Hayaller Birgün Gerçekleşir Umuduyla Kurulmaz. Zira Hayaller Değildir Umutla Beslenen. Hayaldir Umudun Ekmek Kapısı...






Davetiye ve Teşekkür.


Bugün sevinmek için bir bahanem var. Her ne kadar bugünün en sevindirici haberi, günlerdir hastanede yatan babamın çıkış haberi olacak İnşaallah ama olsun. Bu haberde benim bugün sevinmeme sebep oldu.

Bana 3.Bumerang ödül töreni için davetiye gelmiş. Görünce çok sevindim. Ama gidemiyorum. Tören 5 Aralık'taymış. Yani haftaiçi. Çalışan biri olarak + İstanbul'da da olmadığım için gitmem mümkün görünmüyor, ne yazık ki. Ama... bu da beni üzmüyor. Ben, bu daveti almayı bile şans görüyorum.

Bu yüzden buradan tüm Bumerang ekibine teşekkür etmek istiyorum. 
Ödül alacakları da şimdiden tebrik ediyorum. 




 

Güne Renk Katanlar.


*   78 yaşındaymış. Bu teyzeyi işimin ilk yıllarından tanıdım. Kocası ile arası hep bozuk. Bu ikinci evliliğiymiş. Geç yaşta, rahat bulmak için yapılan evliliklerden. Ama hiç gün yüzü görmediğini söylüyor. Hastalıklarını abarttığını söylüyormuş. Para vermiyormuş. Özetle kadın huzur bulamamış. Bir ara boşanmak bile istedi. Ama sonra vazgeçirdiler.
Şimdilerde kol değneği ile yürüyebiliyor. Bugün geldi, doktor randevusu aldırmak için. Allah'tan alabildim. Çantası raporlarla, kağıtlarla dolu. Geçen gözleri kararmış. Telaşlanmış. Bir de kör kalmaktan korkuyor. Kulağında kulaklık var, iyi duyuyor sayılır. Her geldiğinde kocasıyla kavgalarını anlatır uzunca. Bir de Karadenizli. Az şive var ve hızlı konuşuyor, dediklerinin bir kısmını anlamıyorum. Çıkarken bolca dualar ediyor. Eşini seçerken çok dikkatli ol diyor.


 *   Onu ilk gördüğümde korkmadım desem yalan olurdu. Para versene para versene diyor, başka da bir şey demiyordu. Sonradan öğrendim ki hasta imiş. Ellili yaşlarında bir kadın. Saçlarını kısacık kestirmişler.
Şimdilerde her gün geliyor. Bir de artık para miktarı da söylüyor. Elli kuruş verecekmişim. Gerçi az verince de ses etmiyor. Neredeyse her gün uğruyor. Bir keresinde etek alacağım param yetişmedi bile dedi.


*    Patronun dostlarından. İster telefonda olsun, ister gelsin. Halimi hatrımı sormadan etmez. Sevdiğim ve saydığım bir dedem. Gelirken de boş gelmez. Misafir boş gelmez der. Geçen İstanbul'a gitmiş. Sanırım bir yeri ziyaret etmiş ama neresi unuttum. Oradan benim içinde bir hediye almış. Öyle sevindim ki. Onu çeyizime koydum hemen. Allah uzun ömür versin kendisine.

Anlamı Gizli Cümleler.


Basit bir cümle değildi. Anlamı büyüktü. Sen, ben, anlamadık belki o an, içindeki o anlamı. Ama söylediği kişi anladı. Görmüyor musun gözlerindeki mutluluğu?
Sana bana deseydi, sevinir miydin böyle? 
Hayır.
Ama O sevindi. Anlamını biliyordu çünkü. Onun için çok şey demekti;
yemek hazır mı?






Bunu Blogumda Paylaşabilirim. Hürriyet Benim.

Hürriyet; gündeme dair cesur bir projeyle karşımızda. TBWA\ISTANBUL'un hazırladığı proje kısa zamanda oldukça ses getirdi. Din, dil, ırk, cinsiyet ayırt etmeden bireysel özgürlükleri konu alan projenin amacı Türkiye'nin dört bir yanından insanların hürriyetlerini dile getirmeleri ve seslerini duyurmaları...

Bu proje katılımcıların kendi hürriyetlerini anlatmaları için tasarlandı, katılımcılar videolarını oluştururken ilham versin diye de bir film hazırlandı.

Hürriyet, herkesi kendi hürriyet cümlelerini yazmaya ve hürriyet şarkılarını yaratmaya davet etti. Kullanıcılar içinde kendi fotoğraflarının da olduğu hürriyet filmleri yaratabiliyor ve bu filmleri sosyal medyada dilediğince paylaşabiliyor. Ayrıca seçtikleri mesaj ve fotoğraflarından oluşan bannerı hurriyet.com.tr sayfalarında yayınlanıyor. Kısaca proje tamamıyle interaktif bir proje olarak kurgulandı. www.hurriyetbenim.com üzerinden ilham verici videoyu seyredebilir, kendi video ve bannerınızı yaratabilirsiniz.

"Hürriyet Benim" filmi, daha TV’ye çıkmadan viral olarak sosyal medyada gösterildi ve çok kısa sürede yayılarak; sosyal medyada konuşulmaya ve paylaşılmaya başlandı. Kullanıcıların katkılarıyla yapılan klipleri Twitter'dan #hürriyetbenim hashtag'iyle takip edebilirsiniz.

Ben de kendi videomu oluşturdum ve benim için hürriyetin ne demek olduğunu anlattım. İzlemek için;
http://hurriyetbenim.hurriyet.com.tr/video.aspx?k=T5KFMPTO41X

Bir boomads advertorial içeriğidir.

Saatiniz Kaç?

Dün sabah gelirken, önümden giden kadının kolundaki saati dikkatimi çekmişti. Kocamandı. O büyüklüğünden olsa gerek uzun kollu giysinin altında kalamamış. Şimdi düşününce saatin büyüklüğüne takılmışım, sağ kolunda olduğunu farketmemişim.
Evet, genelde insanların saatlerinin hangi kolunda olduğu dikkatimi çeker.
Saat kullanımı bence kişiden kişiye değişiyor. Hatta hiç saat kullanmayanlar var, saatsiz yapamayanlar da.
Saatlerini devamlı kullananlar da var. Sadece dışarı çıkarken takanlar da.
Hatta kıyafetine göre saatini değiştirenlerde mevcut.
Şahsen, saatimi sadece banyo sırasında çıkaranlardanım. Hep kolumdadır.
Küçük saatleri severim mesela. Büyük ve bissürü zımpırtısı olan saatler ilgimi çekmez. Zaten hepitopu bir saatim var.
Bir de saati takma şekli vardır. Genelde saat üstte takılır. Resimdeki gibi. Ama ben içe doğru takarım. Başkalarında bu detayda genelde dikkatimi çeker.
Sadece saat ama ne çok değişik tarzı var değil mi?
Herhalde tek aksesuarımın saat olmasından kaynaklı, insanlarda da saatler ilgimi çekiyor.
Siz saatinizi nasıl ve ne şekilde kullananlardansınız?



  

Kıymet


İnsan kıymet bilmez, kaybetmeden. Düşmeden bilemez ki, derinlikler mi güzel, zirve mi? Direk zirveye varan, nasıl bilsin ki derinliği...

Kıymet bilmek için, o derinliği bilmek lazım. Dibi görmek lazım, arada. Yoksa çarpar, zirvenin soğuk rüzgarları insanı.

Kaybetmeli insan arada. Bilmeli o duyguyu da. Ki kıymet bilsin zirvedeyken. Düşmeyi bilsin. Sonra kalkmayı. Derinliği de görsün bilsin de, zirvenin rüzgarı başını döndürmesin.

Düşmeden kalkmayı öğrenene zor değil düşmesi. Ama kalkmak için gerekli azmi, derinden zirveye gideninkinden çok olur. Çünkü bilir, zirvenin tadını. Damağındadır. Ve yine tatmak için elinden geleni yapar. Zirvenin kıymetini anlar.
Bu arada derinliklerinde tadını alır. Derinliğin suyunda boğulmadan yaşamayı öğrendiğinde, o derinliklerde yalnız olmadığını fark eder insan. Kiminin o derinliklerden zirveye çıkmak için uğraşmadığını görür. Mutlu olduğunu da. Derinlerde yaşamanın boğulmak olmadığını da görür. İnsanın isterse her yerde mutlu olabileceğini anlar. Zirveye tırmanırken mutlu olmayı unutmaması gerektiğini anlar.

Zirve de soğuktur, derinlerde. İnsan bir gülümsemesiyle ısıtır, bulunduğu yeri. Yeter ki kıymet bilsin. 
Ve anlar ki, herkesin zirvesi kendine göre değişir. O derindekinin neden zirveye çıkmak için uğraşmadığını da o an anlar. Kıymet bilmek budur belki de...




Sevdiğim Adamlar – Nejat Uygur.


Televizyonda diziler bu kadar çok yokken, O'nu izlerdik. O'nun sahnesini. Nejat Uygur'u izlerdik. O zamanların Star kanalında çıkardı.
Sonra, geçenlerde denk geldim de öğrendim. Kemal Sunal'ın En Büyük Şaban filminin siyah beyaz hali de varmış da, Nejat Uygur, Kemal Sunal'la aynı rolü oynamış vakti zamanında. Ama tam izleyemedim. Yine denk gelsem keşke.
Uzun süredir bu serimi yapmıyordum. Nejat Uygur ile yeniden başlatmak istedim.
Ve bu resme bayılıyorum. 
 
Hepsine Allah'tan rahmet diliyorum. Her biri sanatının ustası idi. 


 

Tek.

Ben bir kuşum. Bana gülümseyen, yemek veren o insana kandım. Artık korkmadan toprakta dolaşıyordum. Hepsi bir sandım. Başka bir insan gelip, bana kıydı.

Ben bir insanım. Bana kötülük yapan, aldatan bir insana kandım. Artık kimseye güvenmiyordum. Hepsi bir dedim. Bissürü iyi insanı kaybettim.

Ben bir insanım. Bana iyilik yapan, beni seven bir insana inandım. Sadece ona güvendim. Başka kimse böyle olamaz dedim. Bissürü iyi insanı kaybettim.




Sigorta Borcunuz Olabilir mi?


Bilindiği gibi artık yeşil kart yok. Devlet, gelir testi yapıyor. Ve herhangi bir sosyal güvencesi olmayanları Genel Sağlık Sigortası kapsamına alıyor. Ama bunun için sizin başvurunuz lazım. Peki, nereye başvuru yapacaksınız? İkamet adresinizin bağlı olduğu Sosyal Yardımlaşma Vakfına.
Şimdi;
18 büyük büyük erkek çocuğunuz varsa ve okumuyorsa, artı çalışmıyorsa, hemen GSS yaptırmanız lazım. Yoksa yaptırmadığınız günler devlet tarafından en yüksek primden hesaplanıyor ve size kabarık bir borç çıkıyor.
Başka kimler peki bu durumu takip etmeli?
İşten ayrılan ve sigortası dolanlar. Kız ya da erkek farketmiyor.
Boşanmış ve herhangi sosyal güvencesi olmayanlar.
25 yaşını doldurmuş erkek öğrenciler.
Bir örnek vereyim:
Genç kavga ediyor. Kavga sırasında çenesi kırılıyor. Yaş 21. Çalışmıyor. Okumuyor. Hastaneye gidilince sigortası olmadığı ortaya çıkıyor. Ameliyat olması lazım. Sigorta olmazsa 7 bin T.L. Baba gidip sigorta için başvuru yapıyor. Sigortası yapılıyor ama gence tam 5 bin kusur ceza da çıkıyor. Sebep, GSS için başvuru yapmadığından. Baba sigorta olmazsa 7 bin lirayı nasıl ödeyeceğim diye düşünürken, şimdi 5 bin liralık borçla karşı karşıya kalıyor.
Böylesi çok örnekle karşılaştım. O yüzden siz siz olun, bu durumu takip edin. 



 

Sevgi Sömürücüleri


Bir çiçek düşünün. Sevgi ile ekip, baktığınız. O çiçek sizden sevgi ister. Ama neticesinde çok güzel çiçekleriyle, büyülü kokusuyla, size sevginizin karşılığını verir. Tıpkı ağaç gibi.
Bir köpek gibi. Sevgiyle eğittiğiniz, baktığınız o köpek, size her fırsatta sevginizin karşılığını gösterir. Yap dediğinizi yaparak, belki de sizi koruyarak yapar bunu.
Çünkü sevginizin karşılığıdır bunlar.
Ama insanların bazıları sevginin karşılığını vermez. Siz tüm iyi niyetinizle, kalbinizdeki tüm sevgiyle elinizden geleni yaparken, o, sizi sevmez.
Sevmemekle de kalmaz. Sizin sevginizi sömürür. Siz sevgi gösterdikçe, bunu kullanacak yeni yollar arar. Bulur da. Ama bunlar sizin sevginizin karşılığı değildir. Aksine sizi hiç sevmemiştir. Sevmeyecektir. Ama bu onu, sizin sevginizi beklemekten vazgeçirmez. Sizden sevgi bekler ama sizi sevmez.
Sevmenizi ister, çünkü istediklerini öyle yaptırabilecektir. Sevmenizi ister, daha çok sevmenizi, ki daha çok sömürsün sizi.
Sizin sevginiz olmasa, o bir hiç aslında. Tıpkı diğerleri gibi. Tüm sevgi sömürenleri gibi. O güzelim duyguyu araç görenler gibi.
Keşke böylelerini sevgisiz bıraksak. Bırakabilsek. Ama böyle tipleri sevenler hep olacak. Çünkü o sevenler, yalancı bir gülümsemeye kanacak kadar çok seviyorlar. Sevginin gücüne inanıyorlar.
Ama keşke hiç sevmesek onları...




Benzin Döküp Yakalım.


Karı-koca,  yataklarında yatıyorlar. Erkek uyuma modunda yatarken, kadın kitap okumaktadır.
Kadın: Şunu keser misin Erol ....
Erkek: ... (ses yok)
Kadın: Kes şu gıdıklamayı diyorum !...
Erkek:: ( başını kaldırır yastıktan ) Ne oldu?
Kadın: Ay bir de uykudan uyanmış gibi bakıyor. Gıdıklama ayaklarımı diyorum.
Erkek:: Ben seni gıdıklamıyorum ki. Uyumaya çalışıyorum.
Kadın: Nasıl yani.. Atma şimdi. Gıdıkladın işte.
Erkek:: Gıdıklamadım.....
Kadın: Bak yine yapıyorsun.
Erkek:: Yapmıyorum. Kaldır şu yorganı.
İkisininde gözleri faltaşı gibi açılır.
Kadın: Aaa.. Fare ! ...
Erkek:: Fare! ...
İkisi birden ayağa kalkar yatağın üstünde.
Kadın: Ne işi var bu farenin yatağın içinde ya...
Erkek:: Yatağın içinde, evin içinde ne işi var aslında. İğrenç. Ha.. Ayakların sağlam mı? Yemiş olmasın.
Kadın: Ne yemesi ya.. Saçmalama.
Erkek:: Yer yer.. Hiç anlamazsın bile.
Kadın: Gitti işte. Hadi yatalım.
Erkek: Bu yatakta mı? Hayatta olmaz. Off.. Bana da dokunmuştur bu hayvan. At bu çarşafları. Ay bu havyan her yerde gezmiştir ki şimdi. İğrenç... İğrenç..
Kadın: Benzin döküp yakalım mı ? Kökten temizlik.
Erkek: Fareyi mi? Canileşme lütfen. Ama çarşafları yakabilirsin.
Kadın: Yok seni.
Erkek: .... !?
Kadın: Hadi yat, uzatma. Sabah bakarız çaresine.
Erkek: Uyuyamam ki. Yıkanmam lazım. Ama ya banyoda da gezmişse. Ya yıkanırken gelirse. Ya uyurken geri gelirse...
Kadın: Keyfin bilir. Ben yatıyorum.
....










Kahraman Babalar - Eskiler


Küçük yaşından beri çalışıyor. Uzun boylu, heybetli ve güçlü. Askerlik bitince bir fabrikada çalışmaya başlıyor. Makine gürültüleri arasında el arabasıyla harç taşıyor. Bu gürültülü ortamda kulakları zarar görüyor. İşitme kaybı başlıyor. Ama işini emekli olana kadar bırakmıyor. Çalışmadığı zamanlarda para ile başkalarına odun parçalıyor.
Tek hayali, kendi eli yaptığı evine bir kat daha çıkmak. Altını da dükkan yapmak istiyor. Emekli parası ile istediğini gerçekleştiremiyor. Evi de elinden gidiyor. Emlakçıya kanıp tüm paraları ile uzak bir yerde tek göz ev alıyorlar. Akşamları pazarlara gidiyor. Kasa ve yiyecek topluyor. Kasaları kışlık odun yapıyor. Yiyecekleri aş.
Gündüzleri emeklilikten sonra ayakkabı boyacılığı yapmaya başlıyor. Yağmurlu günlerde gitmediğinde dolaşıyor. Para edecek bakır gibi eşyaları topluyor çöplerden. Gün geliyor parasız zamanlarda o topladıklarını satıyor. Eve ekmek alıyor, erzak alıyor.
Bir gün o tek göz evleri de gidiyor elden. Kiracılar kervanına katılıyorlar.
Hiç dinlendirmediği bedeni bir gün onu yatağa düşürüyor. Gözlerinden birini kaybediyor. Böbrekleri çalışamaz hale geliyor. Kulakları hepten duymaz hale geliyor.
Her gün Allah'a verdiği nimetler için şükrediyor. 





 

Karar Sizin...

Efendim, arada nete girer, “uyuşuk hayalperest” yazar, neler çıkıyor, nasıl çıkıyor diye bakarım. Bunu yapan bir ben değilimdir herhalde. Öyleysem de sorun yok. Meraklıyım arkadaş.
Bildiğim kadarıyla, ki biri daha söylemişti bunu, bu isimle nette ilk ve tek idim. Ama tabi başkaları da çıkmış. Bunu bu gün öğrendim.
Bayadır bakmıyordum. Eskiden baktığım da yoktu kesin. Yoksa gözüme çarpardı. Zira Uyuşuk Hayal Perest demiş kendine.
Tamam, herşey normal. Tabiki bu ismi kullandı diye yazmıyorum ben bunları. Aşağıda linki verdim. Şahsımuhterem, gitmiş bir de benim blogdan kendim için saatlerce uğraştığım Uyuşuk Hayalperest yaprak çalışmamı da kullanmış.
Yok artık ya... Onu da kullandın tamam. Bir şey demezdim normalde ama burada normal olmayan nokta şu: adı uyuşuk hayal perest ve bana ait bir resmi kullanmış. Yani şahsen, bu sayfayı bu bloga ait bir sayfa sanabilirim. Benim gıcığıma giden bu.
Benim bloguma ait bir sayfa vardı ama kaldırdım onu. Açsam diyorum ama açmıyorum. Açsam mı acaba?


Bakın ve haklı mıyım haksız mıyım, varın siz söyleyin. 




 

Yanlış !


Biz;
Sinirliyken yanlış bir şeyler yapabilir, yanlış kararlar alabiliriz.

Biz;
Üzgünken yanlış bir şeyler yapabilir, yanlış kararlar alabiliriz.

Biz;
Mutluyken de yanlış bir şeyler yapabilir, yanlış kararlar alabiliriz.

Biz, yanlış yapmaya meyilli bir insan evladıyız.

Sinirliyken başkalarını kırarız. Üzgünken kendimizi. Mutluyken de başkaları bizi.

Ne tuhaf değil mi?



Polat Ölsün İstiyorum.


Bir çocuk, başka bir çocuğu boğarak öldürüyor.
Sebep ?
Oyunda  Polat olduğu için.
Evet, çocuklar Kurtlar Vadisi dizisinin oyununu oynuyorlarmış. Öldüren çocuk İskender olmuş oyunda, ölen ise Polat Alemdar'mış. Çocuk, ölmek bilmeyen Polat'ı ben öldürmeyi başardım, demiş. 
Dizi 10 senedir devam ediyor. Neredeyse her sezon sonu Polat Alemdar ölüm döşeğinde kaldı. Ama ölmedi. Dizi boyunca da kimse öldüremedi. Bir ara öldü dedik, yine ölmedi. Bu durumu çocuk artık nasıl algıladıysa, oynadıkları oyunda düşünmeden Polat diye arkadaşını öldürmüş.
Bu durumu geçtim, dizinin her sahnesi şiddet içerikli neredeyse. Ama buna rağmen hala 20.00'de çıkıyor. Geç saatte çıkmıyor. Rtük buna bir şey demiyor. Oysa çocuklar için uyku saati diye 21.30 seçilmiş.
İki adam öldürülen filmleri dizileri +13 diye geç saatlere koymayı biliyorlar.
Hala şu akıllı işaretlere kim karar veriyor, merak ediyorum. Dizi sırf reyting rekorları kırıyor diye erken saatte çıkıyorsa, diyecek laf yok. Bu devirde Tv için reyting herşey demek çünkü.
Bu dizi sadece örnek. Çocuklar tv de olsun, pc oyunlarında olsun şiddet dolu içereklere maalesef çok kolay erişebiliyor.
Geçenlerde haberlerde internet kafelere denetimleri gösterdiler. Çocuklar okula gitmek yerine oralara gidiyor. Ne çeşit oyunlar oynadıkları muamma. İşyeri sahibi ses etmiyor. Ne de olsa o çocuk müşteri demek, para demek. Denetimler bence daha sık yapılmalı. Gerekirse bu duruma müsaade eden cafelere kapatma cezası verilmeli.
O çocuk oyunda sırf Polat olduğu için öldü. 
O çocuk sırf oyunda karşısındakini Polat olarak düşündüğü için katil oldu. Kimbilir, belki de kendini katil değil, kahraman bile görüyordur. Öyle ya, kimsenin senelerce öldüremediği adamı öldürüverdi. 





Zayıf Halka.


Kendinizi hiç zayıf halka hissettiniz mi?
Bir topluluğun içinde tüm alaycı gözlerin üzerinizde olduğu o anda, kendinizi nasıl da zayıf, güçsüz ve ezilmiş hissettiniz. O an orda olmamayı ne çok isterdiniz. Ya da yaptığınız, dediğiniz şey her ne ise onu yapmamış olmayı. Oysa size göre ne masumdu. Hiç düşünmemiştiniz böyle sonuçlanacağını.
Şimdi hep tutukluk içindesiniz. Yine o anı yaşamaktan korkar halde. Artık topluluk içinde, yine tüm alaycı bakışlar size bakacak diye, tek kelime etmiyor. Adeta hiç hareket etmiyorsunuz.
Bedenen orda olsanız da kendiniz dahil kimse sizi görmüyor. Konuşsanız kimse dönüp bakmaz size. Kalkıp gitseniz aldırış eden olmaz. Ya da siz öyle düşünüyorsunuz. Konuşsanız yine gülecekler. Bir hareket etseniz yine gülecekler. O yüzden yokmuş gibi orada durmak en iyisi değil mi?
Kim suçlu peki bu süreçte?
Siz mi? Sizi bu duruma düşürenler mi suçlu?
Tabiki onlar. Sizi hep ezenler. Küçük görenler. Ve yanınızda hiç olmayan anneniz, babanız. Oysa bir destekçiniz olsa ne güzel de işler başarıyorsunuz. Korkmuyorsunuz topluluktan. Küçük düşmekten. Alaycı bakışlardan..
Ama sadece küçük bir destek lazım. Sizi yalnız olmadığınıza inandıracak bir destek.
Çok mu bunu istemek?
Büyük bir istek mi bu? 



 

Yorgun.

O'na yaşını sorsan, bir cevap veremez sana. O, görünürde genç ama ruhu yaşlı olanlardandı. Birileri buna tecrübe de derler. Ama kim ister bu kadar tecrübeyi ?...
Yorgundu ama savaşçı değildi. Yorgun savaşçı diyemezdik O'na. Savaşmamıştı ki O, yaşamaya çalışmıştı yalnızca. Yoksa yaşamak savaşmak demek miydi? ...
Yaşamak savaşmaksa şayet, bir de düşman olmalıydı. Ve birde silah arkadaşların. Arkanı kollayan, seni koruyan. O'nun kimsesi yoktu ki bu savaş meydanında. Ne dostu, ne de tek bir tane silahı...
O, yorgun. O, aslında hiç yaşamadı. Kabus gördü sadece. Şimdi gözleri kapalı, kabusun bitmesini bekliyor.


O kim mi ? Ben bir çocuk diyeyim, siz binlerce...




İlaç Parası.



Yıl: 1995

Küçük kız, o gün dispanser randevusuna ablası ile gider. Muayene olur, doktor yeni ilaçlar verir. İlaçları almak için hastaneye giderler. Uzun ilaç kuyruğa girerler. Uzun bir süre beklerler. Onlara sıra gelince ablası reçeteyi vezneye verir. İlaçların tutarına üzerindeki para yetişmez. Sırada bekleyen bir adam paranın üstünü vezneye vererek tamamlar. Ablası ağlayarak adama teşekkür eder. 

Tüm bunları uzaktan izleyen küçük kız, ilaçları alan ama ağlayan ablasının neden ağladığını, o an ve o yaşlarda anlam verememiştir.

Şimdilerde anlıyor o yaşların neden döküldüğünü...




Kelimeler Sahnede..


Kelimeler birer oyuncu. Bense acemi bir yönetmen. Her biri üstün yetenekli kelimelere acemice oyunlar yazıyorum. Hiç sesleri çıkmıyor, itiraz etmiyorlar. Ne sunuyorsam onu oynuyorlar. Hem de her zamanki yetenekleri ile. Hiç gocunmadan. 

Ben ne kadar acemi ve yeteneksiz de olsam, onlar yetenekleri ile oyunu seyredilir kılıyorlar. Her zaman. Tabi arada öyle kötü senaryolar oluşturuyorum ki, o güzelim yeteneklerini görmek çok zorlaşıyor. Yine de beni bırakıp gitmiyorlar. Terketmiyorlar. İyi ki yanımdalar. Ben onlarla ustalaşacağım. Onların yeteneklerini zamanla daha iyi öğrenip, daha iyi senaryolar yazacağım. Ben ustalaştıkça, kelimelerin yeteneği de artacak. Güçleri çoğalacak. Onlar zaten ben acemi ve yeteneksizken yetenekliydiler. Beni geliştirdikçe benimle daha büyüyüp güçlenecek ve çoğalacaklar. Buna yürekten inanıyorum.

Ben kelimelere güveniyorum. Onları seviyorum. Biliyorum ve hissediyorum ki, onlarda beni seviyor. 

 

Gözlem.

Aşağıdaki videoyu akşam haberlerde izledim. Onların sevimliliği bir yana dikkatimi asıl başka bir şey çekti.
Bakın, nasıl sırayla teker teker kayıyorlar, farkettiniz mi?
Bekliyorlar. Kayanın ardından ve kayanın sudan çıkıp yukarı tekrar çıkanakadar bekliyorlar.
Farkettiniz mi?
Nasıl bir düzenle, ahenkle yapıyorlar eğlencelerini.
Bakıyorum, bakıyorum, hayret ediyorum bu minik ördek yavrularına.
Şimdi bu görüntüyü hangi insan yavrusu ya da insan olan bir videoda görebiliriz ki...
Haksız mıyım?
Ve bence onları fazlasıyla sevimli yapan bu durumları. Değil mi?