Hayaller Birgün Gerçekleşir Umuduyla Kurulmaz. Zira Hayaller Değildir Umutla Beslenen. Hayaldir Umudun Ekmek Kapısı...






Oyuncu Değişikliği.


Galiba bu terim genelde sporda kullanıyor. Ama merak etmeyin, o olaya girmeyeceğim. Henüz aklımı peynir ekmekle yemedim.
Dizilerdeki oyuncu değişikliğinden bahsetmek istiyorum. Şimdilerde yeni sezonlar başlıyor ya, onların deyimiyle taze kanlar geliyormuş dizilere. Sanki diğerleri bayatlamıştı da. Madem bayatlamıştı niye bitirmiyorsun diziyi. De mi ama... 

  Bu sezon bu konuda en dikkat çeken dizi, Avrupa Avrupa dizisi. Kadro baya değişmiş arkadaş. Koparan ailesinin ana-babası yok. Meşhur haylaz dayı yok. Dizinin makmazeli yani sonrasının madamı yok. Yerlerine yeni yüzler getirilmiş. Sebep? ... Kimbilir ne... Zaten bilen bilir, Gülbahar karakterini ilk önce İpek Tuzcuoğlu oynuyordu. Sonra birden Ebru Cündübeyoğlu oldu. Hadi neyse ona alıştık bir şekilde. Hatta İpek'i unuttuk. Ama şimdi dizi toptan değişmiş gibime geliyor. İlk gördüğümde yeni gelenlerin gidenlerin aynen yerine geldiğini sandım. Yok artık dedim. Bu kadar da olmaz. Dizi tarihinde ilk olurdu herhalde. İki baş oyuncu birden değişiyor aynı rol için. Hadi bizi bir rol için değişikliğe alıştırdılar da, ikisi birden fazla gelir.
Bu durum Avrupa Avrupa için değil, tüm diziler için geçerli. Böyle oyuncu değişiklikleri bence dizilerin izlenirliğini düşürüyor. Haksız mıyım sizce? Her sezon başka yüzler, başka başka hikayelerle dizinin suyunu çıkarmalar falan. Boşa çırpınış. Madem yeni oyuncu alacak gücün var, dizi çekecek de, git başka dizi çek, niye aynı adla devam ediyorsun? Adı mı para ediyor bu dizilerin bilmiyorum ki... Israrla devam ediyorlar ama konu almış başını gitmiş oluyor.
Şahsen oyuncu olsam, böyle bir teklifi hiç kabul etmem. Yeni tazecik bir dizide oynamak varken, niye başka dizide başkasının yerine geçeyim ki. Yahut cankurtaran rolü üstleneyim.. Oyuncu olsam ilk kurallarımdan biri bu olurdu galiba. :D
Yeni sezon için gördüğüm ve gözüme takılan şimdilik bir dizi. Sizin gözünüze takılan, bildiğiniz varsa paylaşın da bilelim. 


 

O anlık..

Saatler şu an 12:12.
Ne zaman böyle anlara gelsem, o rivayet de gelir aklıma. Biri beni düşünüyor... Ama kim ben bilmiyorum.. Keşke bilsem diye içlenirim bir de. Söylese bana da, bak ben seni düşünüyorum diye.. Şu, şu sebepten.. belki de sevdiğinden.. ha, belki de nefretinden. Ama bilsem ya, kim düşünüyor.
Gerçek değil ya hani, o an birinin beni düşündüğü. Benim de o an zaten bilmem imkansız. Öyle değil mi? ... Ya da değil. Olmadığını iddia edebiliyorsak, varlığını da iddia edebiliriz.
Çoğu insan sever ya yalnızlığı.. Ben sevmem. Biri olsun yanımda, beni hiç bırakmayacağını bildiğim. Ve bileyim, beni düşünen o. 

:)

Bakım Dediğin Nedir ?

Efenim, şu sıra konularımın bazılarını siz blogdaşlarıma yaptığım yorumlardan çıkarıyorum. Yalan yok. Aklımda konu yokken, başka yere yorum atarken, yorumun devamını getiresim geliyor. Yahut, yorumda ettiğim bir kelimeden yola çıkıyorum.
Bugün de öyle yapacağım, önceden belirtmek istedim. İçim dışım bir görünsün babında. Bunu da aklına geleni patavatsızca söyleyen herkese de söylerler ya, yahut kendileri kendilerini öyle adlandırır ya, ne gıcık oluverirler gözümde. Bunu da dipnot olarak düşeyim. 

 
Konu makyaj. Yanlış olmasın, sadece makyaj. Bakım değil, yani kişisel bakım falan. Makyaj...
Üstüne basa basa söyleyeyim de. Anlaşalım.
Genel görüş galiba şu: makyajsız insan, bakımsız insandır.
Ne alakaysa artık. Makyaj ayrı olay. Kişisel bakım ayrı olay. Makyaj yapmayan bir insanı niye bakımsızlıkla suçluyorsunuz kardeşim... Tembellikle suçlasanız belki anlarım da, bakımsızlıkla suçlayamazsınız beni.
Evet beni.. Zira bende makyaj kullanmayan biriyim. Ne normal günde, ne düğünde falan. Oje de kullanmam rujda. Göz kalemini geç zaten. Rimeli de geç, kirpikler zati aşağı bakıyor. Yani özetle, uzmanların görüşüyle sade makyaj bile yapmam. Sıfır makyaj, sıfır sıkıntı.
Doğal güzellik bendeki tabi... Allah'a şükür, yüzümüze bakılası bir insanız. Ama hiç alışmadım makyaja. Bu yaştan sonra da yapmam herhalde. Niye yapayım yani, ne değişecek ki. Çirkinleşecek miyim... hımmm.. olabilir. Onu zamanı gelince düşünürüz. He, şimdi yanlış anlaşılmasın, makyajı çirkinler yapar sadece diye. Estağfurullah. Öyle deyiverdim işte. Ama kesinlikle öyle bir düşünceye sahip değilim.
Benim derdim zaten, kimin niye makyaj yaptığı değil, yapmayana neden bakımsız denildiği.
Bu düşünceye sahip erkekler de çoğunlukta. Hem makyaj istemem derler, hem de makyajsız kadın gördüler mi bakımsız derler.
Sen bakımı yüzüne gözüne boya sürmek sanıyorsan, o senin bileceğin iş. Erkeklere sözüm, o zaman siz çok bakımsız insanlarsınız. Madem bakımlılık makyajdan geçiyor, sen yapmıyorsun, pis... ne olacak... demem lazım sana. Haksız mıyım...
Makyajsız ünlü yakalamak da moda idi bir zamanlar. Hayır, ne sanıyoruz ki biz, bu insanlar o makyajla mı yaşıyor sanıyoruz. Anlamadım ki. Makyajlı olması da doğal, olmaması da. Abartmaya luzüm yok.
Kimse kimseye karışmıyor da yalnız yine söyleyeyim, bana bakımsız demeyin. Değilim arkadaş...



 

Kelebeğin Rüyası


Kelebekler de rüya görür değil mi? Ne görürler peki rüyalarında?...
daha büyük, daha gösterişli kanatlar... belki daha uzun bir yaşam. Uçsuz bucaksız bir doğa...
Güzeldir rüyaları kelebeğin. Çünkü gördükleri güzeldir. Bildikleri güzeldir. Kendi güzeldir...
Peki bir çocuk ne görür rüyasında?
Kirlenmemiş o temiz dünyasındaki güzellikleri görür.
Rüyalar hayallerden etkilenir de hayaller rüyalardan etkilenmez. Güzel hayaller kurmak elimizde iken, korku dolu rüyalar görmemek elimizde değildir.
Herkese tatlı rüyalar, güzel hayaller dilerim...




Teğet Geçti.


Lafa burnumdan başlamam lazım galiba. Aslında fındık gibim burnum vardır. Ama fındıkta olsa burun insanın yüzüyle aynı hizada değil, çıkık. Zaten başına bu yüzden geldi gelen.
Aslında ufak bir şey. Büyük bir kazayı kıl payı, teğet geçerek atlattım galiba.
Bizim dosya dolabı artık küçük geliyor bize. Dosyalar şişti de şişti. Alması dert, yerine koyması ayrı dert. Sinir oluyorum. Ama bu durum eskilerde böyle. Onlara eklenecek bir şey geldiğinde hiç yerine yerleştirmek istemiyorum. Ama kaçamıyorsun işte, yerleştirmem lazım elbet bir gün.
Bugün de o gün olsun dedim. Birikmiş evrakları artık yerlerine yerleştireyim dedim. Patron da yok. Gerçi onun olmadığı zamanları seçiyorum zaten. Masası tam yolumun üstü. Zırt pırt gelip gitmek rahatsız edici oluyor gibime geliyor. Hem ona hem bana.
Sorunlu dosyaların sonuna gelmiştim. Sonuncuyu zoru zoruna, tam yerine yerleştiriyordum ki, başımdan aşağı bir şeyler düştü. Kalın kalın birkaç tane kağıt tomarları, bir dosya, kağıtlar. Resmen başımdan aşağı yağdılar bir anda.
Allah'tan kafamın tam tepesine gelmediler de burnuma çarpıp ayağımın dibine düştüler. Bir an ne olduğunu bile anlamadım. Öyle ani oldu ki. Şu an burnum kızarık. Sızlıyor kızarık olan yer. İnşaallah bir şey olmaz.
Böyle işte, küçük bir ofis kazası atlattım galiba. Geçmişler olsun bana. :)

Anlık Bir şey...

Kapı rüzgarın etkisiyle ileri geri hareket ediyor. Rüzgar, sıcak havayı biraz olsun unutturuyor. Ortalık sessiz. Sadece klavyenin sesleri duyuluyor. Yazarken düşünüyor. Düşündüklerinin çoğunu yazamıyor. Arada parmaklarını çıtlatıyor. Bir ekrana bakıyor bir de klavyeye. Sonra saate bakıyor. Az kalmış mesainin bitmesine. Kelimeleri yanlış yazıyor. Düzeltmek istiyor hemen ama bırakıyor sonra. Tekrar okurken toptan düzeltmeyi seçiyor. Arada klavyeye bakmadan yazmayı deniyor. Pek iyi değil ama yazabiliyor olmanın da keyfini duyuyor. Gözü arada kaçıyor klavyeye. 
Bugün neler yaptğını düşünüyor yazarken. Elde tutulur bir şey yok diye düşünüyor. İş bakıyor yine. Şu an çalıştığı patronu, başka iş konusunda önünü açtığını söylüyor. Ama her gün de iş için gitmek istemiyor. Bazen vicdan yapıyor. Bazen çok kızıyor patronuna. Kendine de kızıyor. Burada kaldığı için, yıllarını burada geçirdiği için. Sonra düşünüyor. Kısmeti buymuş, vardır bir nedeni diyor içinden. 
Yüzü asık. Düşünceli olduğunda böyle oluyor. Bu konuda da annesine çekmiş olduğunu biliyor. Annesine ne çok benzediğini düşünüyor. Oysa bazı hayallerinde evlatlık olduğunu bile düşünüyordu eskiden. Bir ikizi vardı mesela. İkisininde sağ başparmağının üstünde ben'i vardır da oradan tanınırlar. Küçüklük işte. 
Arada İstanbul'a gittiklerinde resmini çekmek isteyen o kişiyi ve o anı hatırlıyor. Unutmamış olmasına şaşırıyor. Resmini çektirmek istememiş, yüzünü dönmüştür o an. Arada o kişinin yine de resmini çektiğini, hatta o resmi bir gün bir yerde göreceğini düşünüyor. Hayal alemlerinde.
Saate bakıyor. Mesai bitiyor. Gülümsüyor bilgisayar ekranından kendine.

Haberler.


Geçen sene yeğenime öğretmeni ödev vermişti. Haberleri izleyecek, sonrada birkaç tane haber yazacaktı izlediklerinden. Şöyle bir düşününce güzel ve etkili bir ödev gibi duruyor. Çocuğa gündemi takip etmesi öğretiliyor diye düşünebiliriz. Ama çocuklara haber izletilmemesi gerekiyormuş. Bunu bugün okudum. O şiddet dolu olaylar, deprem, yangın vb gibi doğal afet haberleri, çocukta kötü etkiler bırakıyormuş.
Okuduğum yazıda çocuklar bu haberleri izlerken yanında birileri olsun istiyormuş. Ya da en sevdiği oyuncağa sarılarak izliyorlarmış.
Şimdi düşünüyorum da, o ödevi veren öğretmen demek ki bunları bilmiyormuş. Çocuğun ödev yapacağım diye izlediği o haberlerde neler görebileceğini kimse kestirememiş herhalde. Bu araştırmadan sonra, herhalde böyle bir ödev verilmez artık.
Aslında haberleri geçtim,çocuğa televizyonu hiç sevdirmemek lazım. Ama ne yazık ki bu çok da mümkün değil. Belli bir yaştan sonra, ki bu yaş maalesef 7 gibi falan. Alıyorlar kumandayı, istediklerini izliyorlar. Sende çocuk oturuyor oturduğu yerde diye bir ebeveyn olarak mutlu oluyorsun. Onu cidden, yazıda da dediği gibi televizyona bağlı yapıyoruz. Esir ediyoruz.
İşte bahsettiğim yazı.
Tamam dünya güllük gülistanlık bir yer değil, her gün iyi ve güzel haberler izlememizde mümkün değil. Ama hiç olmazsa çocuğa, çocuğumuza bunları erken yaşta farkettirmemize, hele ki yanlış yollarla farkettirmemize hiç gerek yok. 



  

Tesbitlerim.



-Sedef hastalarına hastalığı sorulduğunda ilk söyledikleri, bulaşıcı olmadığı oluyor.

-Şu an blog alemi, reklam dolu bloglara takmış durumda. Takip etme, bitsin gitsin. En kısa kökten çözüm bana göre. Hem tespit, hem öneri.

-Dünya gibi blog dünyası da küçük. Yeni izlemeye aldığım bloglarda hep eski yüzleri görüyorum. Ya ben hep aynı çevrelerde dolanıyorum ya da harbi küçük bir dünya burası.

-Bazen blogger konuları saatler sonra, hatta ertesi gün blog listesine ekliyor. Bunun nedenini çok merak ediyorum.

-Ben bilmem eşim bilir artık bir tatile girsin, mola versin. Sıkmaya başladı. Bu tespit, ben sıkıldıysam herkes sıkılmıştır mantığı ile konulmuştur.

-Bir şeyi yapmaya gör. O işi yaptığını gören herkes onu senden tekrar tekrar istemeye başlar.

-Eğer bir dükkan normal bir günde kapalıysa, akla gelen ilk şey cenazesi mi var acaba, düşüncesi oluyor. Düğünü de olabilir, olabilirmiş yani.

-Çok sıcak var.

-Çok sıcak var.

-İnsan, düğünde dernekte harbiden tanıdık yüz arıyor.

-Yeni blog yüzümle uzun süre yaşamayı düşünüyorum. Ayrıca bu tesbit değil, niyet. Niyetim bu. Bakalım artık..





Hastalık Yapan Twitter.



Efenim, teşhisi şöyle konduruyorsunuz kendine. Ama gayet açık, net ve lütfen rica ediyorum dürüst olun. Hastalık bu nihayetinde, utanılacak bir şey değil. Tedavisi var mı bilmiyorum ama. Bulunur kesin, telaşa gerek yok.
Şimdi...
Twitteri açtınız. Tivit yazma yerine tıkladınız. Başladınız düşünmeye. Bir yandan da yazacağınızı yazıyorsunuz.
Güzel mi ki... oldu mu böyle... beğenilecek mi ki... ya kimse beğenmezse... çok mu saçmaladım ki acaba... etkileyici duruyor mu ya...
Gibi gibi düşünceler aklınızdan her daim geçiyorsa siz hastanız demektir. Sizde beğenilmeme korkusu var. Twittera özel bir hastalık bu. Siz tivitlerinizle kendinizi rahatlattığınızı düşünüyorsunuz ama aslında derinden derine, beğenilecek mi acaba, düşüncesiyle boğuşuyorsunuz. Hadi itiraf edin. O tivitleri laf olsun diye atmıyorsunuz. Her tiviti bini kırk yararak atıyorsunuz. Bin türlü endişe ile. Hatta kaç kere yazıp yazıp siliyorsunuz, kimbilir...
Ah.. ahhh.. Hasta eder bu twitter insanı. Ediyor bile. Pis, kaka twitter ne olacak...

Bir Aşk Hikayesi Dizisinde Neler Oluyor ?


Artık anladık ki, dizi orjinalinden saptı, gitti. Zira orijinali 16 bölüm falanmış. Ama bizim versiyon o bölümü geçeli çok oldu. Zaten bölüm başına bizimki on basar ona süresi ile. Bizdeki dizi süresi ile on bölüm çıkar yahu onlarda. (tamam abarttım biraz, hadi beş olsun, anlaşalım. :D )
Şimdi bu Korkut neyin peşinde? ...
Korkut bir iyilik meleği mi yoksa tam şeytan mı?
Doğrusu isterseniz ne yaptığı belli olmayan, dengesizin önde gideni diyebilirim. Ceylan da tam dengesiz. Aslında iyi bulmuşlar birbirlerini de işte kavuşamıyorlar. Kavuşamalarının bir nedeni de aslında bu dengesizlikleri ya neyse..
Bir de Cennet çıktı şimdilerde. Gökten düştü lap diye.
Bir şey soracağım size. Gözlerinizi kapatın ve Korkut, Emine ve Cennet'i yan yana getirin. Göz var nizam var değil mi? Bunlar nasıl aynı yaştalar sizce? Emine büyük gösteriyor, tamam kadının çekmediği çile kalmamış. Olabilir. Ama Cennet yanlarında resmen çocuk kalıyor yahu. Kıyafetleri bile öyle kızın. Beyaz elbise, altında beyaz çoraplar. Tam hanım hanımcık kız tarzı.
Laf Cennet' e gelmişken, Gönül hanımdan da bahsetmemek olmaz.
Bir insan kaç çocuk doğurduğunu bilmez mi anacığım? Doğururken sana ne verdiler de sadece birini biliyorsun sen? Üstelik kaç tane doğurduğunu bırak ne doğurduğunu bile bilmiyor. Oğlum oğlum diye ağlıyordu. Birden kızım kızım demeye başladı kadın. Ben bu işe anlam veremedim. Bilen, anlayan varsa beri gelsin de anlatsın lütfen. Sinir oluyorum kadına her seferinde.
Ay bir de dizide gıcıkların gıcığı bir Tolga'cık var. Soyu kimden acaba.. yok böyle gıcık biri. Gerçi Cennet için annesine dedikleri doğru. Korkut aldı getirdi, hemen benimsedi falan. Babası belli nihayetinde, bir test yaptır kadın. Ama işte Korkut'un anası ya kan çekiyor, inanıyor çocuğa. Babasının bile gözüne girdi, o yaptıkları ile. Gençliğine benzetiyor Korkut'u. Cidden de babasına çekmiş zaten. Onun kadar hödükleşebiliyor arada. Adam bir de Tolga'nın gerçek oğlu olmadığını öğrenecek ya, asıl o zaman görmeli işte. Bakalım büyük aşkı Gönül'e neler edecek?
Emine'den bahsettik ama o hain kocasından bahsetmedik. Ne insan ama. Ne kocaymış, ne babaymış vesselam. Para için, kaz gelecek yerden tavuğu esirmedi de çocuğu kandırdı. Emine de evine çağırmaya mecbur kaldı. Ama ben kaçırmış olabilirim, o ev cidden Emine'nin mi? Yoksa onlara bakan o yaşlı adamın mı? Eğer öyle ise amma gülerim he o adamın haline. Boşu boşuna gitti paracıkları.. yazık... Uyuz herif ne olacak.
Şimdi şu mesele nasıl gün yüzüne çıkar sizce? Şu çocukların karıştığı mevzu. Her şey öğrenilce ortalık baya bir karışacak zira.
Baba oğluna kavuştuğunu sanıyor ama oğlu kendi oğlu değil. Anne kızına kavuştuğunu sanıyor ama kızı gerçek kızı değil. Tolga babasına kavuştuğunu sanıyor ama gerçek babası değil. Cennet gerçek annesine kavuştuğunu sanıyor ama değil.
Baksanıza ortalık tam çorba olmuş. Karmakarışık. Çözebilene aşk olsun.
Ama Emine'nin yüzüğü Cennet'te ya, Emine de arada Gönül'lere gidiyor ya. İlla görecek bence o yüzüğü kızda. Ve kıyameti koparacak. Başka türlü nasıl ortaya çıkar bu karışıklık bilmiyorum. O sahne yaşanmalı bence. Çok iyi gider. O an Gönül'ün halini ve garibim Cennet'in halini görmek isterim.
Evet... Siz bu gidişe ne diyorsunuz sevgili bir aşk hikayesi izleyenleri? Var mı başka sorularınız? Ya da benim sorularıma cevabınız? 

 

Masum Hayaller..


Kim diyebilir ki, benim hayallerim masum değil... Ya da kim masum olduğunu iddia eder ?... Ben tabiki. Benim o hayallerin kurucusu. Nasıl ve nice olacaklarına da ben karar veririm. İster masumca göklerde dolaşırım, istersem masumca ....
Sanane... ! ...
Hayaller pek anlatılmaz bilir misin? Anlatılsa da kabaca anlatılır. Hayallerde mahrem sayılır. Öyle her detayını kimse bilmesin istersin. Hatta kimse bilmesin hiçbir hayalini. Varsın kimse senin hayaller kurduğunu bilmesin. Adın olmasın hiç hayalperest.
Fark eder mi?
Etmez.
Öylece oturup duran adamın ne hayaller kurduğunu bilemezsin. Hayaller masumdur. Her kim kuruyorsa kursun.
Hayaller, hayal olduğu sürece masumdur. Hayat bulan hayallerin masumiyeti sorgulanabilir. Çünkü artık senin hayalin değildir o. Bir gerçektir. Ve gerçekler çok görecelidir. 



 

Düşünce...

Düşleri düştü düşünden. Düştü düşleri...

Ne vakit düşmüştü ki düş alemine. Düşünüyor, düşünden ayrı kalıyordu. Tıpkı şarkıdaki gibi. Düşleyince güzeldi düşler, düşününce değil. Ve düşünce güzel olmuyordu düşlerden. Uçurum misali yüksekti düşlerin duvarları. Ya da o da bir düştü, düşüşü gibi...

Düşleri düştü düşünden... 

Yoksa ... yoksa... O mu düşmüştü düşünden. Var mıydı farkı... ha düşleri düşmüştü, ha kendi düşlerinden düşmüştü. Her iki şekilde de düşlerinden ayrılmış oluyordu.

Güzeldi düş alemi ona göre. Ah bir de düşmesi olmasa...

Düş – ünme

Düş – me

Düş...

...
..
.




Geri Dönüş – üm.


Huyumdur, bir şeye ara verdim mi kopmalarım başlıyor. Soğuyorum resmen. Aynen şu an gibi. Yazamıyorum. Aklımda konu var aslında ama toplayamıyorum.
Mesela yeni dizilerden Med Cezir. The O.C dizisinin uyarlaması. Şahsen meraktan bakarım da, arkadaş ben şu adamı sevmiyorum hiç. Şu adını feriha koydum adlı dizisindeki adam. Çağdaş mı adı, Çağlar mı ne. Dizide canlandıracağı karaktere de açıkcası hiç uymamış. Bilmiyorum nasıl olacak. 
Ayrıca dizinin bize uyarlaması nasıl olacak merak ediyorum. Malumunuz öyle her şeyi aynen aktaramıyoruz biz.
Dün de başıma ne gelse beğenirsiniz. Haftaya liseden arkadaşımın düğünü var. Bekarlar listemiz eksiliyor, onlar çoğalıyor. Halimiz vahim yani.
Biz de iki arkadaş onun için hediye bakmaya çıktık. Deli gibi dolandık. Mesela çok güzel çerçeve bulduk ama parası çok olunca kararsız kaldık. Olmadı, bir şey beğenmezsek onu alacaktık. Ama en son girdiğimiz yerde kupa takımı gördüm, bayıldım. Aynından kahve takımı da vardı. Birimiz birini, birimiz diğerini aldı. Takım aldık yani. Arkadaş bir de kendine aldı.
Kasaya yöneldik, tek tek verelim dedik. Demez olaydık ya. Önce arkadaş verdi parasını sonra ben verdim. Onun paraüstü 10 kuruşmuş. Ben 24.75 lira için 50 lira bir de 75 kuruş verdim. Ama gelin görün ki, paranın üstünü alıp almadığımı bilmiyorum hiç. Bunun farkına da eve giderken arabada farkettim. Cüzdana baktım, çantayı deli gibi aradım. Yok. Elimde kalan parayı da biliyorum. Ama bir 5 lira fazla çıkıyor, ona da anlam veremiyorum. Ne de olsa elimde kağıt 25 lira olması lazım. Ama yok. Eve geldim, önce arkadaşımı aradım. O da farkında değil. Fatura da onun adına kesildi. Faturadan telefonlarını istedim. Aradım, anlattım. Bakacağız dediler. Sonra aradılar beni. Bizle ilgilenen kadın, her şeyi hatırlıyormuş. Verdiğim 3 tane 25 kuruşa kadar. Bana da iki 10'luk, 5'lik ve 1 lira vermiş. Çok eminim verdim diyormuş. İyi de nerede bu para.. Çantama yine baktım, bir tane 1 lira buldum. Yani 6 lira fazla param çıktı. Sonra hatırladım ki, orada 6 liralı bir hesaplar yapıyordum ben. De niye yapıyordum onu hatırlamıyorum. Aldım düştü desem, ikisi birden nasıl düştü anladım. Üstelik çantamda bir 10 lira daha vardı. O duruyor. Bir de bana kasayı sayalım, size döneriz dediler ama hala dönmediler. Ne desem, ne yapsam bilmiyorum. Aldıysam da bilmiyorum, kesin bir şey diyemiyorum. Almadıysam da bir şey diyemiyorum. Almadıysam o parayı almak istiyorum. Aldıysam ve düşmüşse de bunu da bilmek istiyorum. Bu sebeple tekrar arayıp, kamera kayıtlarına bakın diyeceğim. Akşamda demiştim ama o kadar için luzüm yok dediler. Almadığım konusunda ısrarlıysam, verirlermiş paramı. Ama ya almışsam, niye günaha gireyim ki. Ben sadece alıp almadığımı bilmek istiyorum. Ki içim rahatlasın. Öyle değil mi?

Bir Bayram Günü...

Hayatın her günü bayram olsa, o günlerin kıymetini bilir miydik?
Bayram olan günün bir anlamı vardır. Kıymeti vardır. Ayrıcalığı da tabi. O yüzden farklıdır. Diğer günlerden farklı olduğu için. Farkı özünde olduğu için kıymetlidir.
 ...

Gün gelir, bir bayram sabahı kapıyı gözleyen biz oluruz. Ki belki bilerek, belki bilmeden kaç kişiye kapılarda beklettik. Özündeki o kıymeti bilemediğimiz için. Günün bayram olduğunu unuttuğumuz için. 
...

Kıymeti bilinesi mutlu, huzurlu, sağlık ve afiyet dolu bir bayram dilerim.





Tuvalet Eğitimi.



Yoksa alışkanlığı mı deseydim. Şimdi başlıktan yanıltma yapmayalım. Tuvalet eğitimi ile ilgili bir yazı yazmayacağım. Sadece bu eğitim zamanla noksanlaştığını düşünüyorum.
Efenim, bu tuvalet eğitimlerinde temizlikte öğretiliyor değil mi? Eller yıkanıyor, tuvalete su dökülüyor falan. Yani iş sadece o çocuğu, o tuvalete oturtmak olmuyor. Ama gel zaman git zaman, o eğitimden sadece tuvalet ihtiyacı geldiğinde tuvalete gidileceği kısmı kalıyor. Gerisi hikaye, bir anı oluyor. Hiç öğrenmemiş gibi girip çıkıyor. Sadece altına kaçırmamayı öğrenmiş olarak  kalıyor. Ne yazık...
Nerede bunun temizliği... yok.
Söyler misiniz kim mecbur sizin çıkardığınızı görmeye?... Hele bu yaz mevsiminde o kokusunu çekmeye.. kim mecbur yani, söyler misiniz?
Madem bir eğitim aldın vakti zamanında, o tuvaleti kullanmayı öğrendin, tam hakkını ver. Rica ediyorum. Lütfen yani.. 



 

Beş Kuruşu Olan.. ?


Yolda görseniz, a para düşürmüş biri deyip, eğilip alır mısınız o beş kuruşu?
Çok kıymetsiz görünür değil mi gözünüze. Üstüne basıp yolunuza devam edersiniz. Eğer içinizde alan varsa tebrik ediyorum onu. Alıp cebe indirmeyi kastetmiyorum. O parayı yerden alıp başka yere koymayı kastediyorum ben. Olmadı hayır kutularına atmak mesela. Yani gerçekten paranın değerini vermekten bahsediyorum.
Lisedeydik. Tarih öğretmenimiz demişti. O zamanlar paramızda sıfırlar var. En küçük para 5bin lira. (Bak şimdi 5 bin deyince insan bi heyecanlanıyor de mi? )  Şimdiki 10 kuruş 5 kuruş kadar bir şeydi. Yolda görüp tenezzül edip kimseler almıyor bu parayı demişti. Halbuki para değerlidir, kıymet bilmek lazımdır, demişti.
Şimdi ne zaman yerde para görsem, hocamın dediği gelir aklıma.
Düşünsenize, markete gittiniz. 10 kuruşunuz yahut 5 kuruşunuz eksik. Kasiyer bekliyor sizden, tamamlayın diye. Sizde eksik çıktı param diye mahçup oluyorsunuz. Kıymetini bilsek o paranın hiç yerlere atar mıyız? Siz hiç yolda yanından yahut üstüne basılarak geçip gidilen 100 lira gördünüz mü? Mümkün değil ki. Hemen sahibi aranır o paranın. Ama o kuruşların sahibinin kim olduğunun bir önemi yoktur hiç. Halbuki ikisi de para. İkisinin de değeri var. Yeri geliyor, o kadar noksan olduğu için istediğini alamıyor bile insan. 5 kuruş noksan diye nice paralar bozdurulur değil mi? Aman ne kıymetsiz para imiş. Bu kuruşların kıymetini en iyi kim biliyor biliyor musunuz? Marketler. Tek kuruş bırakmıyor hiç. Böyle zincirler kuruyorlar zaten kesin. Hem niye bıraksın ki, fiyatı o. Vereceksin tabi. Önemsemeyip yerlere düşürmeden evvel düşünseydin. Bilseydin kıymetini o beş kuruşun. 



 

Televizyon Reklamları Nereye Gidiyor...


Bildiğimiz reklamlardan bahsetmiyorum. Hani şu telefon numarası verip, ürün satıyorlar ya, onları diyorum. Nereye gidiyorlar kardeş?...
Adamlar bir ara bala takmışlardı. Bissürü firma bal kampanyaları ile bal satıyordu. Çok şükür azaldılar. Bitti diyemiyorum. Yine bir iki tanesi çıkıyor hala.
Reklamları da en az 5 dakika sürüyor. Hep aynı şeyleri söylüyorlar.
Şimdilerde birde kampanya zamanı diye bir şey uydurmuşlar ki. Neymiş reklamın çıktığı saat harici aransa şu kadar, ama şimdi ararsan bu kadar. Ne kar ama.. kaçırma vatandaş. Madem öyle, aynı fiyatla başka zamanlarda ekranın altında nasıl çıkıyor? Bunu açıkla o zaman... Hııı.. ?
İş olayı cazip hale getirmek ya, adamlar birde köşeye ürün sayıyı koyuyorlar. Sayı zaman geçtikçe azalıyor. Neymiş, kapış kapış satılıyormuş. Acele etmezsek kaçırırmışız. Stok bitermiş. Bak sen ya.. Çok değil, bir 45 dk. sonra yine çıkıyor aynı reklam, yine stok dolu mübarek. Ne çabuk tedarik ettin. Maaşallah...
Bir de şimdilerin popüler ürünleri kameralı ürünler. Yok kameralı anahtarlık, yok kameralı saat.. Millet sapık mı yoksa kamera aşığı mıyız biz milletçe de benim  haberim yok. Bir de demezler mi kamera olduğu hiç belli değil. Bu ne ya, resmen sapık gibi dolaşın diyor adam. Napıyım ben gizli kamerayı yahu. Hem de anahtarlıkta, saatte. Tövbe ya Rabbim..
Bunlar hariç bir de ne satıyorlar biliyor musunuz? Ev satıyorlar ev. Ekranda böyle 3, 4 katlı evleri gösteriyorlar. Arkaplanda adamlar konuşuyor. Yok bilmem kimmiş. Kardeşim kendini bir göstersene. Kimsin necisin, in misin, cin misin... Bir sese inanıp ev mi alacağım ben senden. Bir tek ev de değil, arsada satıyorlar. İster ev yaparmışım, ister ekip biçermişim. Böyle yatırım kaçar mıymış...
Eskiden orjinler, ağrı kremleri vardı. Şimdilerde bunlar var. İnsanlarımız hala kanıyor ki, utanmadan günün her saati çıkıyorlar dakikalarca.
Bal konusuna tarım bakanlığı el attı da, bu mevzulara hangi bakanlık bakar ki. Hele ki şu ev ve arsa için. Ha, birde şu gizli kameralı ürünler de var. Birilerinin bu işe el atması lazım bence.
Haksız mıyım arkadaşlar... ? 


 

Resimdeki Kediyi Görüyor musunuz?

Yukarıdaki resimdeki kediyi gördüyseniz ama ilk bakışta tabi... Sizde iyi bir gözlemci gözü var demektir.
Biz kediyi nasıl mı gördük... tam tesadüf oldu. Hemen resmini çekip ölümsüzleştirdik.
 
Peki... Aşağıdaki sevimli hayaleti kimler görüyor bakalım.. ?



Karar.



Duygu, Batur'un kapısına geldiğinde bir an tereddüt duydu. Eli havada zile uzanmış halde kalmıştı ki, Batur kapıyı açtı. İçeri girdiğinde her şeyin hazır olduğunu gördü. Bir yanda atıştırmalıklar, meyve suları bir yanda ders kitapları vardı.
Duygu, ne çok zahmet etmişsin dedi. Batur, her şeyi annem hazırladı ve çıktı. Sadece ikimiz varız evde. Kimse ders çalışırken rahatsız edemeyecek bizi, dedi.
Duygu gülümseyip, ders kitaplarının olduğu yere oturdu. E hadi başlayalım, dedi. İçinde anlam veremediği bir darlık vardı. Ayıp olmayacağını bilse, şimdi çekip giderdi bu evden. Öyle boğucu geliyordu ki her şey. O an, bu evde ders çalışma teklifini sırf Teoman'a gıcıklık olsun diye kabul ettiğini kendine itiraf etti. Ve çok pişman olmuştu bile. Bir an önce ders çalışıp gitmek istiyordu. Bunları düşünürken de odayı inceliyordu. Sonra Batur'un sesi ile bu düşüncelerinden sıyrıldı.
-Sen iyi misin, çok düşünceli gibisin.
-Yoo.. iyiyim. Evden çok izin alamadım, fazla kalamayacağım.
-Hıımm.. o halde hemen başlayalım, dedi Batur. Ama önce ağzımızı ıslatalım deyip bardaklara meyvesuyu doldurdu. Hem içer hem çalışırız. Anlaştık mı?
Duygu, tamam manasında kafası salladı sadece. Bir yudum içti meyve suyundan. Sonra ders çalışmaya başladılar.
Batur, Duygu'dan iki yaş büyüktü ama sağlık nedenlerinden okulu bırakmış olduğundan şimdi kaldığı yerden devam ediyordu. Bu sebeple Duygu'dan dersler konusunda yardım istemişti.
Duygu anlatıyor, çiziyor, Batur dinliyordu.
Yarım saat sonra Batur, yoruldum deyip mola istedi. Duygu saate baktı. Molayı kısa tutup az daha ders çalıştırıp giderim, diye düşündü. Batur'un uzattığı çerez tabağını aldı.
-Ol maz ama orada, bu tarafa geçelim, kitapların üstüne dökülmesin bir şey, deyip Duygu'nun elinden tutup kaldırdı. Yerdeki mindere oturdular. Sehpadaki sürahiden bardağını yeniden dolduran Batur, sürahiyi Duygu'ya doğru yakınlaştırıp; içsene hadi, ziyan etme güzelim meyvesuyunu.. hadi..
Duygu bardağındaki meyvesuyunu içerken, Batur Duygu'ya doğru yaklaştı. Saçlarını elleyip, ne güzel saçların var, dedi. Duygu saçlarını Batur'un ellerinden kurtarıp, evet biliyorum, dedi. Batur az daha yaklaştı. Duygu tam ne oluyoruz diyecekken, Batur Duygu'yu öptü. Duygu hıçımla ittirdi Batur'u. Yanağını silip, ne yapıyorsun sen diye bağırdı. Batur ise gülüyordu.
E ders bahanesine gerek yok artık. Sıkıldım, deyip Duygu'yu tekrar öpmek istedi. Ne saçmalıyorsun, ne bahanesi. Saçmalıyorsun deyip kalkacakken, Batur Duygu'nun elini tuttu ve kendine çekti. Duygu sendeleyip yere, Batur'un yanına düştü. Düşerken başını sehpaya çarptı.
Başının acısıyla bir an öylece kaldı yerde. Batur, sende istemesen gelmezdin, şimdi bana naz etme, deyip Duygu'yu kollarından tuttu.
Bırak beni.. bırak.. diye bağırıyordu Duygu. Tek elini kurtardığı an sehpanın üstündeki sürahiyi alıp Batur'un kafasına vurdu. Batur yere düştü, Duygu doğruldu.
-Bırak dedim sana, bırak... diyerek elindeki sürahi ile Batur'un yüzüne vurmaya başladı Duygu.
Vuruyor.. vuruyor.. vuruyordu.. bir yandan da öfke ile bırak dedim sana.. bırak.. diye bağırıyordu.
Bir zaman sonra eli havada öylece kaldı. Batur'a baktı. Eline baktı. Kan... kan vardı elinde. Her yerde...
Ne yapmıştı Duygu... Yaşlar boşaldı gözlerinden, çıldırmış gibi attı elindeki sürahiyi ve odanın en kuytu köşesine gidip, ağlayarak Batur'a bakmaya başladı.

Cidden ne yapmıştı Duygu...
...