Hayaller Birgün Gerçekleşir Umuduyla Kurulmaz. Zira Hayaller Değildir Umutla Beslenen. Hayaldir Umudun Ekmek Kapısı...






Lafın Özü...

Ne yazayım... Bilmem. Sende bilmiyorsun ki şimdi. Hatta banane dersin, haklı olarak.

Koca bir sene geçti. Bu sene atanırım derken, güzel bir şeyler olur belki diyerekten geçirirken günleri, yaptı yapacağını işte.

Şimdi sanki tüm yollar, tüm sözler babamı hatırlatıyor. O'na dair bir şey çıkıyor illa ki. Ya da bana öyle geliyor. Bize öyle geliyor.

Mesela yılbaşı geliyor ya, akşama kuruyemiş al, derdi. Kutlamak için değil, yılbaşı bahane. Maksat yemek olsun işte. Zaten yıl içinde hiçbirşey istemezdi ki.

Ne yazayım şimdi...

Yeni bir sene başlayacak bir gün sonra. Tüm temennim, gelecek bu sene elinizden sevdiklerinizi almadığı, huzur dolu, sağlık dolu bir yıl olması.

Yeni yılda, yeni bir sayfa. Bu günlüğün sayfalarında, güzel ve neşe dolu yazılarla buluşmak üzere deyip, selam ediyorum...

Sevgileri yarınlara bırakmayın... olur mu..





Yüreğimde Saklı Hatıralarım...

Gün gelir, hatıralar kalır elinde sadece. Elinde, elle tutulur bir hatıra kalmışsa ne âlâ, şanslısındır. Yoksa zihnine emanet, o güzel hatıralar. Akıl bu, sormaz ki sana bana. Kimini tutar, kimini siler. 
 
Hatta dedim ya, elle tutulur bir hatıra varsa şanslısın diye. Ama zihnin yine oynar seninle. Gözün gibi baktığın o hatıraya, bir gün boş gözlerle bakar bulursun kendini. Hatırası silinmiştir. Ama yine de yüreğin el vermez onu atmaya. Saklarsın, zihnine inat. Aklın sana boş işler bunlar dese de, yüreğin hisseder yaşanmışlıkları. Böyle bir yüreğin varsa şayet, işte o zaman şanslısındır aslında. Zihninde silinse de, yüreğin saklar. Sen bilmesen de. Anlam veremesen de, o saklar içinde.

Asıl hatıralarını yüreklere yazanlara selamlar olsun. Çünkü en şanslılar Onlar. İnsan yüreğine yer etmek zordur ya, silinmesi de zordur.
Aklımda değil, yüreğimdesin. Çünkü aklım bıraksa da çalışmayı yüreğim çalışır. Yüreğim bırakırsa çalışmayı aklım da bırakır..




 

Sanki...

Sanki ne yapsam, ne desem, ihanet. Zaman kısa ama çok uzunmuş gibi. İçimde hissettiklerimi henüz tarif edemiyorum.
Sanki öyle de yapsam böyle de yapsam suç. Sanki herkes yüzüme bakıp ayıplayacak beni. Ağır ol molla desinler, hesabı...
Sanki alnımda yazılı çoğu zamanlarda. Sanki çok şey değişmiş de ben değişememişim gibi.. 
Sanki hiç belli değil de ben söylemeliyim herkese.. ya da susmalıyım..  
....




Tuhaf...

Düşünmeyince oluyor.. İnsan hayata devam edebiliyor. Hani düşünmeden nasıl oluyor ki, derseniz, oluyor işte.. Bilmem ..
Öylece sessiz durunca oluyor. Ama anlatması zor. Söylemesi zor.
Belki hala idrak edilemedi durum. Öylece apaçık bir gerçek var ortada ama insan hemen kabul edemiyor.
Tuhaf hissediyorum kendimi. Çoğu zaman duygusuz. Çünkü içimde hiçbir şey olmuyor. Dedim ya en çok anlatması zor oluyor. Söylemesi. Dillendirmek dedikleri o şey...
Halbuki dillendirmesen de, söylemesen de değişmeyecek bir gerçek var ortada. Bir daha göremeyeceğim bir babam var artık.. Konuşmasam da, ağlayıp sızlasam da, sessizce durup öylece hayata devam etsem de, herkese haykırmak isteyip bir yandan kimsenin bilmesine ne gerek var desem de... değişmiyor ki  gerçekler. Ölen geri gelmiyor.
Şimdi, ölümünü idrak ettiğim anlarda, tek dileğim huzur içinde yatması. Rabbimden sadece bunu istiyorum artık. Dünyadaki acısı dindi de asıl oralarda acı çekmemesi tek istediğim. Dualarım böyle.




Benim...



Akşam önüme taktığım iğneleri çıkartmadan yatan kişi, benim. Sabaha karşı aklıma gelip baktım yoklar. Kalkıp yatağı yokladım. Biri omzum hizasındasıydı, diğeri totomun altında. Aldım, koydum kenara. Şükürler edip yattım aşağı yeniden.

Otobüste artık yer yerilen insan kişisi olan kişi de benim. Veren de lise öğrencisi bir kızcağız. Şaşırdım, otur dedim, gerek yok dedim ama oturmadı. Bende oturdum.

Babası yoğun bakıma alınan ve buradaki hastanede yer yok diye te Gebze'ye götürülen de benim. Ciğerlerindeki sorunu 20 gün sonra farkeden doktora küfürler savuranlar içinde bende varım. Çok uyuyor diye beynine tomografi isteyen o doktoru o tomografi cihazına sokmak isteyen de benim.

Bugün nihayet işyerindeki yeni düzen işleri bitecek olan da benim.

Okuyamayan, yazamayan da benim..

Dua isteyen de benim... 


 

Yorgunluk..

Şu an ayaklarımı uzatıp, şöyle keyifle oturmak ve dinlenmek isterdim. Ama... yapamıyorum.
İşyerinde geç kalınmış bir bahar temizliği var. Günü geçmiş, birikmiş ne kadar evrak, dosya varsa depoya kaldırıyoruz. Şu günlerde astım olmazsam hiç olmam herhalde. Maruz kaldığım tozun haddi hesabı yok.
Ellerim tahriş oldu, benim güzel ellerim ahh..
Bir de evde de işler beni bekliyor. Babam hala hastanede, ablam orada. Ev işleri bana kaldı. Yani çalış çalış.. bitmiyor.
Hayallerimi sanırım tekrar gözden geçirmeliyim. Zira hayalimde çalışan ev kadını olmak vardı. Ama zormuş arkadaş. İş mesaisini geçtim. Ev işleri yap yap bitmiyor arkadaş. Onu yapıyorsun, başkası çıkıyor. Hele o bulaşıklar. Tamam makine var da dizmesi dert, boşaltması ayrı dert. Çamaşırlar zaten tam işkence. Ayır, at makineye sonra as. Bitti mi.. hayır. Sonra topla. Hepsini ayrı ayrı yerleştir.
Allah'tan yemek yapmıyorum. Onu diğer ablam yapıyor sağolsun.
Kısaca ve özetle yorgunum a dostlar yorgun... yok mu bana bir izin verebilecek biri..
Bloglara da bakamıyorum ki.. Pc başına anca oturdum desem yeridir. Yorgunluktan okumak gelmiyor içimden. Kusura bakmayın. Şöyle arkama yaslanıp dinlenmek istiyorum. Pazartesi müsait olurum İnşaallah... dua edin..
İyi bakın kendinize...




Sokak ve Çocuk.

Mahallenin yoksuluydu Onlar. Baba ortalarda yok. Anne desen.. İki erkek çocuk, bir de kız. Kız zihinsel engelliydi. Ama tek başına sabahtan akşama sokaklarda dolaşırdı. Dolaşmasın diye değil, tek başına olmaması gerektiği için. Yaşı da küçüktü zaten.
Erkek çocuklardan biri büyük, diğeri küçüktü. Kız ortanca idi. 
Onlara dünyanın dört mevsimi işlemezdi. Yazları da aynıydılar, kışları da. Evleri virane haldeydi. Ne kapısı vardı, ne bacası. Büyük olan, yaşı büyüdükçe eve gelmemeye başlamıştı.
Kız da büyüyordu. Gelişiyordu. Ama ilgilenini yoktu. Her çocuk bir ama, ilgiye fazlasıyla muhtaç bir kız çocuğu için sokaklar çok başka tehlikelidir.
Bir gün küçük olanla komşusu arasında bir diyalog geçti. Düğün vardı mahallede. Komşusu O'na düğüne temiz git, git elini yüzünü yıka dedi. Bir koşu gitti geldi çocuk. Gözlerindeki o sevinç ışıklarını görmeniz lazımdı. Işıldayan gözleriyle, olmuş mu, diye soruyordu. Komşusu sevgiyle, olmuş, dedi. Çocuk, adete havalarda yürüyerek, sevinçle gitti düğün alanına.
Yıllar sonra çocukların anasının öldüğü haberi geldi. Otobüsten düşmüş.
O çocuklara sonrasında ne oldu bilinmez. Yol da geçti evlerinin bulunduğu yerden.
Hayata bir sıfır yenik başlamak dedikleri bu olsa gerekti. Hiç okula gitmediler. Gündüzleri sokaktı evleri, geceleri o virane yer. Komşuları yemeklerini verirdi. Giysilerini de.

Şimdi ne yapıyorlar? 

 

Barıştık mı?


İlkokulda arkadaşlarımından ikisi diğer bir arkadaşıma küsmüştü. Arada kalmış gibi olmuştum. Sonra onlar küsken ben bir günlüğüne şehir dışına çıktım. Döndüğümde barışmışlardı. Yolda hep onları düşünmüştüm. Barıştıklarını hayal etmiştim. Sordum, nasıl barıştınız diye. Bir bileklik varmış, onu taktığın kişi ile barışırmışın. Bizimkilerde o şekilde barışmış.
Ben bu barıştık mı, hala küsmüyüz, gibi lafları kullanmayı sevmem. Bu sorular insana küslüğü hatırlatıyor daha çok. Barışmak istiyorsak onunla konuşmayı denemeliyiz. Güldürmeye çalışmalıyız. Bu devrede barıştık mı, diye sormak çok manasız geliyor bana. Ya da gelip gelip, küs müyüz hala, diye sormak. Belki karşımızdaki herşeyi unuttu. Ama sen kalkıp küs müyüz hala diye sorarsan, onun aklına yine küslüğü sokmuş olmaz mısın?
Araya bu gereksiz soruları sormadan da pek ala barışabilir insan.
İlla sorarak anlamak gerekli mi cidden?
Yüzüne bakıp anlasak...
Başka bir soru sorarak konuşmaya çalışarak anlasak...
Bence barışmak böyle olmalı.
Barıştık mı, sorusunu gözlerimiz gözlerine sorsun.
Bir deneyin.
İşe yaradığını görürsünüz. Ki İnşaallah kimseyle küsmez darılmaz da, hiç denemek zorunda kalmazsınız. 



 

Bu Acı Ne Zaman Geçer ?...

Evde tek başına bir genç kız. Güzel güzel temizlik yapıyor. Evi süpürürken süpürgenin hortumu sandalyeye çarpıyor. Sandalye düşüyor. Durumu farkedemeyen genç kızın ayağına çarpıyor. Canı çok yanıyor. Çarpan yer anında morarıyor. Ama sonra morluk geçiyor, hafif şişiyor. Ve acıyor her daim. 
Şimdilerde hala acıyor, morarma kızarma hallerinde. Arada yürürken bile acısını hissediyor. Herkese ağzını büzerek ayağını göstermek istiyor. Acıtasyon yapmak istiyor. Ama yapmıyor. Canı acıyor...
Kim acaba bu garibim genç kız...
Bildiniz mi? ?
:D
Ve başlıktaki soruyu cidden soruyorum. Ne zamana kadar acı çekerim ki ben... Morluk tamam da acımasın ya..