Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ağustos, 2013 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Oyuncu Değişikliği.

Galiba bu terim genelde sporda kullanıyor. Ama merak etmeyin, o olaya girmeyeceğim. Henüz aklımı peynir ekmekle yemedim. Dizilerdeki oyuncu değişikliğinden bahsetmek istiyorum. Şimdilerde yeni sezonlar başlıyor ya, onların deyimiyle taze kanlar geliyormuş dizilere. Sanki diğerleri bayatlamıştı da. Madem bayatlamıştı niye bitirmiyorsun diziyi. De mi ama... 
Bu sezon bu konuda en dikkat çeken dizi, Avrupa Avrupa dizisi. Kadro baya değişmiş arkadaş. Koparan ailesinin ana-babası yok. Meşhur haylaz dayı yok. Dizinin makmazeli yani sonrasının madamı yok. Yerlerine yeni yüzler getirilmiş. Sebep? ... Kimbilir ne... Zaten bilen bilir, Gülbahar karakterini ilk önce İpek Tuzcuoğlu oynuyordu. Sonra birden Ebru Cündübeyoğlu oldu. Hadi neyse ona alıştık bir şekilde. Hatta İpek'i unuttuk. Ama şimdi dizi toptan değişmiş gibime geliyor. İlk gördüğümde yeni gelenlerin gidenlerin aynen yerine geldiğini sandım. Yok artık dedim. Bu kadar da olmaz. Dizi tarihinde ilk olurdu herhalde. İki baş oyuncu bird…

O anlık..

Saatler şu an 12:12. Ne zaman böyle anlara gelsem, o rivayet de gelir aklıma. Biri beni düşünüyor... Ama kim ben bilmiyorum.. Keşke bilsem diye içlenirim bir de. Söylese bana da, bak ben seni düşünüyorum diye.. Şu, şu sebepten.. belki de sevdiğinden.. ha, belki de nefretinden. Ama bilsem ya, kim düşünüyor. Gerçek değil ya hani, o an birinin beni düşündüğü. Benim de o an zaten bilmem imkansız. Öyle değil mi? ... Ya da değil. Olmadığını iddia edebiliyorsak, varlığını da iddia edebiliriz. Çoğu insan sever ya yalnızlığı.. Ben sevmem. Biri olsun yanımda, beni hiç bırakmayacağını bildiğim. Ve bileyim, beni düşünen o. 
:)

Bakım Dediğin Nedir ?

Efenim, şu sıra konularımın bazılarını siz blogdaşlarıma yaptığım yorumlardan çıkarıyorum. Yalan yok. Aklımda konu yokken, başka yere yorum atarken, yorumun devamını getiresim geliyor. Yahut, yorumda ettiğim bir kelimeden yola çıkıyorum. Bugün de öyle yapacağım, önceden belirtmek istedim. İçim dışım bir görünsün babında. Bunu da aklına geleni patavatsızca söyleyen herkese de söylerler ya, yahut kendileri kendilerini öyle adlandırır ya, ne gıcık oluverirler gözümde. Bunu da dipnot olarak düşeyim. 
Konu makyaj. Yanlış olmasın, sadece makyaj. Bakım değil, yani kişisel bakım falan. Makyaj... Üstüne basa basa söyleyeyim de. Anlaşalım. Genel görüş galiba şu: makyajsız insan, bakımsız insandır. Ne alakaysa artık. Makyaj ayrı olay. Kişisel bakım ayrı olay. Makyaj yapmayan bir insanı niye bakımsızlıkla suçluyorsunuz kardeşim... Tembellikle suçlasanız belki anlarım da, bakımsızlıkla suçlayamazsınız beni. Evet beni.. Zira bende makyaj kullanmayan biriyim. Ne normal günde, ne düğünde falan. Oje de k…

Kelebeğin Rüyası

Kelebekler de rüya görür değil mi? Ne görürler peki rüyalarında?... daha büyük, daha gösterişli kanatlar... belki daha uzun bir yaşam. Uçsuz bucaksız bir doğa... Güzeldir rüyaları kelebeğin. Çünkü gördükleri güzeldir. Bildikleri güzeldir. Kendi güzeldir... Peki bir çocuk ne görür rüyasında? Kirlenmemiş o temiz dünyasındaki güzellikleri görür. Rüyalar hayallerden etkilenir de hayaller rüyalardan etkilenmez. Güzel hayaller kurmak elimizde iken, korku dolu rüyalar görmemek elimizde değildir. Herkese tatlı rüyalar, güzel hayaller dilerim...



Teğet Geçti.

Lafa burnumdan başlamam lazım galiba. Aslında fındık gibim burnum vardır. Ama fındıkta olsa burun insanın yüzüyle aynı hizada değil, çıkık. Zaten başına bu yüzden geldi gelen. Aslında ufak bir şey. Büyük bir kazayı kıl payı, teğet geçerek atlattım galiba. Bizim dosya dolabı artık küçük geliyor bize. Dosyalar şişti de şişti. Alması dert, yerine koyması ayrı dert. Sinir oluyorum. Ama bu durum eskilerde böyle. Onlara eklenecek bir şey geldiğinde hiç yerine yerleştirmek istemiyorum. Ama kaçamıyorsun işte, yerleştirmem lazım elbet bir gün. Bugün de o gün olsun dedim. Birikmiş evrakları artık yerlerine yerleştireyim dedim. Patron da yok. Gerçi onun olmadığı zamanları seçiyorum zaten. Masası tam yolumun üstü. Zırt pırt gelip gitmek rahatsız edici oluyor gibime geliyor. Hem ona hem bana. Sorunlu dosyaların sonuna gelmiştim. Sonuncuyu zoru zoruna, tam yerine yerleştiriyordum ki, başımdan aşağı bir şeyler düştü. Kalın kalın birkaç tane kağıt tomarları, bir dosya, kağıtlar. Resmen başımdan aşağı y…

Anlık Bir şey...

Kapı rüzgarın etkisiyle ileri geri hareket ediyor. Rüzgar, sıcak havayı biraz olsun unutturuyor. Ortalık sessiz. Sadece klavyenin sesleri duyuluyor. Yazarken düşünüyor. Düşündüklerinin çoğunu yazamıyor. Arada parmaklarını çıtlatıyor. Bir ekrana bakıyor bir de klavyeye. Sonra saate bakıyor. Az kalmış mesainin bitmesine. Kelimeleri yanlış yazıyor. Düzeltmek istiyor hemen ama bırakıyor sonra. Tekrar okurken toptan düzeltmeyi seçiyor. Arada klavyeye bakmadan yazmayı deniyor. Pek iyi değil ama yazabiliyor olmanın da keyfini duyuyor. Gözü arada kaçıyor klavyeye.  Bugün neler yaptğını düşünüyor yazarken. Elde tutulur bir şey yok diye düşünüyor. İş bakıyor yine. Şu an çalıştığı patronu, başka iş konusunda önünü açtığını söylüyor. Ama her gün de iş için gitmek istemiyor. Bazen vicdan yapıyor. Bazen çok kızıyor patronuna. Kendine de kızıyor. Burada kaldığı için, yıllarını burada geçirdiği için. Sonra düşünüyor. Kısmeti buymuş, vardır bir nedeni diyor içinden.  Yüzü asık. Düşünceli olduğunda böyle…

Haberler.

Geçen sene yeğenime öğretmeni ödev vermişti. Haberleri izleyecek, sonrada birkaç tane haber yazacaktı izlediklerinden. Şöyle bir düşününce güzel ve etkili bir ödev gibi duruyor. Çocuğa gündemi takip etmesi öğretiliyor diye düşünebiliriz. Ama çocuklara haber izletilmemesi gerekiyormuş. Bunu bugün okudum. O şiddet dolu olaylar, deprem, yangın vb gibi doğal afet haberleri, çocukta kötü etkiler bırakıyormuş. Okuduğum yazıda çocuklar bu haberleri izlerken yanında birileri olsun istiyormuş. Ya da en sevdiği oyuncağa sarılarak izliyorlarmış. Şimdi düşünüyorum da, o ödevi veren öğretmen demek ki bunları bilmiyormuş. Çocuğun ödev yapacağım diye izlediği o haberlerde neler görebileceğini kimse kestirememiş herhalde. Bu araştırmadan sonra, herhalde böyle bir ödev verilmez artık. Aslında haberleri geçtim,çocuğa televizyonu hiç sevdirmemek lazım. Ama ne yazık ki bu çok da mümkün değil. Belli bir yaştan sonra, ki bu yaş maalesef 7 gibi falan. Alıyorlar kumandayı, istediklerini izliyorlar. Sende çocu…

Tesbitlerim.

-Sedef hastalarına hastalığı sorulduğunda ilk söyledikleri, bulaşıcı olmadığı oluyor.
-Şu an blog alemi, reklam dolu bloglara takmış durumda. Takip etme, bitsin gitsin. En kısa kökten çözüm bana göre. Hem tespit, hem öneri.
-Dünya gibi blog dünyası da küçük. Yeni izlemeye aldığım bloglarda hep eski yüzleri görüyorum. Ya ben hep aynı çevrelerde dolanıyorum ya da harbi küçük bir dünya burası.
-Bazen blogger konuları saatler sonra, hatta ertesi gün blog listesine ekliyor. Bunun nedenini çok merak ediyorum.
-Ben bilmem eşim bilir artık bir tatile girsin, mola versin. Sıkmaya başladı. Bu tespit, ben sıkıldıysam herkes sıkılmıştır mantığı ile konulmuştur.
-Bir şeyi yapmaya gör. O işi yaptığını gören herkes onu senden tekrar tekrar istemeye başlar.
-Eğer bir dükkan normal bir günde kapalıysa, akla gelen ilk şey cenazesi mi var acaba, düşüncesi oluyor. Düğünü de olabilir, olabilirmiş yani.
-Çok sıcak var.
-Çok sıcak var.
-İnsan, düğünde dernekte harbiden tanıdık yüz arıyor.
-Yeni blog yüzümle uzun sü…

Hastalık Yapan Twitter.

Efenim, teşhisi şöyle konduruyorsunuz kendine. Ama gayet açık, net ve lütfen rica ediyorum dürüst olun. Hastalık bu nihayetinde, utanılacak bir şey değil. Tedavisi var mı bilmiyorum ama. Bulunur kesin, telaşa gerek yok. Şimdi... Twitteri açtınız. Tivit yazma yerine tıkladınız. Başladınız düşünmeye. Bir yandan da yazacağınızı yazıyorsunuz. Güzel mi ki... oldu mu böyle... beğenilecek mi ki... ya kimse beğenmezse... çok mu saçmaladım ki acaba... etkileyici duruyor mu ya... Gibi gibi düşünceler aklınızdan her daim geçiyorsa siz hastanız demektir. Sizde beğenilmeme korkusu var. Twittera özel bir hastalık bu. Siz tivitlerinizle kendinizi rahatlattığınızı düşünüyorsunuz ama aslında derinden derine, beğenilecek mi acaba, düşüncesiyle boğuşuyorsunuz. Hadi itiraf edin. O tivitleri laf olsun diye atmıyorsunuz. Her tiviti bini kırk yararak atıyorsunuz. Bin türlü endişe ile. Hatta kaç kere yazıp yazıp siliyorsunuz, kimbilir... Ah.. ahhh.. Hasta eder bu twitter insanı. Ediyor bile. Pis, kaka twitter …

Bir Aşk Hikayesi Dizisinde Neler Oluyor ?

Artık anladık ki, dizi orjinalinden saptı, gitti. Zira orijinali 16 bölüm falanmış. Ama bizim versiyon o bölümü geçeli çok oldu. Zaten bölüm başına bizimki on basar ona süresi ile. Bizdeki dizi süresi ile on bölüm çıkar yahu onlarda. (tamam abarttım biraz, hadi beş olsun, anlaşalım. :D ) Şimdi bu Korkut neyin peşinde? ... Korkut bir iyilik meleği mi yoksa tam şeytan mı? Doğrusu isterseniz ne yaptığı belli olmayan, dengesizin önde gideni diyebilirim. Ceylan da tam dengesiz. Aslında iyi bulmuşlar birbirlerini de işte kavuşamıyorlar. Kavuşamalarının bir nedeni de aslında bu dengesizlikleri ya neyse.. Bir de Cennet çıktı şimdilerde. Gökten düştü lap diye. Bir şey soracağım size. Gözlerinizi kapatın ve Korkut, Emine ve Cennet'i yan yana getirin. Göz var nizam var değil mi? Bunlar nasıl aynı yaştalar sizce? Emine büyük gösteriyor, tamam kadının çekmediği çile kalmamış. Olabilir. Ama Cennet yanlarında resmen çocuk kalıyor yahu. Kıyafetleri bile öyle kızın. Beyaz elbise, altında beyaz çora…

Masum Hayaller..

Kim diyebilir ki, benim hayallerim masum değil... Ya da kim masum olduğunu iddia eder ?... Ben tabiki. Benim o hayallerin kurucusu. Nasıl ve nice olacaklarına da ben karar veririm. İster masumca göklerde dolaşırım, istersem masumca .... Sanane... ! ... Hayaller pek anlatılmaz bilir misin? Anlatılsa da kabaca anlatılır. Hayallerde mahrem sayılır. Öyle her detayını kimse bilmesin istersin. Hatta kimse bilmesin hiçbir hayalini. Varsın kimse senin hayaller kurduğunu bilmesin. Adın olmasın hiç hayalperest. Fark eder mi? Etmez. Öylece oturup duran adamın ne hayaller kurduğunu bilemezsin. Hayaller masumdur. Her kim kuruyorsa kursun. Hayaller, hayal olduğu sürece masumdur. Hayat bulan hayallerin masumiyeti sorgulanabilir. Çünkü artık senin hayalin değildir o. Bir gerçektir. Ve gerçekler çok görecelidir. 


Düşünce...

Düşleri düştü düşünden. Düştü düşleri...
Ne vakit düşmüştü ki düş alemine. Düşünüyor, düşünden ayrı kalıyordu. Tıpkı şarkıdaki gibi. Düşleyince güzeldi düşler, düşününce değil. Ve düşünce güzel olmuyordu düşlerden. Uçurum misali yüksekti düşlerin duvarları. Ya da o da bir düştü, düşüşü gibi...
Düşleri düştü düşünden... 
Yoksa ... yoksa... O mu düşmüştü düşünden. Var mıydı farkı... ha düşleri düşmüştü, ha kendi düşlerinden düşmüştü. Her iki şekilde de düşlerinden ayrılmış oluyordu.
Güzeldi düş alemi ona göre. Ah bir de düşmesi olmasa...
Düş – ünme
Düş – me
Düş...
... .. .



Geri Dönüş – üm.

Huyumdur, bir şeye ara verdim mi kopmalarım başlıyor. Soğuyorum resmen. Aynen şu an gibi. Yazamıyorum. Aklımda konu var aslında ama toplayamıyorum. Mesela yeni dizilerden Med Cezir. The O.C dizisinin uyarlaması. Şahsen meraktan bakarım da, arkadaş ben şu adamı sevmiyorum hiç. Şu adını feriha koydum adlı dizisindeki adam. Çağdaş mı adı, Çağlar mı ne. Dizide canlandıracağı karaktere de açıkcası hiç uymamış. Bilmiyorum nasıl olacak.  Ayrıca dizinin bize uyarlaması nasıl olacak merak ediyorum. Malumunuz öyle her şeyi aynen aktaramıyoruz biz. Dün de başıma ne gelse beğenirsiniz. Haftaya liseden arkadaşımın düğünü var. Bekarlar listemiz eksiliyor, onlar çoğalıyor. Halimiz vahim yani. Biz de iki arkadaş onun için hediye bakmaya çıktık. Deli gibi dolandık. Mesela çok güzel çerçeve bulduk ama parası çok olunca kararsız kaldık. Olmadı, bir şey beğenmezsek onu alacaktık. Ama en son girdiğimiz yerde kupa takımı gördüm, bayıldım. Aynından kahve takımı da vardı. Birimiz birini, birimiz diğerini aldı…

Bir Bayram Günü...

Hayatın her günü bayram olsa, o günlerin kıymetini bilir miydik? Bayram olan günün bir anlamı vardır. Kıymeti vardır. Ayrıcalığı da tabi. O yüzden farklıdır. Diğer günlerden farklı olduğu için. Farkı özünde olduğu için kıymetlidir.  ...
Gün gelir, bir bayram sabahı kapıyı gözleyen biz oluruz. Ki belki bilerek, belki bilmeden kaç kişiye kapılarda beklettik. Özündeki o kıymeti bilemediğimiz için. Günün bayram olduğunu unuttuğumuz için.  ...
Kıymeti bilinesi mutlu, huzurlu, sağlık ve afiyet dolu bir bayram dilerim.




Tuvalet Eğitimi.

Yoksa alışkanlığı mı deseydim. Şimdi başlıktan yanıltma yapmayalım. Tuvalet eğitimi ile ilgili bir yazı yazmayacağım. Sadece bu eğitim zamanla noksanlaştığını düşünüyorum. Efenim, bu tuvalet eğitimlerinde temizlikte öğretiliyor değil mi? Eller yıkanıyor, tuvalete su dökülüyor falan. Yani iş sadece o çocuğu, o tuvalete oturtmak olmuyor. Ama gel zaman git zaman, o eğitimden sadece tuvalet ihtiyacı geldiğinde tuvalete gidileceği kısmı kalıyor. Gerisi hikaye, bir anı oluyor. Hiç öğrenmemiş gibi girip çıkıyor. Sadece altına kaçırmamayı öğrenmiş olarak  kalıyor. Ne yazık... Nerede bunun temizliği... yok. Söyler misiniz kim mecbur sizin çıkardığınızı görmeye?... Hele bu yaz mevsiminde o kokusunu çekmeye.. kim mecbur yani, söyler misiniz? Madem bir eğitim aldın vakti zamanında, o tuvaleti kullanmayı öğrendin, tam hakkını ver. Rica ediyorum. Lütfen yani.. 


Beş Kuruşu Olan.. ?

Yolda görseniz, a para düşürmüş biri deyip, eğilip alır mısınız o beş kuruşu? Çok kıymetsiz görünür değil mi gözünüze. Üstüne basıp yolunuza devam edersiniz. Eğer içinizde alan varsa tebrik ediyorum onu. Alıp cebe indirmeyi kastetmiyorum. O parayı yerden alıp başka yere koymayı kastediyorum ben. Olmadı hayır kutularına atmak mesela. Yani gerçekten paranın değerini vermekten bahsediyorum. Lisedeydik. Tarih öğretmenimiz demişti. O zamanlar paramızda sıfırlar var. En küçük para 5bin lira. (Bak şimdi 5 bin deyince insan bi heyecanlanıyor de mi? )  Şimdiki 10 kuruş 5 kuruş kadar bir şeydi. Yolda görüp tenezzül edip kimseler almıyor bu parayı demişti. Halbuki para değerlidir, kıymet bilmek lazımdır, demişti. Şimdi ne zaman yerde para görsem, hocamın dediği gelir aklıma. Düşünsenize, markete gittiniz. 10 kuruşunuz yahut 5 kuruşunuz eksik. Kasiyer bekliyor sizden, tamamlayın diye. Sizde eksik çıktı param diye mahçup oluyorsunuz. Kıymetini bilsek o paranın hiç yerlere atar mıyız? Siz hiç yolda …

Televizyon Reklamları Nereye Gidiyor...

Bildiğimiz reklamlardan bahsetmiyorum. Hani şu telefon numarası verip, ürün satıyorlar ya, onları diyorum. Nereye gidiyorlar kardeş?... Adamlar bir ara bala takmışlardı. Bissürü firma bal kampanyaları ile bal satıyordu. Çok şükür azaldılar. Bitti diyemiyorum. Yine bir iki tanesi çıkıyor hala. Reklamları da en az 5 dakika sürüyor. Hep aynı şeyleri söylüyorlar. Şimdilerde birde kampanya zamanı diye bir şey uydurmuşlar ki. Neymiş reklamın çıktığı saat harici aransa şu kadar, ama şimdi ararsan bu kadar. Ne kar ama.. kaçırma vatandaş. Madem öyle, aynı fiyatla başka zamanlarda ekranın altında nasıl çıkıyor? Bunu açıkla o zaman... Hııı.. ? İş olayı cazip hale getirmek ya, adamlar birde köşeye ürün sayıyı koyuyorlar. Sayı zaman geçtikçe azalıyor. Neymiş, kapış kapış satılıyormuş. Acele etmezsek kaçırırmışız. Stok bitermiş. Bak sen ya.. Çok değil, bir 45 dk. sonra yine çıkıyor aynı reklam, yine stok dolu mübarek. Ne çabuk tedarik ettin. Maaşallah... Bir de şimdilerin popüler ürünleri kameralı ü…

Resimdeki Kediyi Görüyor musunuz?

Yukarıdaki resimdeki kediyi gördüyseniz ama ilk bakışta tabi... Sizde iyi bir gözlemci gözü var demektir.
Biz kediyi nasıl mı gördük... tam tesadüf oldu. Hemen resmini çekip ölümsüzleştirdik.

Peki... Aşağıdaki sevimli hayaleti kimler görüyor bakalım.. ?



Karar.

Duygu, Batur'un kapısına geldiğinde bir an tereddüt duydu. Eli havada zile uzanmış halde kalmıştı ki, Batur kapıyı açtı. İçeri girdiğinde her şeyin hazır olduğunu gördü. Bir yanda atıştırmalıklar, meyve suları bir yanda ders kitapları vardı. Duygu, ne çok zahmet etmişsin dedi. Batur, her şeyi annem hazırladı ve çıktı. Sadece ikimiz varız evde. Kimse ders çalışırken rahatsız edemeyecek bizi, dedi. Duygu gülümseyip, ders kitaplarının olduğu yere oturdu. E hadi başlayalım, dedi. İçinde anlam veremediği bir darlık vardı. Ayıp olmayacağını bilse, şimdi çekip giderdi bu evden. Öyle boğucu geliyordu ki her şey. O an, bu evde ders çalışma teklifini sırf Teoman'a gıcıklık olsun diye kabul ettiğini kendine itiraf etti. Ve çok pişman olmuştu bile. Bir an önce ders çalışıp gitmek istiyordu. Bunları düşünürken de odayı inceliyordu. Sonra Batur'un sesi ile bu düşüncelerinden sıyrıldı. -Sen iyi misin, çok düşünceli gibisin. -Yoo.. iyiyim. Evden çok izin alamadım, fazla kalamayacağım. -Hıı…