat Programı
Hayat Deyince SKYTÜRK 360

Magazin Programı
Pazar Sürprizi SHOW TV

MüzikProgramı
Makam Farkı - Ntv

Spor Programı
Stadyum TRT1

Talk Show Programı
Beyaz Show KANAL D

Tartışma Programı
Abbas Güçlü İle Genç Bakış KANAL D

Bilgi&Kültür İçerikli Yarışma Programı
Kim Milyoner Olmak İster ATV

Şov İçerikli Yarışma Programı
Ben Bilmem Eşim Bilir KANAL D

Belgesel
Hayatın Tanığı (Uludere'nin Anneleri) CNN TÜRK

6. His Diyelim Biz Buna.

İnsan hislerinde pek yanılmıyor. İlk an ne hissetmişseniz, sonrasında o duygu yön veriyor size. Ya yakınlaşıyorsunuz. Yahut uzak kalmayı tercih ediyorsunuz. Bu bir kişi ya da iş olabilir.

Mesela birinin sizi sevdiğini hissetmeniz gibi. Kimine göre, bu pembe hayaldir belki. Ve burada saplantılı kişiliklerden de bahsetmiyorum. Sadece, karşınızdaki kişinin de bazı duygular hissettiğini anlamaktan bahsediyorum. Aynı duyguyu sen hissetmesende o duygunun sana hissedildiğini anlaman çok zamanını almıyor.

Kabul, bazen yanılır insan. Ama yanılmadığı zamanlar da az değildir.

İnsanı cesaretlendiren de, zaten bence, hissettiği o anki duygulardır. Hani evlilik programlarında sıkça sözü geçer ya, elektrik mevzusu. İşte işin aslı o. Hissetmek. O insanı gördüğünüz o an, ne karar vereceğinize yön veren o his. O duygu.

İnsanları ilk görüşte tanıdığını ve çözdüğünü söyleyenler var. Onlardan olmayı isterim ben. Gerçi çoğu zaman, yanılmadığımı görürüm. Hislerim çoğunluk doğru çıkar.

Birini sevmediniz mi sevmiyorsunuz ya, işte o anki duygular kolay kolay değişmediği için sevmiyorsunuz. İşin özeti o oluyor. 

İster ilk izlenim deyin, ister elektrik akımı. İsterseniz de his diyelim, en kuvvetlisinden. Ama o ilk an, önemli oluyor. Ve tabi sonrası da. 
 

Esrarengiz Ölümler...

Eskiden işyerinde iki bilgisayar vardı. İki yazıcı vardı. Tek modem vardı. Bir an, işyerinin demirbaş dökümünü yapıyor gibi hissettim kendimi.
Şimdi ise, tek bilgisayar var. Bir fotokopi makinesi var. Ve bir tane kablosuz modemimiz var.
Bende tüm bunların üçgeninde oturuyorum.

Geçen senelerden dikkatimi çeken bir mevzu var. Anlattığım herkes bu olayın sebebini bilgisayarlardan yayılan zararlı şeyler yüzünden olduğunu söylüyor. Kendim de tehlike altındaymışım.

Olay şu: içeri giren, özellikle arılar, bir süre içeride kaldıklarında afallıyorlar ve sonrasında ölüyorlar. Tamam hemen ölmüyorlar. Ertesi gün ölmüş buluyorum onları. 
Mesela dün, yine arı girmiş içeri. Artık çıkmaya çalışırken mi yoruldu, yoksa hava mı dokundu da öyle oldu bilemedim. Sarhoş sarhoş oldu. Yavaşladı. Camı açtım da kurtardı kendini.

Şimdi de tepemde vız vız dolaşan koca bir sinek var. Nereden geliyorlar anlamıyorum. İki dakika kapı açık kalmasın dalıyorlar içeri. Çıkmayı da beceremiyorlar. Deli oluyorum.

Sinekler geberip gitsin de, arılar ölmesin ya. Arılar doğal yaşam için, bizim için çok gerekli hayvanlar. Onlar yok olursa, dünya da yok olur. Biliyor musunuz siz bunu? Bilmiyorsanız da öğrendiniz artık.
Arılara sahip çıkın. Aman öldürmeyin. Bu konuda bir Ömür Gedik olamam ama olmaya gönüllü olabilirim.

Ne diyordum ben. E niye ölüyor bu hayvanlar şimdi? 

Şimdi arılar ölmesin diyorsun, niye ölenleri ölmeden dışarı çıkartmadın derseniz, onlar bir köşede kalmış olanlar. Çıkarabildiklerimi çıkarıyorum zaten. Sinekleri de öyle. Ama onlar, çıkmayı tercih edenler ve elimde ölenler olarak ikiye ayrılıyorlar sadece. O kadar. :D

Bir Kahvenin Kırk Yıllık Hatrına mı Bunlar?

Bizim burada bir kitapçı var. İkinci el kitap satıyor ama. Her türlüsü var. Belediyeden, vatandaştan, ordan burdan topluyormuş kitapları. Çok ucuz fiyata da satıyor.
Adam tip biri. Karısı desen, ondan tip. Ya da bana göre öyleler. Bilmiyorum, ikisine de içim hiç ısınmadı, bir onu biliyorum.
Dükkanları küçük bir yer. Bizim patron da, gel demiş, çayını kahveni bizden al. İlk günler adam geliyordu. Hatta işimi bile bırakıp, ben hazırlıyordum çayı kahveyi. Sonra adam kendisi almaya başladı. Ben işim var dedim. Birde kapı kapalı ya, mutfağa girmeden, gelen benim, demek için kapıyı açar, selam verirdi adam. Sonra karısı gelmeye başladı. Ama direk mutfağa giriyor kadın. Bizde her seferinde, görmediysek eğer, kim girdi ki içeri diye merak ve telaş oluyoruz. Bir keresinde, geldiğinizde haber verin dedim. Tamam dedi, sonra bir iki kere haber verdi ama sonra yine bıraktı.
Ha, bir keresinde, adam gelmişti çay almaya. Çay, rafta iki paket üstüste duruyordu. Üstteki bitti, ben alttaki dolu sanıyorum. Meğer o da boşmuş. Adama çay bitmiş demiştim. O da gitmiş, patrona yetiştirmiş, çay bitmiş diye. Öyle tuhafıma gitti ki. Patron da, ben çayın bittiğini milletten mi öğreneceğim uyuşuk, dedi. Ne desem bilemedim. Adam çay olmadığını nasıl dedi acaba? Hala o konuyu merak ederim doğrusu.
Şimdilerde de yeni huy edindiler. Bayadır çay kahve almaya gelmiyorlardı. Dün kadın geldi, pat diye mutfağa girmesi ile çıkması bir oldu. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken, mutfaktaki hazır paket kahvelere bir düzen verdim. Biri ellerse anlayacağım. Ki bugün geldi, yine girip çıktığı bir oldu. Baktım, hazırlardan almış gitmiş. Üstelik dükkanlarından da gelmiyordu. Elinde cüzdanı vardı. Yani artık anladığım üzere, sıcak suları var. Hatta şekerleri de var. Ama içecekleri yok. Geliyor onu da bizden alıyorlar. Ki hatta bir keresinde kadın, kocası için kahve içmez demişti. Yani kadın kendi için, sıkılmadan, gocunmadan yol üstünden geçerken kahvemi de alıp gideyim diyebiliyor. Kendine yani. Bize bir şey dediği yok, sağolsun.
Ve bu bana acayip tuhaf geliyor. Tamam eskiden, herşeyini, bardağı hariç, buradan temin eder, giderlerdi. Anlaşılır bir şey. Ama şimdi, sadece hazır paket kahveyi alıp gitmek ne demek ya. Resmen iyi niyet sömürgesi bu bence. Bence anlaşılmaz bir durum. Adlandıramıyorum.
Sizce çok mu fesatım ya da pintiyim ben.
Kaybolan kaşıklarında onlarda olduğunu düşünüyorum. Mutfağa giren ve çıkan diğer kişiler onlar çünkü. Aldılar ama geri getirmeyi unuttular. Bu kadar da duyarsızlık örneği sergilediklerini düşünüyorum. Kaşıkları da sormayı düşünüyorum ama yanlış anlamalarından korkuyorum.
Sanki kaşık fabrikamız var bizim. Sanki kahve dükkanıyız. İşte son lafım da budur.

Soru - Cevap Güzelliği

Blogdaş Semi'nin mimli konusundan, soruları kaptım. İstersen sende yapabilirsin.

Takip ettiğin köşe yazarı/yazarları var mı? Kimler?
- Var. Mesela Cengiz Semercioğlu'nu okuyorum. Arada Ayşe Arman'ı, Ömür Gedik'i okuyorum. Öyle listeden bakıyorum işte.

Bugün Dünya için ne yaptın?
- Çok düşündüm de bulamadım yahu. Bir şey yapmamışım demek ki.. Ne bilim. Uyanmışım işte, işe gelmişim. Asıl Dünya bugün benim için ne yapacak acaba? Hııı... ?

Yemek konusunda yaratıcısı mısın?
- Olabilir. Belki..

Sinema mı, DVD mi?
- Sinema ama pek vakit olmuyor.

Blog, Facebook, Instagram, Twitter...senin için bir sıralama yapar mısın?
- Blog, twitter ve facebook. Diğeri yok.

Rakı-balık masasında sence hangi mezeler olmazsa olmazdır?
- Bilmem ki. Hiç yapmadım. İlgim yok.

"Burada yaşarım işte" dediğin şehir/şehirler var mı?
- Hımmm.. İstanbul'u seviyorum ben.

'Hayatın tadını çıkarmak' senin için ne ifade ediyor?
- Evimde rahat ve huzurlu olmak.

Küçüklüğüne dair hatırladığın en komik olay ne?
- Arkadaşımla toprak yığınının üstündeydik. İnelim manasında “inek” demiştim. Arkadaşım hayvan olan inek anlamıştı. Korkmuştu baya, yanımıza geliyor diye. Bende durumu anlayınca şaşırmış ve gülmüştüm.

"İyi ki icat etmişler" dediğin şey ne? Neden?
- Mikser. Adı üstünde işte, çırpmak için birebir.

Blog takibi yaparken kriterlerin var mı? Varsa neler?
- Galiba tek kriterim, küfürlü olmaması. Ve tabi anlaşılır olması.

Eve İş Getirmeyin Mesajı.

Yarın 23 Nisan. 
Her özel gün gibi, bu günü de reklam işlerinde ustaca kullanıyor üretici firmalar. 
Şimdilerde televizyonda dönüyor ya, bir gsm operatörünün reklamı. ( Şimdi adını vermeyelim, reklam olmasın. :D ) Hani, telefonlarınızı bırakın, bugün 23 nisan, çocuklarınızla ilgilenin, diyor ya o küçük bilmiş bıdık. Adam da bırakıyor.
Ama bir ayrıntı var o reklamda. Büyük bir yanıltmaca var. Haberiniz var mı? Yok. Daha söylemedim çünkü.
Şimdi...
Çocuk geliyor, babasına sesleniyor, sesleniyor. Adam hiç yüzüne bile bakmıyor. İşim var diyor.
Sonra operatörün çocuğu geliyor. ( Ay bu komik bir tanıtım oldu. Baya kalabalık bir aile olmuş oluyorlar. :D ) Adama bir melodi eşliğinde sesleniyor, bırak telefonu diyor. Adam anında bırakıyor telefonu.
Eeee... Ne oldu şimdi.
Adam yine, telefonunun sözünü dinledi. Çocuğununkini değil. Üstelik telefonu yine yanında sayılır. O bıdık hala yanında.
Değil mi?
Yanlış tespit mi şimdi bu? Hııı... Haksız mıyım? 
Ne yani, baba, çocuğunun demesiyle bıraksaydı elindeki telefonu, o reklam iyi bir reklam olmayacak mıydı şimdi? Mesaj yanlış mı verilmiş olacaktı?
Son olarak, akılsız ve netsiz telefonu olan babalar, eve iş getirmeyin siz de. Tamam mı?
Yarın 23 Nisan. Neşe dolsun insan.

Pazartesiniz sendromsuz geçsin İnşaallah...

İşe Girişte İstenen Belgeler Nerelerden Alınır?

İş bulmakla iş bitmiyor. Bunu biliyoruz. Zira elinize bir liste tutuşturuyorlar hemen. Git hepsini tamamla getir.
Bu ilk deneyiminizse şayet, panik başlıyor hafiften. Bissürü evraklar. Şimdi bunlar, nereden, nasıl alınır?

Bende bu devrede biraz olsun yardımcı olmak adına, bazı evrakların, nereden alınacağını paylaşmak istiyorum. Şuanki pozisyonum vesilesi ile çoğunu biliyorum.

Gelelim listeye.

1.İkametgah. Şimdilerde adı Yerleşim Belgesidir. Bunu hemen not düşelim. İkisi de aynı evrak. Kafalar karışmasın. Sadece adı değişti. Bu belge, muhtarlıklardan alınır.

2.Nüfus Cüzdan Süreti veya Örneği. Bunlarda aynı evraktır. Bazı yerlerde örneği diye geçer, bazılarında süreti diye. Bu evrakta muhtarlıklardan alınır. Resimli bir evraktır. İsterseniz resimsiz olur ama resimli olması iyi olur.

3.Vukuatlı Nüfus Kayıt Örneği ya da kısaca Nüfus kayıt örneği de yazanlar da var. İşte bu noktada kafa karışıyor. Zira bu sebeple nüfus cüzdan örneği sanılıyor. Bu Vukuatlı Nüfus Kayıt Örneği, nüfus müdürlüklerinden, kimlik ibraz edilerek alınır. Muhtarlıklar bu evrağı veremiyor.
Nüfus cüzdan süreti (örneği) ve Vukuatlı Nüfus kayıt örneğinin farkı ise şudur. Nüfus cüzdan örneği, kimliğin aynısıdır. Aynı bilgiler tam olarak yer alır. Vukuatlı olanı ise, aile kayıt bilgilerini içerir. Detaylıdır.

4.Sabıka kaydına geldi sıra. Bu belgeyi çoğumuz nereden alacağımızı biliyoruz ama bulunduğu yer açısından bazen kafa karışıyor. Sabıka kaydını adliyeden alabilirsiniz. Şimdi adliye binası ile nüfus müdürlüğü bazı yerlerde aynı binada oluyor. Ve sanıyoruz ki nüfus müdürlükleri de sabıka kaydı veriyor. Hayır vermiyorlar.

Aklıma gelenler şimdilik bunlar. Zaten illaki istenen ilk dört evrak bunlardır.

Başka evrak sorarsanız, biliyorsam cevaplarım, bildiğim kadar.

Kuzey Güney. Olası Senaryolar Üzerine.


Bir dizi de bir fal bakılmışsa, o fal kâtiyette çıkar arkadaş. Bu hep böyle olmuştur. Artık neyin mesajı verilmeye çalışılıyorsa.

Hatırlarsanız, Cemre'de hapishanede fal baktırdı. Bakan kadın, attı tuttu. Hep güzel şeyler olacağından bahsetti. Fal bitip Cemre gidince, yüzü düştü ve sonra birine hiç iyi şeyler görmediğini söyledi. Hatırladınız de mi?

Şimdi yaşananlara bakınca, o an hapisten çıkamayacak herhal dedik ama çıktı. Kuzey'le kavuşamayacak herhal dedik ama kavuştu. Yani kısmen kavuştu sayılır artık. Güney'in çevirdiği dolap ortaya çıktı.

E hani, nerede bu kötü fal ? Değil mi?

Demek ki... neymiş, daha olacak şeyler varmış. Herşey yeni başlıyormuş.

Dizi finale adım adım yaklaşıyor. Güney'in daha Ferhat cinayeti çıkacak ortaya. Yani daha da çirkinleşecek. Daha da tehlikeli olmaya başlayacak.

Demem o ki, bu dizi iyi sonla bitmez arkadaş. Güney bence birini daha öldürür. Ya Cemre'yi, ya Kuzey'i.

Böyle de karamsar bir senaryo çizerim. Zira ben fala inanırım. Dizi falcıları yalan demez.




4. Antalya Televizyon Ödülleri Adaylar Listesi.


Nicedir diyordum, kendi kendime. Ödül zamanı geldi de, bu adaylar niye açıklanmıyor diye. Nihayet açıklanmış.


Ödül gecesi 27 Nisan Cumartesi.

Şimdi adaylar arasında Karadayı dizisini görünce şaşırdım. 
Çünkü.. Antalya Televizyon Ödüllerinde yapımcılar kendileri başvuru yapıyor. Ve bildiğim, dahası geçen gün okuduğum yazıya göre, Ay Yapım, bu organizasyona katılmıyor. Ama nasıl oluyor da, Karadayı dizisi, hem dizi hem de oyuncu dalında aday olmuş anlamadım. O varsa Kuzey Güney dizisi niye yok? Allah Allah...

Bir de ödül katagorisini yeni – eski olarak ayırmaya çalışmışlar. Ama sadece dizi katagorilerini. Oyuncu adaylıklarında yine yeniler eskilerle beraber yarışıyor. Bana şahsen tuhaf geldi. Üstelik sezonu kapatmış dizilerde var adaylar içinde.

Bakalım ödül dağılımı nasıl olacak?

Ödül gecesi Tv8'den canlı olarak yayınlanacakmış bu arada.

Kardeş Kavgaları

Daha hepsi çocuk denecek yaşlardadır kardeşlerin. Kavga ederler. Birinin eli kesilir.

Sonrasında o, hiç zarar görmez. Belki de en büyük olmanın ve cinsiyetinin farklılığındandır. Büyüdükçe o farkları iyi kullanmayı öğrenir. Olmayan hastalığını da.

Kardeşler için bir elin parmakları gibi denir. Ne doğrudur. Hiçbiri birbirine benzemez.

Biri el işinde oldukça marifetlidir. Elinden her iş gelirken, diğeri beceremez. Birinin eli çabuktur. Diğerinin ağır.

Birine şakasına dediğin her laf ciddiye alınır. Diğerine ciddi ne söylesen şaka anlar.

Biri hep çalışmıştır. Aileye bakmıştır. Diğeri bir kere aldığı şeyi, bir ömür almış gibi gösterebilir.

Biri sever gibi yapar. Diğeri de sevdiği halde, sevmez gibi görünür.

Hal böyle olunca, el, tüm parmakları sever mi? Sever değil mi? Bir olsunlar, bir arada olsunlar diye. Ama ya, birini diğerlerinden üstün tutuyorsa? Hep ezilen gördüğü ama aslında ezenin o olduğunu bir türlü farketmiyorsa el? Parmaklar arası, yani kardeşler arası birlik sağlanabilir mi?

Kardeşler kavga eder. Bazen kavgaları saman alevi gibi olur. Bazen bir ömür bile sürer. Sebebine iyi bakmak lazımdır. Taraf olmadan evvel.

Osmanlı Tokadı Dizisi.


Biliyorum, farkındayım. Bu ara hep dizilerden devam ediyorum. Ama yeni yeni çıkıyorlar ortaya şu sıra. Konuşacak, yazacak malzeme oluyorlar. Doğruya doğru.

13 Nisan Cumartesi günü ekrana merhaba dedi dizimiz, Osmanlı Tokadı.

Aslında görenler biliyordur, dizinin tanıtımları çok önceleri veriliyordu. Hem de Hasan Kaçan ile. Ama şimdi diziye bakıyorsunuz ki, Hasan Kaçan yok. Yani bu kadar gecikmenin nedenini anlamak mümkün. Yeni isim yahut isimler aranmış, belli.

Dizi, fantastik bir dizi. Konusu da, iki Osmanlı askerinin, İstanbul'un fethi zamanından birden günümüzde ortaya çıkması olarak özetlenebilir.

Açıkcası bunu görünce aklıma yabancı bir film geldi. Adını unuttum. Orda da, bir şekilde, eski zamandan günümüze gelen insanlar vardı. Tabi birebir aynısı değil.

Dizi de, Osmanlı zamanındaki karakterler, yine aynı karaktere sahip olarak günümüzde de yer alıyorlar. İsimler bile neredeyse aynı. Yani askerlerin kafası bunları gördükçe hepten karışıyor. Mesela, Fatih Sultan Mehmet. Günümüz zamanında da adı Fatih olarak çıkıyor karşılarına.

Ve bir de beyaz bir tavşan var ki dizide. Önemi çok büyük.

Kadro zengin. Alper Kul'dan, Mazhar Alanson'a. Vildan Atasever'den İsmail Hacıoğlu'na kadar daha başka bilindik isimler de var.

Güzel ve keyifli bir diziye benziyor. Gözüme takılan ise, Alper Kul'un başındaki şapka. Şapka baya büyük açıkcası. Niye biraz küçüğünü kullanmamışlar ki?

The Beetle. Yeniden yepyeni.

O, yıllar boyunca yüzünden hiç eksik etmediği kocaman gülümsemesiyle kalpleri fethetti. Ama şimdi bize farklı bir yüzünü gösteriyor. Çekici hatları ve sportif duruşuyla herkesin aşık olabileceği, seksi, güçlü ve etkileyici bir yüz.

21.yüzyıla özel Beetle karşınızda.


Yıllar önce milyonların ayağını yerden kesti.
Şimdi nefesleri kesiyor.

Beetle yollara ilk çıktığında yakıt tasarrufunda devrim yaratmış ve herkesin ulaşabileceği bir hareket özgürlüğü getirmişti. Sonra yakıt tasarrufuyla performansı bir arada sunan TSI ve TDI motorlar geldi ve bu, yakıt veriminde yeni bir dönüm noktası oldu.

İşte bu motorlar sayesinde, günümüzde sürüş keyfinden ödün vermeden tasarruflu bir şekilde araç kullanmak mümkün. Tıpkı Beetle’da olduğu gibi... Yeni Beetle’ın motorlarının gücüne ve DSG şanzımanın sunduğu sürüş keyfine karşı koymak çok zor. Yolda ona yetişmek isteyenlerin işi, daha da zor.

The Beetle 1,2 lt TSI 105 PS, 1,4 lt TSI 160 PS benzinli ve 1,6 lt TDI 105 PS tiptronik DSG motor seçenekleriyle sürüş keyfini doruğa çıkarıyor.

Şimdi daha sert görünüyor.
Ama her zamankinden daha eğlenceli.

21.yüzyılın Beetle’ı, navigasyon-radyo ve eğlence sistemleriyle Beetle ruhundaki eğlenceyi dışa vuruyor. Renkli dokunmatik ekranı, 30 GB dahili hafızası, harici ses girişi ve SD kart yuvasıyla eğlencenizi her yere yanınızda taşımanıza olanak tanıyor. Üstelik mobil telefon hazırlığı, Türkçe dil seçenekli navigasyonu ve bluetooth gibi özellikleriyle yolculuklar hiç olmadığı kadar keyifli.


Dışına yansıyan, içinin güzelliği.
Beetle’ın sıradışı tasarımı, yalnızca dış görünüşüyle sınırlı değil. Beetle ruhu, içeride de kendini hissettiriyor. Çift bölgeli tam otomatik klima sistemi klimatronik, çok fonksiyonlu deri direksiyon simidi, şık bir krom çıtayla süslenmiş gösterge paneli ve alımlı deri döşemeleri, ambiyans aydınlatması ve daha pek çok ayrıntı, iç mekanın diğer şık ve işlevsel ögeleri.

21.yüzyılın Beetle’ı ile tanışmak ve onu yakından görmek istiyorsanız sizi Volkswagen Yetkili Satıcılarına bekliyoruz.

http://tr.beetle.com/tr/tr/home 







Bir bumads advertorial içeriğidir.

Bir Aşk Hikayesi Dizisi.


Fox'un yeni dizilerinden Bir Aşk Hikayesi.
Kadrosunda Zuhal Olcay dışında, çok tanınmış isimler yok. Yıldızı şu sıralar baya parlayan, neredeyse gözümün çarptığı her şeyde onu resminden görüp tanıdığım, Damla Sönmez var birde. En son Şubat dizisindeydi. Demek oradan ayrılıp, bu diziye başlamış.

Korkut karakterini canlandıran kişiyi de, gözüm bir yerlerden ısırıyor diyordum ilk başlarda. Sonra buldum. Al Yazmalım dizisinde de oynamıştı. Kadir İnanır'ın rolünü. Hatırladınız mı o kişiyi? Resimdeki en öndeki kişi oluyor.

Dizinin 3 bölümü yayınlandı şu ana kadar. Salı akşamları 8 gibi başlıyor dizi. Gerçi ona dokuz gibi de diyebiliriz. Salı günleri de öyle diziler var ki, iyi cesaretle kondurmuşlar onu da o güne.

Hikaye iyi gidiyor ama dizide. İzletiyor. Öyle bağımlısı olmadım gerçi. Tam olarak oturup izlemiyorum ama bakıyorum işte.

İzledikçe kafanızda sorular oluşuyor. Benimde hoşuma giden bir husustur bu. Aklımda soru kalması. Gelecek bölüm için biraz olsun meraklanmak. Dizi dediğin bunu verebilmeli. Tabi, öyle vurulup aman ölecek mi diye meraklanmak değil, demek istediğim.

Mesela, anne Gönül hanım (Zuhal Olcay) neden oğlunu bırakmış. Ki bir oğlu daha var, o yanında. Hatta bıraktığı oğlu Korkut, annesini ararken, bir ablası olduğunu da öğreniyor. Artık ne kadar doğruysa bu. Onu çözemedim pek. Yarım yamalak izlemenin cilvesi işte. Ama şoförün elindeki resimde iki bebek var. Ve kadından çok adam vicdan yapıyor bu konuda. Çocuğun, anasını bulmaya çalıştığını öğrendiğinden beri, adam kendini resmen içkiye verdi. Niyeyse? Bakın işte akılda bir soru var. İzledikçe cevabı alacaksın.

Dizinin adı Aşk Hikayesi ya, baya karışık ortalık aslında. Şimdi Ceylan, (Damla Sönmez) şoförün kızı. Ve Gönül'ün evdeki oğluna aşık. Adı Tolga. Tolga'da Eda diye bir kıza aşık. Eda ise vurdumduymaz bir kız. Tolga desen, tam şımarık bir oğlan. Anası fazla üstüne düşmüş. Milleti hep intihar etmekle tehdit ediyor. Bir de safın teki ayrıca. Ceylan da nesine vurulmuşsa bu çocuğun. Tabi gördüğü tek erkek o.

Korkut ise kardeşi Tolga'nın aksine, sokaklarda büyüdüğü için, ayakları üstünde tek başına durmasını bilen biri. Bu sebeple de zaten, ta Almanya'lardan kalkıp İstanbul'a annesini bulmaya geliyor. Tabi annesini hep fakir düşünüyordu. Birden karşısında zengin bir kadın görünce, şaşırdı. Şok oldu.

Şimdi baya çorba şeklinde anlattım ben diziyi. Farkındayım. 

Özetleyecek olursak, Almanya'da yaşayan Korkut, annesini aramak için İstanbul'a gelir. Burada Ceylan ile tekrar yolları kesişir. Ki Almanya'da Ceylan'ın hayatını kurtarmıştı Korkut.

Yani dizi, ilk bölümlerinde Ceylan'ın umutsuz aşkı Tolga ile olan hikayesi gibi görünse de, ilerledikçe, Ceylan – Korkut aşkının hikayesi olduğunu anlıyoruz. Zira Ceylan da Korkut'tan gelen yakınlaşmaya cevap verir. Ve bakalım sonrasında hikaye nasıl yol alır. Allah vere de, bunlar kardeş çıkmasa. Değil mi?

Osmanlı'da Derin Devlet


Trt'de Osmanlı Kıyam adlı dizi vardı. Bilenler biliyordur. Ben o diziyi izliyordum. Yani ilk sezonunu. Zira ikinci sezon dizi fena çuvalladı, bana göre. Kadrosuna yeni isimler eklendi. Eski temel taş olan isimler gitti. Yani dizi değişik bir hal işte.

Sonu da beklediğim gibi geldi ve bitti.

Ama Samanyolu dizinin haklarını almış galiba. Yani bir şeylerini almış, diziyi yeniden çekecekmiş. İlk zamanlar aynı isimle çıkaracak diye söylendi. Ama dizinin eski kadrosundan çoğu isim, yeni bölümlerinde yer almak istememiş. Mesela Türkan Şoray. Hal böyle olunca dizinin aynı isimle devam etmesi saçma geliyor tabi.

Ama öyle olmamış. Samanyolu kanalı, dizinin ismini Osmanlı'da Derin Devlet yapmış.

Dizinin tanıtımlarından ve perşembe akşamı (bu akşam) çıkacak ilk bölümünün fragmanından da anlaşılıyor ki, konu aynı. Yine Patrona Halil isyanı olacak. 
Trt deki bölümlerinde Patrona Halil rolünü Fırat Tanış canlandırıyordu. Zaten dizinin sonunu, kendisinin diziden ayrılması getirmiş. Öyle okumuştum. Hatta kendisini suçluyorlardı ama mecbur olmasa bırakmayacağını beyan etmişti Fırat Tanış. Ben de kendisine yürekten inanıyorum.


Osmanlı'da Derin Devlet dizisinde yine güzel isimler var. Bazı isimler aynen devam ediyor. Bu da bana göre diziyi izlenesi kılıyor.

Ve açıkcası dizinin bu yeni halini merak ediyorum. Büyük ihtimal izleyeceğim. Bakalım bu sefer, Patrona Halil isyanı nasıl aktarılacak. Göreceğiz.

Çok şey mi İstiyoruz ?

Sabah sabah insan iyi haberler okumak, duymak ister değil mi? Ama işte çoğu zaman, bazı bazı öyle olmuyor.

Hala hatırımızda değil mi? Hani bilmem kaç kişinin tecavüz ettiği küçük kız için, rızası var denmişti.

Bugün, güzel memleketimin, güzel ilçesi Gölcük'te de buna benzer bir olay ortaya çıkmış diye okudum gazetede. Kızımız 13 yaşında daha. Belli ki olayın hiç farkında değil, değilmiş. Ki, tecavüz olayını masumca okulda arkadaşlarına anlatmış bir gün. Sonrasında çıkmış ortaya bu çirkin olay. 8 kişi tutuklanmış şuan.

Şimdi düşünüyorum. Bir önceki vakadan ne fark görürler acaba? Hıı.. Ne dersiniz? Bir umut beslenmeli mi ? Bu kızcağızın yaşı daha küçük, rıza mı arayacaklar hiç? Demek gerekir değil mi?

Bilemiyor insan işte. O insan sıfatlı kişilerin hakkıyla cezalarını çekeceklerini bilmek istiyor. Adaletin gerçekten adaletli olmasını istiyor. Çok şey mi istiyoruz ki?

Gönül ister ki, bu olay, tüm tecavüzcülere emsal olacak bir kararla kapansın. Kimse bir daha aklına bile getiremesin böyle bir şeyi.

Hep hadım edilme mevzusu konuşuluyor, bu haberlerden sonra. İşte şimdi gerçekleşsin bu. Daha ne bekleniyor ki? Daha kaç küçük, masum yürek, kaç beden  acı çeksin diye bekleniyor ki? 
Hem kim bilir daha nicesi var, susuyor. Susmuş. Yaşamış böylesi acıyı. Dahası belki de hala yaşamaya devam ediyor. Kim bilir..

Bu son olsun istiyor gönül.

Çok şey mi istiyor. İstiyoruz ki.. 

Gezmek Bahane, Et Yemek Şahane.


Maceracı.
Samanyolu Tv de çıkıyor bu program. Senelerdir. Evde annem izler bu programı. E doğal olarak bende bakıyorum.

Eskiden daha iyiydi ama program. Sunucu adam, midesine bu kadar düşkün değildi galiba o zamanlar. Hele ki ete. Bir de eskiden motoru ile dolaşır imajı veriliyordu. Motoru programın sonunda ve galiba başında da, dile gelir, o günkü program hakkında ve sonrasında konuşurdu. Hatta motoru seslendiren kişi, Cengiz Küçükayvaz idi.
 Sonra motor gitti. Neden bilmem. Midesi ile cüssesi de büyüyünce herhalde sığmıyordu artık.

Hiç izleniz mi? Adam ete, et yemeklerine resmen aşık. Yani programdaki tek macera, sunucunun etle olan macerası oluyor.

Et gördüğü yerde, akan sular duruyor. Artık herkes de öğrenmiş adamın etçi olduğunu, dalgasını bile geçiyorlar. Laf söylüyorlar. Bir keresinde, kadının biri, bizim yemekleri beğenmezsin şimdi, etsiz bunlar, tarzında laf etmişti adama.

Çok da doğru yani. Hep et yemeklerine yöneliyor. Onları saatlerce anlatıyor. Anlatıyor.. anlatıyor..
Şiir gibi, kitap gibi...

Her program böyle geçiyor. Yani yüzde sekseni yemek üzerine. Daha doğrusu et yemek üzerine.

Bir de program için gezi programı deniyor. Tamam adam geziyor ama yemek yemek için geziyor resmen. Bence program tamamen değiştirilmeli. Yemek programı olsun daha iyi. Hem sunucu da gurme oldu çıktı.

Bu iki resim arasındaki fark, sanırım yazının özeti.

Tabletteki Hürriyet değil, tablete özel Hürriyet


Hürriyet, Türkiye’nin en çok okunan gazete uygulaması Hürriyet E-Gazete’den sonra Hürriyet Tablet uygulamasını da hayata geçirdi. “Tabletteki Hürriyet değil, tablete özel Hürriyet” sloganıyla tanıtılan ve Apple Store’da 1 numaraya yerleşen bu yeni uygulama kullanıcılar tarafından oldukça beğeniliyor.

2011 yılının Mart ayında hayata geçirilen Hürriyet E-gazete uygulaması bugün, Türkiye’nin en çok okunan tablet gazetesi olmayı başarmış durumda. Toplamda ücret ödeyen abone sayısı 16 bine ulaşarak, ücretsiz rakiplerinin ulaştığı rakamları geride bırakırken; Hürriyet okurları, E-Gazete uygulamasını günlük 50 bin, haftalık 350 bin kez ziyaret ediyor.

Tablet okurunun beklentisinin farklılaşması ve ilgi alanlarının değişmesiyle, okurlar artık okuduğu haberin videosunu da izlemek, farklı spor dalları hakkında analizler okumak, dünyadan ilginç fotoğraflar görmek, içeriği 'parmağının ucunda' hissetmek istiyor. Hürriyet Tablet uygulaması tam da bu beklenti ve ihtiyacı karşılamaya yönelik hazırlanmış bir uygulama.

Bir haftadır Apple Store’da en çok indirilen uygulamalar arasında 1 numarada yer alan Hürriyet Tablet’te, Manşet, Güncel, Ekonomi, Spor, Kelebek, Seyahat bölümlerinin yanı sıra Cumartesi ve Pazar eklerinin bambaşka yorumları yer alıyor. Günün videosu ve foto galeriler oldukça beğenilirken, HTML5 tabanlı bir uygulama olduğu için reklamverenler için de oldukça cazip.


Tablet bilgisayarların tüm olanaklarını kullanan yeni Hürriyet Tablet uygulaması, App Store ve Android Market’te, ücretsiz.

Bir bumads advertorial içeriğidir.

Vahşi Gelin – Bir Yeşilçam Romantik Komedisi.


Necmiye kaçıktır ama Nazmiye'nin gönlü açıktır.

Filmden unutamadığım bir replik. Necmiye kaçıklığından anlaşılacağı üzre, vahşi gelinimiz. Babası istemediği biri ile evlendirmek istiyor. Yani daha doğrusu adam onunla zorla evlenmek istiyor.

Düğün günü kaçıyor. Ve yolu yazar Murat ile kesişiyor. Adam kızın bela olduğunu anlıyor. Kurtulmak için kıza tüm parasını bile veriyor. Ama Necmiye, bir yolunu bulup, onun deniz kıyısındaki, tek başına yaşadığı evine geliyor. İkilinin bu ıssız yerdeki didişmelerini anlatmak olmaz. İzlemeniz lazım.

Film, amerikan romantik komedi, hatta aksiyon, dram ve komedi tadında. Hepsi var. Hepsi tam doz verilmiş. Film hiç sıkmıyor.

Necmiye'nin o inadı. Murat'ın sabrı. Necmiye'nin babasının aralarda damadına diğer kızını övmesi. Kovalamacalar.

Yeşilçam filmlerinin en iyilerinden. İzlerken Hollywood filmleri de neymiş dedirtiyor.

Filmde özellikle Necmiye rolüyle Gülşen Bubikoğlu harika. Tam oscarlık desek yeridir. 
Bende Necmiye'yi Naciye diye hatırlarım hep. Meğer Necmiye imiş.
En kısa zamanda izleyin derim. 
 

İç Döküş. Blog Üzerine..

Blogumu, yorumlara 3. yaşının ilk gününde açacağım. Aaa.. kapalı mıydı? Diye şaşıranların ağzına ağzına vururum hee.. Aldanmayın canım böyle dediğime, şiddete şiddetle karşıyım ben. (Artık hangisine inanmak istersen, ona inan sen.) 
Bir de o gün, blogumun tasarımını değiştirmek istiyorum. Bakalım, fırsat ve beğenim hangi yönde ve nasıl olur, Allah bilir.
 
Hani insan bazen aldığı kararlardan pişmanlık duyar. Şuan itiraf etmeliyim ki, yorum kapama mevzusu, bazen pişmanlık duymama neden oluyor. Sanki blogumun trafiği düştü. Öyle hissediyorum. Tamam önceden de yorum bombardımanı olmuyordu ya da trafiğim tavanlarda değildi ama sanki azaldı ya.. ya da bana öyle geliyor. Kendimi kandırıyorum. Her iki durumda da.
 
Trafik demişken, değişik kelimelerle gelenler var bloguma.
 
Mesela; aye aye. Buna geçenlerde bakmıştım. Bir maymun türü idi galiba. Blogum bu konuda nasıl çekici duruma geldi anlamadım. Ama baya gelen oluyor.
 
Bir de şimdi dikkatimi çeken kelime şu: erkeği ilk randevuya ekmek.
Herhalde erkeği ilk randevuda ekmek nasıl olur, diye aratıyordu. Ben söyleyeyim, ikinci randevu hayal olur. O kadar yani. Bunu araştırmanın manası yok arkadaşım. Sen ilk randevuda değil ikinci de ek. Tamam mı? Belki devam etme olasığı olur.
 
Son olarak şu arama kelimesini paylaşmak isterim. Yorumsuz.
adinin yanina soyadimi yazmadim.”

Kiraz Çiçeği.

Orada burada baharın o güzel resimlerini görmüş ve bende çekeceğim deyip, kendi kendime görev vermiştim.
Nisan ayı ile birlikte bahçemizdeki kirazlar çiçeklendi. Malumunuz, geçen senelerde söylemiş olmam lazım. Bahçede tam 4 tane kiraz ağacı var. Ye ye, bitmez. Ama bitiyor ya, konukomşu ile birlikte.
Sadede gelecek olursak; işte karşınızda birbirinden güzel kiraz çiçekleri resimleri. Kendimi de övmeyi hiç ihmal etmem, hiçbir zaman.
Bunlar yakında çil çil kiraz olacak. Biliyorsunuz de mi? Evet biliyorum, çok zalimim çok.











Bu resimde 5 yaşındaki küçük cimcimenin objektifinden.


Geleceğin Resmi.

Geçmişe dönüp baktığında, insan ne görür? Yaşadıklarını. İyi veya kötü. Tatlı ve acı. Geri dönüp düzeltemeyeceği hatalar.. Yaşanmışlıklar..
 
Peki ya geleceğe baktığında..? Yeni hedefler, umutlar.. yapılmış planlar.
 
Bazen geçmiş, geleceğin gölgesi olur. Ne kadar karanlık geçmişse eğer geçmiş, gölgesi de o kadar büyük vurur geleceğe. İnsan beceremez bazı zamanlarda o gölgeden çıkmayı. Güneşin artık battığına inanır. Geleceğini, geçmişinin gölgesine gömer. Kaybettiği zamanla birlikte, önündeki koca ömrü de kaybeder. Heder eder. 
Niye? Geçmişi karanlıktır çünkü, çıkamamıştır o karanlıktan. Hep karanlıkta ve gölgede kalacağını sanır.
 
Oysa gelecek, her yeni gün, yeni umutlar taşır. Yaşanacak her yeni saniye, içinde rengarenk fırsatlar getirir.
 
Önemli olan, bilmemiz gereken tek şey var. Zamanın her anı farklıdır. Farklı yaşanır. Ve farklılık getirir insana. Gelecek tamamlanmayı bekleyen bir resim. Ve o resim, siyahtan beyaza da, tüm renklere de dönebilir. Zaman her anıyla, o fırsatı verir bize.
 
Tüm anlarınız, anılarınız güzel olsun..

Sekreterlik veya Asistanlık.


Yeni iş baktığımı bilen biliyor. Her gün ya da gün aşırı bildiğim iş sitelerine bakıyorum. Kendime uygun iş bulduğum çok nadirdir. Yalan yok.
Millet öyle vasıflar sıralıyor ki, hiç başvurma başını, diyorum kendime.
Mesela sekreterlik ilanlarına bakıyorum.
Sekreterlikte ilk aranan özellik, diksiyon. O var kanımca. (çok mütazaviyim değil mi?)
Sonra belirtilen ise prezantabıl olmak, oluyor. Yani diyor ki, güzel ve cici cici giyiniyorsan gel bize. Pasaklı sekreter istemeyiz biz, diyorlar. E bende pasaklı değilimdir. En fazla iki gün giyerim kıyafetimi. Aslında sırf bu nedenle, kıyafet sıkıntısı babında, kendi özel kıyafetleri olan bir iş seçmek istemiyor da değilim. Oh ne güzel değil mi? Her sabah bugün ne giysem ki diye düşünmezsin. Kafan rahat olur, en çok da pazar akşamları. Ben en çok o gün düşünüyorum da.
Sonrasında dil mevzusu var tabi. Hay ben onlara... Sanki her gün her saat, yabancı bir müşteri arayacak. Çok lazım sanki. Tamam arada lazım olur da, şart koşmak niye? Aslında bununla ilgili bir anım var. Fotografçı da çalışıyorum o sıra. Akşam vakti birkaç turist geldi. Artık yolları nasıl düştüyse bizim oralara. Kimse anlamamıştı adamların dilinden. Ama halletmiştik diye hatırlıyorum. Çok zaman oldu, unutmuşum detaylarını. Bu anıdan, tamam lazım işte sonucu çıkabilir, evet. Ama lazım olmayıversin banane.
Sekretersen bir de ofisteki araçları kullanmayı bilmen şart tabi. Buna bilgisayarda dahil, faks makineside. Fotokopi de. Ben bir faks olayını bilemiyorum. Bir ara göstermişlerdi ama kullanmayınca insan öğrenemiyor. Ama fotokopi olayını çözdüm. Eskiden o da pek bir karmaşık gelirdi. Şimdi öyle basit geliyor ki. Mesela kimlik fotokopisi çekmek. İki yüzü de aynı yere getirmek falan. Hizayı tutturmak var birde. Şimdi hepsini beceriyorum. Arada çekilen kağıdı yerine koyuyorum da, kimliği makinede değiştirmeyi unutup, yine aynı yere çekince, gıcık oluyorum. Sizin hiç başınıza geldi mi? Ne fenadır. Düğmeye bastığınız an aklınıza gelir ama artık çok geçtir.
Bunların hepsi tamam. Ama birde sekreterlerden ön muhasebe bilgisi isterler. Çünkü... onları birde muhasebeci olarak kullanmak isterler.
Bu da yetmez, sekreter dediğin, patronuna ve misafirine ikram da yapar, diye düşünenler vardır. Yani beşi bir yerde bir eleman isterler. Kendilerine köle isterler. Param bana kalsın isterler. İki kuruş daha fazlası ile bir temizlikçi yahut çaycı alayım demezler. Bu işler için, kaç kişinin beklediğini, bu işler sayesinde kaçının ev geçindirdiğini düşünmezler. Çünkü bahsettiğim çaycılık ve temizlik işlerini genelde hep evli kadınlar yapar. Ya da yaşı geçmiş erkekler. Zira gençler için bu işler genelde tercih sebebi değildir. Öyle değil mi? Öyle. Ama çoğu patrona göre, sekreter dediğin tüm bunları yapan kişidir. Ve sekreterler genelde en fazla 30 yaşında olur. Ve dahası bekar olsun istenir, işi bırakmasın diye. Adına da cazip gelsin diye sekreter der zaten bu nedenlerle. Ya da abartıp asistanlık der.
Filmlerde ve bazı dizilerde patron – sekreter ilişkileri hep abartılsa da, sekreterlik zor bir meslektir. Bir insanın huyunu suyunu bilmeden, onunla günün çoğunu geçirmek zordur. Patronla en çok diyalog yaşayan meslektir. Yanlışı direk görülen kişidir.
İster sekreterlik deyin yahut asistanlık. Küçümsemeyin. Hafife almayın. Zor meslektir zor. Bilginiz olsun.

Cool mu Yoksa Kıl mı? Olmak Vardı Şimdi..

Blogumun ikinci yaşını doldurmasına bir ay gibi bir süre kaldı. Diktiğim ağacım bu sene içinde de büyüdü de büyüdü. Hepsi sizinle oldu.
Beni az çok tanıdınız. Belki de sevdiniz. Ailenizden biri bile oldum belki. (Abart abart.. nereye kadar.. )
Blog konusunda takıntılarım olduğunu az çok farketmişsinizdir. Gerçi bunları hep twitter üzerinden yazdım. Mesela yorum konusu. Yorum attığım bir blogda yorumum cevaplanmadığında gıcık oluyorum. Ve buna takılıyorum. Gün boyu bakıyorum, bakayım yazmış mı cevap diye. Ve her cevapsız gördüğümde gıcıklık seviyem artıyor.
Bu durumu bir ben yaşamıyorum değil mi? Hayır, tamam insanın işi gücü olur, cevaplayamaz da, o insanı ben başka yerlerde görüyorum. Ama yorumuma cevabını göremiyorum.
Nedir yani bu? Ben buna kıl oluyorum arkadaş. Başka konu yazmasını biliyor, yoruma iki kelam yazmasını bilmiyor.
Ne oluyor yani yazmayınca, Cool insan mı, blogdaş mı oluyorsun?
Yok anacığım olmuyorsun. Cool insan olsan o yorumları kapatırsın. Tıpkı ben gibi. Tamam kapatıyorum. Yorum kısmını blogumdan kaldırıyorum sevgili blogdaşlar. Haberiniz olsun. İş Cool'luksa, alın size Cool'luk işte.
Zaten adsız olarak yabancı yabancı bissürü yorum geliyor. Bazısına vicdan yapıyorum, yayınlamadım diye. Türkiye'den sonra Rusya ikinci sırada blogumu takip eden kitle sıralamasında. Bir bağlantım falan da yok ama, sağolsunlar.
İkinci Cool'luksa her gün değil, ayda bir yazı yazmalar falan. Ne o öyle, hergün hergün yazmalar falan. Ne kadar ayıp. Alıştırma insanı öyle.
Bende Cool olcam ya, ayda olmadı, haftada bir yazdım bazı bazı. Tamam burada bu şekil yazan sevgili blogdaşlarımın hepsini kapsamıyorum. Lütfen.
Ama bazılarından ciddi ciddi, bu konuda kıl kaptığım oldu. Lafım onlara. Siz üstünüze alınmayın. Üstüne alınacaklar, yorum atmadıklarım olsun diyeyim de, siz rahatlayın emi. 
Bir de zaten yine şu malum reklamın aynısından bir reklam daha gelmiş. İçerik normal ama reklam aynı anacığım. (Anacığım demem niyeyse artık..) Yayınlamak istemiyorum bu sebeple. Napalım, teklifi getiren utansın. Zaten erkek yerine koymuş beni. Bakıyorum, erkeklere yollamamış sanki. Gördüklerim hep kız. Ne alaka ise.
Neyse..
Lafı uzatmayalım biz.
Annee.. Bak ben Cool oldum.

Küçük bir not: Lütfen Cool kelimesini KIL olarak okuyun. Saygılar, sevgiler...
Küçük bir not daha: Yorum kapama işini bu konudan sonra yapacağım. Şimdi onca lafı söylemiş olup, yoruma kapamayalım konuyu da, adımız korkağa çıkmasın.

Dağ Gibi Adamlar.


Dağ gibi adam. Kolay kolay yıkılmaz Onlar. Neler görür, neler yaşarlar da yine de dağ gibi dururlar.
Ama iyi bakın onlara. Cidden iyi bakın. Dağ gibi, dimdik duruşlarına aldanmayın. Hiç hastalanmamış olmalarına ya da hastalıklarının hemen iyileştiğine aldanmayın. Hiç doktora gitmemiş olmalarına hele hiç aldanmayın emi..
 
Benim tanıdığım dağ gibi iki adam var. İlk tanıdığım dağ gibi adam, babam. Hiç doktora gitmezdi. Hastalansın. Bir terletir kendini iyi olurdu. O da çok olmazdı zaten. Soğuk su ile banyo yapardı sıklıkla.
 
Hep öyle kalır sanırsınız o dağ gibi adamların.
 
Ama bir gün hastalandı babam ve iyileşmesi öyle tek gecede olmadı. Zorla gittik hastaneye. Ve aylarca çıkamadı o hastaneden babam. Böbrek sorunu, kalp sorunu... Daha neler. Çok yaşamaz bile dedi, doktorun biri. Şimdi haftada 3 gün diyalize giriyor. Geçenlerde başı dönüp düştü. Hastaneye yetişmeseymiş... Neyse işte.
 
Ve babam gibi, dağ gibi bir adam daha tanıdım ben. Heybetli, boylu poslu, babam gibi. Ne oldu biliyor musunuz? O kişi de hastanede şu an. Hem de bir aydan fazladır. O da sevmezmiş doktora gitmeyi. Ciğerlerinde ve beyninde ur çıktı. Ameliyat edildi iki kere. Oysa hastaneye sadece tansiyonu için gitmiş. Şimdi ise sol yanı felçli. 
Dün ziyaretine gittim. İki dakika kaldım yanında ama ağlamaklı oldum. Nasıl konuştum bilmiyorum.  
 
Var mı sizinde çevrenizde dağ gibi adamlar. Hiç yıkılmaz sandığınız. İyi bakın onlara. Bir şey olmaz bu adama ya, demeyin sakın. Onlar kolay yıkılmıyorlar kabul. Ama bir anda yıkılıyorlar. Sizi de yıkıyorlar. Haberiniz olsun.

Şaka Gibi İnsan Evladı.

1 Nisan gününün sabahından, bir pazartesi gününden, şaka gibi bir mevzu ile giriş yapalım.
1 Nisan'ın ilk ve tek şakası, pazartesi gününe denk gelmesi olabilir. Evde babam “ aman dikkat et, şakaya kurban gitme..” deyip durdu, akşamdan. Sanki çevremde şaka yapacak insan var.
Asıl şakayı bana birileri cumadan yaptı aslında. Twitter üzerinden.
Nasıl mı?
Kocaman adam, bilmem kaç tane kitap yazmış, 20bin civarı takipçisi var. Gelmiş, bulmuş beni, takibe almış. Neden bilmem, böyle takipçisi bol insan beni takibe alınca, değişik duygular içine giriyorum. Aman değişik dediğim, sevindirik oluyorum işte. Ama gocunmayın canım, benim için takipçilerimin hepsi bir.
O tip insanların niye geldiği de belli. Ve kızdığım, anlam veremediğim hususta o zaten.
Geliyor takip ediyor. Sonra sende, adam sanıp, takibe alıyorsun bunları. Bunu kesin onlarda biliyor. Hemen sazan gibi atlayacağımızı kestirebiliyorlar. Çok yazık.
Aradan çok zaman geçmiyor, bir iki gün sonra, bir bakmışsın ki takipçilerinde bir azalma var. Ki bu sayı az ise zaten direk dikkatini çekiyor. Neyse. Bakıyorsun ki, o kişi almış başını gitmiş. Haydaa.. Ne oldu ki şimdi diyorsun. Ne ayıp ettik ki şimdi? Ne oldu da gitti?
Tabi neden belli. Takipçi kazanmak. Ne ucuz bir yol değil mi?
Hoş, takibe almasan da, durum değişmiyor. Şahsımuhterem zaten çok beklemiyor, takibe almıyorsan, o da aynı şekilde yine takipden vazgeçiyor.
Bu olay ikidir başıma geldi. Görsen, adam sanırsın ama bunlar resmen çocuk. Çocukça işler yapıyorlar. Hayır yani, bunu yapan, yazar insan. Öyle tivitin uyduruk hesapçılarından değil. Onlar yine dürüstçe yazıyorlar hesaplarına, “takip edeni takip ederim” diye. Hem sözünü tutmayıp gitse de banane. Kim olduğu belli değil zaten.
Böyle takipçi sayıları artsın diye birilerini takip edip, sonra takibi bırakmak, böylesi insanlara bence hiç ama hiç yakışmıyor. İtibarları sıfırlanıyor gözümde. O insanın tek kitabını, tek yazısını okumam artık.
Şimdi, demeyin bana, aman takipçi dediğin nedir, ne kafana takıyorsun falan. Benim derdim o değil. Öyle anlamışsan, ben derdimi anlatamamışım demektir.
Benim derdim, sanal bile olsa, insan kandırarak, çevre yapılmaya çalışılması. Ve altını tekrar çizmek isterim. Bu olay, öyle sanal kişilikler yapıyor diye değil, gerçek kişiler yapıyor diye zoruma gidiyor. O 20bin kişiye nasıl ulaştığın belli oluyor anacığım diyorum, son olarak.
Ve ben gibi, Allahın uyuşuk insanının duyguları ile oynayıp durmayın. Bozmayın kafamı, fena bozarım hee.. :D