Hayaller Birgün Gerçekleşir Umuduyla Kurulmaz. Zira Hayaller Değildir Umutla Beslenen. Hayaldir Umudun Ekmek Kapısı...






En Kıymetlisi..


Otur aynanın karşısına.
Konuşma.
Sessizce bak kendine.
Uzat elini aynaya. Aynadaki aksine dokun.
Hissettin mi? Elin usulca girdi aynadan içeri. Dokunabildin dökülen yaşlarına. Okşadın başını. Sevdin. Ve gülümsettin ya kendini. Yani aynadaki aksini.
Bak şimdi kendine. Ağlıyorsun.
Neden biliyor musun?
İçine ulaşmayı başardın sen. İnsan ağlamadan gülmeyi marifet sayar ya. Asıl olan, ağlamaktır. Sonra gülmek. Bu her gülümsemeni kıymetli yapar.
Sen güldürmeyi başardın ya, ağlarken aynadaki aksini. İşte, en kıymetli hediyeyi verdin kendine.
Bak, şimdi gülümsüyorsun işte.
En güzelinden, en kıymetlisinden.




Son Veda.



Kapıyı anahtarla açıp içeri girdi. İşyerinde yaşadığı tüm stresi ve yorgunluğu, evine adım attığı an unutuyordu.
Burnuna güzel bir yemek kokusu geldi. Koklaya koklaya, ne olduğunu anlamaya çalışarak salona geldi. Karısı koltukta yatıyordu. Yanına gitti. Uyuyordu. Koltuğun kenarındaki pikeyi alıp üstünü örttü.

Tekrar kokuya odaklandı. Hızla mutfağa gitti. Tencerenin altı hâlâ yanıyordu. Hemen söndürdü.

-Allahım, bu sefer yanmamış olsun.

Dualarla tencerenin kapağını açtı. Kaşıkla bir güzel karıştırdı. Yanmadan yetişmişti. Çok sevindi.
Odasına gidip üzerini değişti. Ellerini yıkadı. Mutfağa geri geldi. Kendine bir tabak yemek koydu. Ekmek sepetine elini uzattı ki, aklına ekmek alması gerektiği geldi. Sepette hiç ekmek yoktu. Derin bir iç çekti.

-Olsun. Bu seferde ekmeksiz yeriz, napalım.

Masaya oturdu. Hala sıcak olan yemeği üfleye üfleye yemeğe başladı.

-Canım, ne zaman geldin? Niye uyandırmadın beni. Darılıyorum ama.

Karısı hemen yanına oturdu. Dirseği masada, eli çenesinde kocasına bakıyordu.

-Aaa.. Ekmek almadın mı? Hem bana dersin, bak sende unutuyorsun işte.

Gülüyordu. Kocası ters bir bakış attı. Sonra o da gülmeye başladı.

-Bulaşıcı demek ki...

Karısı, eli ile kocasının ağzını kapadı.

-Deme öyle. Deme.

Karısının elini tutup öptü. Karısı da kalkıp kocasına sarıldı.

-Sen çok iyi bir adamsın. Çok çok iyi bir adam.

-Biliyorum. Sende dünyanın en güzel kadınısın. Ve benim karımsın.

-Güzel mi? Eskiden belki. Ama şimdi güzel değilim. Yalan söyleme.

-Sen hâlâ dünyanın en güzel kadınısın. Anlaştık mı?

Karısının burnuna parmağıyla dokundu. Bunu yapmasını çok severdi.

Yemekten sonra yatak odasına geçip televizyon izlemeye başladılar.
Karısı, kocasının yatarak televizyon izlemesine anlam veremiyordu. Çünkü izlerken hep uyuyakalıyordu. O yatağa oturup izlerdi.
Kocası, karısı için yatak odasında televizyon izlemek istiyordu. İzlerken uyuyakalıyordu. Yatağa götürürken de uyanıyordu. Yatakta uyursa uyanmadan rahatça uyuyabilirdi.

Karısının gözleri kapanmaya başladı. Baktı ki, kocası çoktan uyumuş. Usulca kocasının göğsüne başını koyup, yanına kıvrıldı. Kocasının kalp ritmini kendine ninni yaptı. Gözleri kapanıyordu. Kendini çok güçsüz hissetti. Güçlükle başını kaldırıp kocasının kalbine:

-Seni çok seviyorum.
Diye fısıldadı. Gözlerini kapadı.

Kocası, karısının son kez “ seni seviyorum “ dediğini duymadı. Son kez ona “seni seviyorum” diyemedi. 







Çubuk Toplama Komitesi.


Bugün çok sevinçliyim. Artık bende ÇTK'nın bir üyesi olmuştum. Topladığım çubukların sayısının fazla oluşu, komiteye girmeme en büyük etken olmuştu. 
Beni komiteye öneren arkadaşımla, komitenin toplantı salonuna gittik. Duvarda, renkli kalemlerle yazılmış tabelaları hemen göze çarpıyordu. 
Bugün olağan çubuk eşleştirme günüydü. Çok şanslıydım. Şansım devam ederse, kurada da ben çıkabilirim.
Herkes çubuklarını masaya koymuştu bile. Bende elimdeki kutuyu masaya koydum. Herkesle göz göze geldim. Hepsi kutunun içinden kaç çubuk çıkacağını merakla bekliyordu.
Sırıttım. Ve kutumun kapağını açıp içindekileri masaya boşalttım. Onlarca çubuk masaya döküldü. Herkesin ağzı açık kalmıştı. Kimse bu kadar çubuk beklemiyordu. Hepsini şaşırtmıştım. Gururluydum.
Komitenin başkanı:

-Bunların hepsini sen mi yedin?

-Evet.

Bunu söylerken acayip gururluydum. Herkes hayran hayran bana bakıyordu. Ne güzel bir duyguydu bu.

-Tamam arkadaşlar. Bu kadar gösteri yeter. Hadi işe koyulalım.

Başkanın bu sözü ile komitenin görevli üyeleri çubukları ayırmaya başladı. Ben ve diğerleri masanın diğer köşesine toplanıp onları izlemeye koyulduk. Heyecanla bekliyorduk. Bakalım eşleştirme sonunda kaç dondurma alabilecektik. Benim getirdiğim çubuklarda her harften vardı. İstesem gider tek başıma alırdım ama hepsini komite için biriktirmiştim.

Eşleştirme işi uzun sürüyordu. Üç ayrı harfi tek tek ayırıyorlardı. Sonra onlardan, bedava dondurma alabilmemiz için istenen şifreyi oluşturuyorlardı.

Beklemek heyecanlıydı. Ve sonunda işlem bitti. Hepimiz kaç adet dondurma çıktığını merak ediyorduk. Komite başkanı ve görevliler gülüyordu.

-Bugünün hasılatı tam 6 dondurma. Hepinizi tebrik ediyorum arkadaşlar.

Alkışlar, sarılmalar. Tam curcuna havasına girdik. Çünkü bu rekordu. Başkan yine o otoriter sesi ile bizleri sakinleştirdi. Şimdi sıra kuradaydı. Bakalım kimler bedava dondurma kazanacaktı.
Başkan beni yanına çağırdı.

-Arkadaşlar, Birey, o çubukları getirmeseydi bugün bu kadar bedava dondurma yiyemeyecektik. Bu yüzden bir bedava hakkını kurasız ona vermek istiyorum. Onaylıyor musunuz?

Kimse itiraz etmedi. Ben de teşekkür ettim.
Başkan:

-Bu başarını hep bekliyoruz. Ama bu hak tek seferlik ona göre.

-Tamam başkanım. Elimden geleni yapacağım. Sağolun.

Çubuklarımı aldım. Beni komiteyle tanıştıran arkadaşımın yanına gittim. Ona da kuradan dondurma çıkmıştı. Çubuklarımızı tokalaştırdık. Sonra birlikte bakkala doğru yol aldık. Çok mutluydum. Çok güzel arkadaşlar kazanmıştım. 





Kurtarıcı.

İçim geçmiş. Hemşirenin öksürüğü ile gözlerimi açtım. O da uyandırdığı için mahçup olmuş gibiydi. Olmaması lazım. Hem uykum hafiftir, hem de tam uykuya geçmemiştim.
Hemşire gidince odada dolanmaya başladım. Sonra yine oturdum. Öylece O'na baktım. Kafasına 4 dikiş atıldı. Ama Allah'tan hasar yok. Hep dediğim gibi, taş kafalı işte. Elini tuttum usulca. Yine benim yüzümden kırdığı elini. Kırmak da değil tuzla buz olmuştu. E kolay değil, benim altımda kalmıştı eli. Hala soğuk aldığında sızladığını bilirim. Gayriihtiyari ovalarken görürüm.

-Hadi ama gören de yanlış anlayacak. Ne tutuyorsun la elimi.

-Ne zamandır uyanıksın sen?

-Hemşirenin güzel kokusuna uyandım.

Evet, hiçbir şeyi olmadığını artık tam kanıtlamıştı.

-Çok korkuttun beni. Neden yaptın bunu, deli misin sen?

-Asıl sen deli misin? Ev yanıyor sen içerde keyif uykusundadır. Birinin seni uyandırması lazımdı.

İkimiz birden gülmeye başladık. Yangının ortasında kalan bendim. Şimdi hastanelik olan O idi.
Beni kurtarmak için kaşla göz arası alevlerin içine dalmış. Bende sanırım gaflet uykusundaydım. Uyanmamışım. Uyandığımda sesini duydum. Ya da sesine uyandım. Bilemiyorum. Tam O'nu görmüş yanına gidiyordum ki, üstüne bir şey düştü. Hemen koşup çıkardım. Kapıda telaş ve panikle bekleyen gözler, benim kucağımda Cem'i görünce üstüne bir de şaşırdılar. Kurtarılmayı bekleyen kurtarıcı olmuştu.

Övünmüyordum. O benim can dostum dediğim kişiydi. Canını hiçe sayıp, benim için alevlere meydan okumuştu. Bir an bile korkmadan. Düşünmeden. 
Bu adam beni kurtarmaya yeminliydi galiba. 
Lisedeyken de başım dönüp yere çakılacakken kendini bana minder yapmıştı. Elini böyle sakatlamıştı. Ve çok sevdiği baskete veda etmek zorunda kalmıştı. Bende o oynamıyorsa bende oynamam demiş, bırakmıştım. Koçtan ne küfürler yemiştim. Geleceğin starı olabilirsin demişti. Ama umrumda değildi. Cem de yetenekliydi. Üstelik benden fazla basketbola bağlıydı. O benim yüzümden oynayamazken, ben onun gözlerinin içine bakarak nasıl oynardım.

Kalkıp gazeteleri aldım. Bizimle ilgili haberi açıp sırıtarak gösterdim.

-Bak, meşhur olduk.

-Ver bakayım. Nasıl yazmışlar, ne yazmışlar. Nasıl çıkmışım..

-Bence okuma ya. Görme. Moralin bozulur şimdi.

Hala gülüyordum. Çok yalvartmadan gazeteyi eline verdim. Okumaya başladı.

-Ulan yine ikinci adam olmuşum. Nedir benim senden çektiğim.

Gazeteyi bana doğru fırlattı. Ama ıskaladı. Yanına gidip sarıldım. O da beni yumruklamaktan vazgeçip sarıldı. Kapı açıldı. Doktor içeri girdi. Cem'in deyişiyle, basılmıştık. 






Acı Çikolata.


Hayretler içinde ve gözümü bile kırpmadan arkadaşıma bakıyordum. O acı şeyi nasıl da tatlı tatlı yiyordu. Şaşkındım. Ağzım açık ona bakıyordum.

-İster misin?

Elinde bir parça bana uzattı. Sanırım ona bakıp canım çekti zannetti.

-İstemem. O acı.

-Acı mı? Hangi çikolata acı olabilir ki? Uff.. çok lezzetli. Al. Bak tadına.

Bir yandan da dudağını yalıyordu. Ama hepten batıyordu. Acı olan bir şeyi bu kadar iştahla yiyebilir miydi?

-Çikolatalar acı oluyor ama.

-Sen günü geçmiş olanı yemişindir. Çikolatanın en ucuzu bile tatlıdır. Taptatlı.

Tüm bunları, elinde bana vermek için tuttuğu parça ağzındayken söyledi. Ağzının içi, dişleri çikolata olmuştu. Komikti.

-Tamam, küçük bir parça ver. Acı ise yüzüne tükürürüm bak.

Güldü. Elinde kalan çikolatanın yarısını kırıp bana uzattı.

-Çok ama.

-Yedikten sonra az gelir, merak etme.

Hala tatlı olduğuna inanmıyordum. O çikolataları bana annem vermişti. Günü geçmiş olsa görürdü. Hiç öyle bir hata yapar mı? Yapmazdı tabi.
Çekine çekine, yavaşca ağzıma küçük bir parça attım. Tükürmeye hazır halde duruyordum. Bekledim.  Bir acılık hissetmedim. Dilimle tabağımın arasında ezdim. Eriyip ağzıma yayıldı. İnanılmaz bir şeydi. Öyle güzeldi ki tadı. Gözlerim parladı. Neşe içinde:

-Ama bu çok güzel.

-Sana dedim değil mi? Hiçbir çikolata acı olmaz.

Ve son parça çikolatasını ağzına attı.
Bende elimdekinin hepsini ağzıma attım. Sanki verdiğini geri alacaktı. 
Bu nasıl oluyordu peki? Bu çikolataysa benim yediklerim ne idi?  Ben, bu tattan nasıl habersizdim.

Bunları düşünüyorken  annemleri gördüm. Arkadaşımın annesi ile geliyorlardı. O da annesini gördü. Hemen elini ağzını silmeye koyuldu.

-Ağzımda çikolata yok değil mi? Anneme sakın söyleme. Kızıyor.

-Neden?

-Zararlıymış.

-Zararlı mı?

-Aman işte, kendi kilo alacağım diye yemiyor. Bana da yedirmiyor. Söyleme tamam mı?

-Peki.





Duman < Jeton < Kart < Dakika < MB

Alexander Graham Bell ilk “Alo” dediğinden bu yana geçen 138 yılda telefon teknolojisi çok farklı bir noktaya geldi.
Tüm bu değişime rağmen sabit kalan tek şey iletişim kurma ihtiyacımız. Eskiden ses ve yazı yoluyla yapılan uzun mesafe görüşmelerde bugün görüştüğümüz kişiyi an be an görebiliyoruz.  Önceden çok pahalı ve ayrıcalıklı görünen bu imkânlar artık büyük çoğunluğun kullandığı akıllı telefonlara yüklenen uygulamalarla ücretsiz bir şekilde sunuluyor. Yüz yüze iletişimin yerini hiçbir şey alamasa da günümüzün hızlı yaşam koşullarında bu durumun çok zor olduğunu biliyoruz. Bu nedenle teknolojinin sunduğu imkanlar sayesinde şehirlerin yanı sıra arada okyanusların olduğu başka ülkelerdeki sevdiklerimizin yüzünü görebilmek ve konuşabilmek büyük mutluluk.
Yurtdışında yaşayan akrabalarını özleyenler, üniversitede okuyan çocuklarını merak eden aileler için teknolojinin en büyük nimeti olsa gerek. Birçok örneğe siz de tanık olmuşsunuzdur; yeni doğan bebeği görme, fikir almadan alışveriş yapamayan arkadaşa yardımcı olma, mezuniyet balosunda giyeceği kıyafeti ailesine gösterme gibi birçok özel ana tanıklık edebilme imkânı…
Bu ayrıcalıklı dünyayı sunan uygulamalardan biri olan LINE yüksek kalitede ücretsiz sesli ve görüntülü arama imkanı sunuyor. LINE uygulaması kullanılarak yalnızca akıllı telefonlar arasında değil, akıllı telefonlardan bilgisayar ve MAC’lere de arama yapılabiliyor. Üstelik Wifi, 3G ve 4G şebekeleri üzerinden yapılan görüşmelerde ek bir ücret de bulunmuyor.
Akıllı telefonunuzdan, tablet, masaüstü ya da dizüstü bilgisayarınızdan ücretsiz görüşmeye başlamak için LINE’ı şuradan indirebilirsiniz: http://line.me/tr/
LINE’da ücretsiz görüşme yapabilmek için birçok kısayol bulunuyor. Bunları hızlıca görmek için bu videoları izleyebilirsiniz:

Lıne da Ücretsiz Arama Nasıl Yapılır? | izlesene.com

Lıne da Görüntülü Arama Nasıl Yapılır? | izlesene.com
LINE ile hem mobil cihazlarda hem de bilgisayarınızda ücretsiz sesli ve görüntülü arama yapabilmeniz mümkün. Örneğin, eğer telefonunuzdan arama yapmak istiyorsanız, LINE arkadaş listenizde istediğiniz kişinin ismine tıklayarak LINE “Ücretsiz Arama” ve “Görüntülü” seçeneklerini kullanabilirsiniz.
Ayrıca arkadaşınızla LINE üzerinden mesajlaşırken aramanız gerektiğinde sağ üstte bulunan küçük ok işaretine tıklayarak size sunulan “Ücretsiz Arama” ya da “Görüntülü” seçeneklerini kullanarak kolayca arama yapabilirsiniz.
Görüntülü arandığınızda uygun bir ortamda değilseniz altta bulunan “Sadece Sesli Cevapla” seçeneği ile karşınızdaki kişinin kamerası açık olsa da siz sadece sesli olarak konuşabilirsiniz.
Sesli arama özelliği ile konuşurken ekranın altında yer alan kamera simgesine tıklayarak görüntülü konuşmaya geçebilirsiniz.
Ayrıca görüntülü arama özelliği ile konuşurken de sesli aramalara tek tuşla geçmeniz mümkün.
Eğer aramayı bilgisayarınız üzerinden gerçekleştirmek isterseniz, arkadaşlar listesinde görüşmek istediğiniz kişinin fotoğrafına tıkladıktan sonra açılan ekrandan sohbet, ücretsiz sesli arama ya da ücretsiz görüntülü aramayı seçebilirsiniz. Ayrıca görüşmek istediğiniz arkadaşınızın adına farenizin sağ tuşuyla tıklayarak da aynı menüye ulaşabilirsiniz.
Yazılı sohbet ettiğiniz bir kişiyle sesli ya da görüntülü aramaya geçmek için sohbet ekranın sağ alt tarafında yer alan arama ya da video sembollerini kullanabilirsiniz.
Eğer hala LINE’la tanışmadıysanız, hemen indirip ücretsiz görüşmeye başlayabilirsiniz: http://line.me/tr

Bir boomads advertorial içeriğidir.

Boğaz Ağrısı..

Geceden başlayan bir boğaz ağrısı. Ağrının verdiği asabiyet. Üstüne uyku ve halsizlik. Artı keyifsizlik ve aşırı isteksizlik.
Dün her şey normaldi oysa.
Ne oldu ki bana...
Yutkunamıyorum bile. Acıyor... ):









Çocukluğumun Tek Şahidi.


Uzaktan tanıyamadım. İyice yaklaşıp, ona bıraktığım izi görünce emin oldum. O idi. Çocukluğumun kalan tek şahidi.

Benden büyüktü ama benimle oynamayı severdi. Ya da sadece ben severdim de, o da ses etmeden oynardı benimle.

Yaklaştım, bıraktığım iz bedeninde bir damga gibi duruyordu. Yıllar onu yaşlandırmıştı. O iz olmasa tanımazdım bile.
Usulca bedenine dokundum. İncitmekten, acıtmaktan korkar gibi. Yıllar önce hiç çekinmeden, düşünmeden bedenine bıraktığım o ize, şimdi dokunmak bile içimi acıttı. Elimi üzerinde gezdirirken, küçüklüğüme gittim. Beraber oynadığımız oyunlar. Tepesine çıkıp dünyaya meydan okuyuşlarım. Hepsi güzel günlerdi. Bir tek yanlış vardı. O da dün gibi duruyordu.

Geldiğimi farkedince saçlarımı okşadı. Öptüm. Öptüm. Defalarca. Düşmüş bir çocuğun  yarasını öper gibi. Belki acısı geçer diye. Sıkıca sarıldım.

Ona öylece hayran hayran bakarken, elinde sakladığı ipi farkettim. Salıncağın ipi. Hala duruyordu demek. Saklamış, korumuş.

Ben onunla konuşurken beraber geldiğimiz iş arkadaşım yanıma geldi.

-Neredeyse bu da kurumuş. Diğerleri çoktan kurumuş gitmiş zaten. Kessinler de biz de işe başlayalım.

Hem konuşuyor hem de ağacı inceliyordu. Bir süre bir şey diyemedim. Elimdeki ipe ve ağacın gövdesine kazıdığım adımın başharfine bakıyordum. Çocukluğumdu bunlar benim. Bu ağaç. Evimiz merkezden uzaktı. Bu sebeple okul olmadığında tek başıma kalırdım. Babamda oynamam için salıncak yapmıştı.
O da, bahçemizdeki salıncağa müsait dalları olan tek ağaçtı. Babam salıncağı yapmıştı ama annem razı değildi. Sallanırken düşmemden korkuyordu. Düşerdim de. Deli gibi sallanırdım. Ama kimse bilmezdi. Ağaçtan başka. Saklambaç oynarken gider, onun arkasına saklanırdım. Tepesine çıkar, meyvelerini toplardım. Bazen de avazım çıktığı kadar bağırırdım. Herşeyden büyük olurdum. Ve bir gün, oyun arkadaşım dediğim, benim dediğim ağaca, benim olduğu belli olsun diye, evden izinsiz aldığım makasla adımın başharfini kazıdım. O an ne mutluydum. Mutluluğum, annemin makası almama, babamın yaptığıma kızmasıyla bitmişti. İkisini de çok kızdırmıştım. Oysa bilememişim, en çok kızan ve canı yanan o imiş.

-Hayır, bu ağaç kesilmiyor. Kalacak.

-Ama nasıl olur? Plana göre kesilmesi lazım. Herşeyi ayarladık. Keselim de temele başlansın.

-Hayır dedim. Hayır. Bu ağaç benim tek arkadaşımdı. Yoldaşım, sırdaşımdı. Küçükken, onu sahip olduğum bir eşya gibi görmüştüm. Ama o benim çocukluğumun tek şahidi. Kalan tek hatırası. Kesilmeyecek. Anladın mı ?!

-Seni anlamıyorum. Alt tarafı bir ağaç işte. Evi yıkıyorsun ama ağacı hatırası var diye kesmiyorsun. O planı çizdirmek için kaç para verdik biliyorsun değil mi?

-Kesilmeyecek !..

Ona sarılıp kulağına fısıldar gibi :

-Kesilmeyeceksin. Buna asla izin vermeyeceğim arkadaşım. Asla...




Kalp Hırsızı.

-Hanımefendi, bir dakika, durun lütfen.

-Bir şey mi oldu?

-Polisi aramak zorundayım ama.

-Anlamadım? Polis mi?

-Evet. Az önce bir şey çaldınız benden.

-Ne !?.. Bir yanlışınız var. Ben sizden ya da bir başkasından bir şey almadım. Şaka mı bu?

- Hanımefendi, şaka değil, gayet ciddiyim. Az önce kalbimi çaldınız, nasıl farketmezsiniz ?

- !!?... Komik olduğunuzu mu sanıyorsunuz ?!

-Oo.. Şimdi bir de ambulansa ihtiyacım olacak.

-Peki şimdi ne oldu ? !..

-Az önce, o delici bakışlarınız bedenimi delip geçti. Yaralandım. Çalınmış bir kalbim, delik deşik olmuş bir bedenim var artık. Acıyın bu garibe. Kalbim sizde kalsın ama yaralarıma merhem niyetine isminizi bağışlayın bana.

-.... ?


 


Evet.
Siz olsanız, isminizi söyler misiniz? 
Naparsınız?







Düğün Havası.


Düğüne gidip hiç eğlenmeden dönmek diye, acı bir gerçek var, şu hayatta. Bende her seferinde o acı gerçeği yaşayan biriyimdir.
Ammavelakin yine de giderim.

Peki neden?

Tabiki de, anne baskısı yüzünden. Kadın, sosyal bir canavar, günümüz tabiriyle. Tüm uzak yakın akrabalar ve eski yeni tüm komşuların her türlü davetine gider. Gidemediği çok azdır. Tüm akrabaları tanır. Bense her seferinde yeni bir akraba tanırım. Tabi bir de akrabadır, gitmek lazımdır diye de gittiğim oluyor. Babamda vefat edince kendimi gitme konusunda daha bir zorunlu gibi hisseder oldum. Niyeyse. Annemi tek başına görenler, kızlarını soruyor. O da baskısını gün geçtikçe arttırıyor. Kaçamıyorsun arkadaş.

Dün akşamda yine düğüne gittim. Dayımın oğlunun düğünü idi. Merakla beklenen mutlu son. Zira kendisi anane tarafından ilk torun oluyormuş. Bu sebeple tüm büyükler onun mürvetini görmek istermiş. Ama ne kendi annesi, ne de ananem göremedi. 42 yaşında gönlünün sultanını bulmak onun suçu olmasa gerek. Kader.

Düğün yeri oldukça küçük kaldı. Ne çok tanıdıkları varmış. E insan yıllarca esnaf olunca tanıdığı da çok oluyor. Bizde erken gitmeseymişiz, ayakta kalabilirdik. Ama oturduğum yerden görmem için, sırtıma iki göz açtırmam gerekliydi. O da mümkün olmayınca, ben döndüm mecburen. Hem de saatlerce öyle kaldım. Dönüş yolunda sırtımın ağrısını fena hissettim. Ama şükür ki, yattığımda ağrı yoktu. Kalktığım da da.

Öylece oturup oynayanları seyretmek çok zevkliydi. Dememi beklemeyin. Zaten bir saat takı töreni sürdü. Ben o sürede hepten koptum. Çantamın sapıyla bile oynadım. Gidene kadar yüz kere saatime bakmışımdır. Takı takma süreci içinde, davetlilere ikram yapıldı. Millet yedi ve gitti hatta. Ama gidenlerden fazla yeni gelenler oldu.

Gelin ve damat kurtlarını döktüler. Bol bol oynadılar. Biz 22.30 civarı çıktık. Ama damat dağılmıştı bile. Düşünün. Ki dediğim gibi düğün daha yeni başlamış sayılırdı. Ama biz dönmeliydik. İş vardı, okul vardı. Kandıra'dan İzmit'e dönmek zaten bir saat. Oldu mu saat 23.30. Yatana kadar 12. Bir çocuk için hiç uygun değil. Buradaki çocuk ben değilim. Yeğenlerim. Ama aynı şey benim içinde geçerli tabi. Uyku önemli. Neyseki içimdeki otomatik saat teklemiyor. Sabah yine aynı saatte gözleri açtım. Kendimi tekrar uykuya vermeye niyetliyken saate bakmak aklıma geldi. Kalkma zamanı gelmişti. Ne hoş, ne güzel bir şey değil mi? Çok şükür. Bir de bunu haftasonu geç kalkmaya ayarlayabilsem süper olur. (Doyumsuz insan kişisinin gereksiz lakırdıları, kulak asmayın. :D )
Mayıs ayında da baba tarafından akrabaların düğünü var. Ona da gideyim, diyorum. (şaka yapmıyor, ciddi.) 






Haksızlık Değil mi?


Kızının elini sıkıca tutuyordu. Rüzgar arada sertleşerek esiyordu. Kızına bakıp, üşüyüp üşümediğini anlamak istiyordu. Yüzü asıktı. Onunla gelmek istememişti. O da, bu havada, üstelik karanlıkta onunla gelsin istemezdi. Ama evde tek başına bırakamazdı. Küçücüktü daha, 6 yaşındaydı. Eskiden bazı günler gündüzleri bırakmıştı ama haberlerde evde tek başına kalıp yangın çıkaran çocukların halini görünce, kızını yalnız bırakmamaya daha çok özen gösterir olmuştu. Şu hayatta, en değerli ve tek varlığı kızıydı.

Gökyüzüne şöyle bir bakıp, yağmur yağmaması için, en azından onlar eve gidene kadar yağmaması için dualar ediyordu.
Kızı annesinin elini çekiştiriyordu.
-Anne, geç kalmışız baksana. Pazarcı amcalar toplanıyorlar. Herkes gidiyor. Hadi bizde eve gidelim.
-Tamam kızım, şimdi gideceğiz. Sabret azıcık.
-Üşüdüm anne..
Üstündeki hırkasını çıkarıp kızına giydirdi. Önünü güzelce kapadı.
-Niye baştan söylemedim kızım, hasta olmasan bari. Bak, ileride kivi var. Onlardan da alırım, ikimize de vitamin olur.

Elinde tuttuğu pazar çantasının ağzını açıp, yere çömeldi. Şöyle bir etrafına baktı, kimse ona bakmıyordu. Rahatladı. Yerdeki iyi olan, ezilmemiş marul yapraklarını toplayıp, çantasına doldurmaya başladı. Eli tam marula uzanmışken, öteden yuvarlanarak elinin altına bir patetes geldi. Kocaman bir patetesdi. Tezgahın sahibine baktı. Adam da ona bakıyordu. Elini göğsüne koyup, al manasında işaret yaptı. Patetesi alıp baktı. Eline bile zor almıştı. Kızı da eline almaya çalıştı.
-Ne kocaman patetes. Anne, bundan kaç günlük kızartma çıkar?
-Hergün kızartma mı olur kızım, yemek de yaparız.
Kızı üzülmüştü ama annesi kızartma yapmam da dememişti. Evet dememişti ama nasıl yapacaktı bilmiyordu. Evde yağ kalmamıştı. Komşudan iki kaşık bir şey isterim, diye düşünüyordu. İsteyebilirse.

Kadın, tam gidecekken kızına kivi de alacağını söylediğini hatırladı. Döndü ve yerlere bakıp, kivi aramaya başladı. Nihayet bir tane kivi  gördü. Almaya doğru yönelirken, içinden de çürük olmaması için dualar ediyordu. Ezikti ama çürük değildi. İdare ederdi. Poşetine koyarken, henüz gitmemiş olan tezgah sahibinin bakışlarından rahatsız oldu. Utandı. Sanki herkes ona bakıyormuş gibi hissetti.

Yağmur başladı. Kızına hızlı yürümesini söylüyordu. Hem yağmurdan hem pazardan çabucak kaçmak istiyordu.
-Anne, bu kiviler daha güzel, onlardan alalım. Hem yere de düşmemişler, bak. Annesi kızını elinden çekiştirip zorla yürümesini sağlıyordu.
-Olmaz kızım, hem benim aldığım kivi bal gibi, çok tatlı. Hadi iyice ıslanmadan evimize gidelim.
Annesi bunları söylerken, küçük kız, kivi tezgahından kivi alan kadını para verirken gördü. Annesine aynen şöyle dedi:
-Anne, kadın o tatsız kiviler için para verdi. Biz tatlı kiviye hiç para vermedik. Haksızlık değil mi ? 
 ....





30 yaş ve üstü İçin Sınavsız Üniversite.


Sabah telefon çaldı. Ablam. Sabah sabah araması meraklandırdı. Haberleri izliyormuş, bir haber görmüş ve arayıp hemen söylemek istemiş.

Haber şu: 30 yaş üstü kişilere sınavsız üniversite imkanı.
Malum, evde artık 30 yaş altı kimse yok. Yani haber bize yönelik. Ablamda heyecanlanmış.

İşe gelince netten baktım. 30 yaş ve üstü için sınavsız üniversite, daha düşünce aşamasındaymış. Konuşulan, yapılmak istenen bir uygulama yani. Ortada henüz bir şey yok. 12 Mayıs'ta detaylar açıklanacakmış. Öyle yazıyorlar.
Yeri gelmişken, konu ile ilgili şahsı görüşümü de belirtmek isterim.
Açıkcası çok da büyük umutlarım yok. Böyle bir şey gerçek olursa, seçeneklerin baya kısıtlı olacağını düşünüyorum. Açıköğretim olur. Bölümler çok olmaz. İki yıllık üniversite için olur.

Çok mu küçük düşünüyorum ki. Sanmıyorum. Hem bu uygulamaya itiraz da gelir kanımca. Millet o kadar stres çekip sınavlara hazırlanmış etmiş. Sen kalk gel, sınavsız oku. İşte bu neden bile, yukarıda saydığım olası şartların olumlu ve yerinde olduğunu gösteriyor.

Ama ben faydalanamam diye düşünüyorum. Zaten iki yıllık mezunum. Eminim 30 yaş üstü için sınavsız üniversitenin ilk şartı lise mezunu olmak, olur. Zaten ikinci üniversite olayı mevcut.

Yanlış mı düşünüyorum?

Haber linki:tık.







Anlayışsız Hayvanlar Grubundan Sinekler.

Bir ara sineklerle iletişime geçtim sandım. İçimden defol git diyorum, çıkıp gidiyor. -du maalesef. Anlık bir şeymiş işte, anlamıyorlarmış insan öfkesinden. Zaten aramızda husumet var. Bakınız ki, zamanında mahkemeye bile çıkmışım, onlar yüzünden.

Koca koca sineklerle uğraşmak ayrıca iğrenç ve korkutucu oluyor. Sanırsın bataklıkta çalışıyorum. Biri geliyor, biri gidiyor. Ah bir de topluca eyleme girişiyorlar. Beni benden alıyorlar. Beynim seyahate çıkıyor, sinirler bana kalıyor.

Yaz geliyor, böyle oluyor. Evdeki fesleğenlerden birini işyerine getirsem iyi olacak galiba. Yoksa ben biteceğim ama onlar hiç bitmeyecek..

Güzelim romantik şiirin üstüne de bu yazı mis gibi gitti. :D
Ama benim suçum yok, sinekler yaptı...
...

Ben Sadece...


Seni;
Ressam olsam çizerdim. Dünyanın en güzel renkleriyle. Kıskanırdı  tabiat ana.

Seni;
Yazar olsam yazardım. Dünyanın en etkili kelimeleriyle. İşlerdim satır satır, her sayfama. Kıyamazdı kimse okumaya.

Seni:
Şair olsam şiir gibi okurdum. Her bir kelimene yeni anlamlar yükleyerek. İçim titrerdi okurken, dünya ağlardı.

Ben hiçbiri değilim.

Ben sadece aşık oldum,
Sevdim seni.

Seni kalbimde,
Çizdim, yazdım ve okudum...
Her nefes alışımda.

İşte bu..




Soda ve Traktör

Sessiz bir yolculuktu. Üçü de konuşmuyordu. Çocuk, bir ara arabanın camını açtı. Otobanın gürültüsü, arabanın sessizliğini ezdi geçti. Babası çocuğuna baktı. Gözleri konuşuyordu. Anne, babanın dediğini anladı ve camı kapadı. Çocuk annesine sarıldı.

Babanın gözleri yanında duran poşete takıldı. Gülümsedi. Poşette babasının en sevdiği içecek vardı. Soda.
Babası içerken, bazı akşamlar küçük bir bardakla ona da verirdi. Sodayı sevmezdi ama babasıyla oturup beraber bir şey yapmış olmak onu mutlu ederdi. Kendini o an büyümüş hissederdi.

Şimdi büyüktü. Kendide baba olmuştu. İlk kez çocuğunu dedesine götürüyordu. O, kendi dedesini hiç tanımamıştı. Babasını da tam tanımadığını düşünüyordu. Tek bildiği soda sevdiğiydi. Sabahın erken saatlerinde işe gider, akşam gelirdi. Bir gün, babasını işe giderken görmek için sabaha kadar uyumamıştı. Sadece akşamları gördüğü babasını sabahta görmek istemişti. Görmüştü de. Ona görünmeden gizlice işe gidişini izlemişti. Camdan, arabayla gidişine bakarken gözyaşlarına hakim olamamıştı. Hep o arabaya binmek istiyordu. Babası arabayı sadece işe gitmek için kullanırdı. Sonrasında araba hep garajda kilitli olurdu. Babasından başka kimse garaja girmezdi. Öyle merak ederdi ki. Bazı zamanlar da arabayı kıskanırdı. Hem özel yeri, odası var diye, hem de babasının onu kendisinden çok sevdiğini düşündüğü için.

Arabayı taşlı yola doğru sürdü. İşte, bu yolun sonunda babasının evi vardı. Yıllar sonra yine baba topraklarındaydı.
Çocuğu, yaklaştıklarını anlamış gibi, cama yapışıp etrafı izlemeye başlamıştı.
İki katlı ahşap bir evin önünde durdular. Önce poşete, sonra karısına ve çocuğuna baktı. Gülümsemek istedi, beceremedi. Karısı onun yerine de derin bir iç çekti. Ve kapıyı açıp arabadan indi. Etrafta kimse yoktu.
O da arabadan indi. Elinde soda dolu poşetle. Bir eve baktı bir de bahçeye.
Poşet elinden  düştü. Kırılan şişelerin sesiyle ağaçtaki kuşlar havalandı. Karısı yanına geldi. Çocuk koşarak annesinin eteklerine kapandı. Babasına baktı. Ağlıyordu. Babasının baktığı yere baktı. Garaj vardı. Kapısı açıktı. İçinde eski bir araba vardı. Traktör. Bayadır kullanılmadığı ilk görüşte belli oluyordu.
Çocuk sadece resimlerde gördüğü traktörün yanına koşarak gitti. Ona dokundu. Etrafında dolanmaya başladı.
-Ne kocamanmış. Anne binebilir miyim? Lütfen..
-Hayır oğlum, gelir misin buraya.
Kadın mahçup mahçup kocasına baktı. Yüzündeki gülümsemeyi farketti. Adam çocuğunun yanına gitti. Başını okşadı. Kucağına aldı ve beraber eski traktöre bindiler. Sıkıca çocuğuna sarıldı.
Kadında yanlarına geldi. Toz içindeki arabaya binip kirlenmiş olmalarına hiç aldırmadı.İkisi de mutlu görünüyordu. Etrafa göz gezdirirken bir kadının onlara doğru geldiğini gördü. 
-Cenazeye mi geldiniz?
Soru ikisini de kurşun gibi delip geçmişti sanki. Kadın kocasına baktı. Onda soracak cesareti göremedi. Döndü ve boğazında düğümlenmiş hıçkırığı tutmaya çalışarak o zor soruyu sordu:
-Kimin?
-Bu evin sahiplerinin. İkisi de aynı gece vefat etti. Dün gece. Hadi adam yıllardır hasta yatıyordu da, kadına çok şaşırdık doğrusu. Herkes cenazede şimdi. Defnediliyorlar. Bir oğulları var dendi ama gelmedi herhalde. Kimse de bilmiyor nerededir? Ne yapar? Bir haber verilseydi iyi olurdu. Siz bilir misiniz oğullarını?









Durum.



Az önce bir arıyı muhtemel ölümden kurtardım. Aslında ölümüne sebep olmaktan kendimi kurtardım. Buranın havasından herhalde, bir gece içeride kapalı kalan her küçük canlı, sabahı çıkaramıyor. Sabah cesetlerini buluyorum. Bundan bir ara bahsetmiştim, hatırladıysanız.

Bu arı, bir adamın kafasında geldi. Öylece duruyordu. Ölü sandım. Hatta adama söylerken böcek dedim. Arının öylece durmasına nedense ihtimal veremedim. Ama o, adamın eli değerdeğmez havalandı, perdeye kondu. Sonra bir de masada uğurböceği gördüm. Kanımca o da o adamla geldi misafirliğe. Onu da masaya dökülen kolanyayı temizlerken bahçeye saldım.

Kolanya yerlere de dökülmüş. Yerler kolanya ile silinmemeli. Paspasla silerken, döküldüğü an o kadar kokmadığını farkettim. Kokusu insanı fena yapıyor.

Dün akşam da test edip onayladığım bir durumu da paylaşmak isterim. Eğer banyo sırasında saçınız bolca dökülüyorsa, yıkamadan evvel saçlarınızı tarayın. Taranmış saçlar yıkanırken daha az dökülüyor. Zaten saçlar ıslakken taranmamalı diye biliyorum. Kırmamak için. Küçükken hep sonrasında saçlarımı tarardım. Cehalet.

Facebookta tanımadığım biri arkadaşlık isteği göndermiş. Acaba tahmin ettiğim kişi mi diyorum ama pek de umursamıyorum. Rica ederim, önce kendinizi tanıtan bir önyazı yollayın.

Son olarak, sabah kalkmış giyiniyordum. Gözüm mışıl mışıl uyuyan anneme ve ablama takıldı. Resmen kıskandım onları. Bende yatıp uyumak istiyordum. Hala da istiyorum.





Asa.


Sesi titriyordu sanki. Öyle üzgün, öyle çaresizdi ki bakışları. Eline sanki camdan bir asa tutuşturmuşlar. Tutsa kırılacak, bıraksa darmadağın olacak.

-Ne yapacağım ben şimdi?..

İşte, cevabını bilemediği o soruyu bana sormuştu. Bana kalsa seni böyle üzenleri bu dünyadan tek tek silerdim. Griye boyanmış her anını gökkuşağının renkleriyle boyardım. Bana kalsa, hep gül isterdim.

-Söylesene, ne yapmalıyım.. off ne zormuş, ne ağırmış bir sırrı bilmek. Yani öğrenmek. Ne yapacağımı bilememek beni hepten eziyor. Bir şey söyle.. hadi.

Umut dolu gözlerle bana bakıyordu. Ne desem tamam derdi sanki. Mesela tam şu an sana aşığım desem. Ama olmaz.Her zamanki gibi hiç sırası değildi. O an belki de hiç gelmeyecekti. Duygularıma bir kelepçe daha takmıştım. Anahtarını dipsiz kuyuya atarak.

-Saklamamalısın. Bu çirkin gerçeği saklaman seni de o çirkinliğe bulaştırır. Sakladıkça o çirkinliğe batarsın.

Saklama diyordum ama ben saklıyordum, hayatımın en büyük sırrını. Ama benim sırrımın, aşkımın kimseye zararı yok ki. Varsa da kendime.
Bana yaklaşıp ellerimi tuttu. İş tam o an, kalbim durdu ve sonra sırf bana işkence devam etsin diye yine çalışmaya devam etti. Hem de gürültü ile. Sus bir sus, duyacak sesini diye bağırmak istedim. Ama ben yine sustum. Ellerim ellerinde çırpınan bir güvercindi sanki. Dinlese, duyacak kalbin sesini.

-Teşekkür ederim. Sen olmasan bu kararsızlıkla ömrüm çürürdü. O pisliğin gerçek yüzünü herkes bilmeli. Haklısın. Öncelikle de karısı. Canım arkadaşım benim, her fırsatta ne de güzel anlatırdı evliliğini. Bir yalanın içinde yaşıyormuş meğer. Şimdi gidip ona herşeyi anlatacağım. Ama sende yanımda olsan, böyle elini tutarak, senden güç alarak anlatsam.

İstemiyordum, elimde olsa, bir ömür tutmak isterdim ellerini. Ama ellerimi ellerinden aldım, omuzlarından tuttum.

-Yanılıyorsun. Tek başına söylesen daha iyi olur. Hem arkadaşın benim yanımda mahçup olur. Değil mi?

Eğdi boynunu.

-Ben niye düşünmedim ki bunu. Yine önce kendimi düşündüm.

Keşke bende sen kadar kendimi düşünebilseydim. İnsan kendini düşündüğü için mi daha çok üzülür yoksa başkalarını düşünürken mi... 







Rüyalar Gerçek Olsa !

- Sensin. Evet..
- Efendim ? !
- Sensin. Rüyamda gördüğüm sensin.
- Sanırım hala rüyadasınız.
- Yok, uyanığım.
- Emin misiniz ?
- Evet, kendimi çimcitledim. Canım yandı. Bu rüya değil. Rüyada değilim.
- Bence hala rüyadasınız. Başka biri de çimcitlesin sizi.
- Küçümsüyorsun beni. İnanmıyorsun.
- Lütfen vaktimi çalıyorsunuz.
- Sen kimseyi rüyanda görmedin değil mi? Ondan bu anlamsız bakışlar. Küçümseyiş.
- Sizi anlamıyorum. Müsaade eder misiniz lütfen.
- Gözlerini kaçırma. Bilmiyorsun sen sevmeyi. Hele sevilmeyi hiç bilmemişsin. Sana güzel bir şey söyledim ama bana bir deli demediğin kaldı.
- Şimdi siz akıllı, ben deliyim öyle mi?
- Tıpkı rüyamdaki gibi.
- ? !! 






İki Arkadaş.


Arkadaşı telaş ve heyecan içinde yanına geldi.
-Hayırdır oğlum, bu ne hal, dedi gülümseyerek. Arkadaşı, ağzı kulaklarında, aşık oldum aşık.. dedi.
-Vayy.. kim peki bu şanslı ?
-İşte, bak şu yan çaprazdaki sarışın. Çok güzel değil mi ?
O yöne doğru baktığında, sabah karşılaştığı kızı gördü. O da etkilenmişti o kızdan. Ama ne zaman buraya gelmişti ki. Hiç görmemişti.
-Ne o.. sende çok beğendin değil mi.. dedi arkadaşı.
-Ne zamandır orada oturuyor?
-Bilmem, geldiğimde oradaydı. Şimdi gördüm ben.
-Hımm.. dedi. Ve görür görmez aşık oldun kıza öyle mi?
-Evet. Çarpıldım resmen. Baksana şu güzelliğe.. derken, kız da onlara doğru bakıyordu. İkisi de telaşla, yakalanmış iki yaramaz çocuk gibi kafalarını çevirdiler. Tam o anda aynı yöne çevirdikleri için kafaları birbirine çarptı. İkisinin de çok canı acımıştı. Kız da onları görmüştü ve gülerek kafasını çevirdi.
-Taş kafa, rezil olduk ya..
-Seninki pamuktan sanki. Benimde canım acıdı. Üstüne birde rezil olduk.
Susup kafalarını ovuşturmaya başladılar. Sonra birbirlerine bakıp, gülmeye başladılar.
-Gel bakayım, kızarmış la, çok mu acıyor?
-Üstüne şişmese bari. Bak şişerse ve soran olursa kapıya çarptım. Gülme be..
-Tamam ama sende gülme oğlum. Benimki de acıyor. Buz mu istesek ki.
-Yok be, geçer şimdi. Kız gördü zaten bizi. Birde buz isterken görürse hepten biteriz.
-Biteriz, derken, dedi arkadaşı, gülmeyi kesip, gayet ciddi bir tavırla.
-Şöyle ki, o kızla ilk tanışan benim. Ki sen tanışmamışsın bile, deyip, kıza doğru baktı. Sonra arkadaşına bakıp, şişkin şişkin arkasına yaslandı. Yan yan, gülümsüyordu.
-Adı ne peki?
-Şey.. dedi, ve bir anda havası inmiş balon gibi büzüldü. Sormadım ki.. dedi sonra.
-Yani bu tanışmak olmuyor bay çok bilmiş. Sen önce gördün, ben önce gördüm olayına hiç girmiyorum. Lisede değiliz artık.
-Tamam. O halde yapıyoruz?
-İkimizde şansımızı deniyoruz. Artık hangimizi seçerse..

Benim Kamera Arkam.

Sevgili blogdaş Nabrut, merak etmiş, bu blog yazılarımı nasıl yazıyorum diye. 
Allahım, sen affet, insan bir mimi bu kadar çarpıtır yani.. :D

Mimin adı, kamera arkası. Yani blogumuzda yazdığımız yazıları nasıl yazıyoruz, ne şekilde yazıyoruz.. Bunu anlatan bir yazı.

Lütfen önce mendillerinizi hazırlayın. Benim blog yazılarımı nasıl yazdığımı öğrenince, gözyaşlarınıza hakim olamayacaksınız. Bak bende hüzünlendim şimdi.

Efendim, malum bilindiği gibi, bilmeyenler varsa da şimdi öğrensin, evde eski bir bilgisayarım var. Onun için yeni bir pc alacağımı söylemiş. Sizden öneri istemiştim, hatırlarsanız. Ama ben sizin önerilere uyamamış, gitmiş bir tablet almıştım. Paramla onu almaya kıydım diyebiliriz.
Bilen bilir, tablette normal bir yazı yazmak zordur. Yani benim için değişen pek bir şey olmadı.

Peki nasıl yazıyorum ki ben bu yazıları..

Biraz heyecanlanın..

Küt küt..
:D

Delirdim azcık.

İşyerinde yazıyorum. İşte söyledim.

Bir yandan gelen gidene bakıyorum. Bir yandan yazı yazmaya çalışıyorum. Bir yandan bunu patrona çaktırmamaya çalışıyorum. Word bir açılıyor, bir kapanıyor. Yazılar mütemadiyen yarım kalıyor. Sonra devamı geliyor.
Ah bir de yerimden kalkmak gibi bir olay oluyorsa, bende heyecan tavan yapıyor. Ay onu kapat, yok onu sil, aman kimse bir şey görmesin.. öl geber stresten. :D

İşte böyle aksiyon dolu anlarla yazıyorum ben bu yazılarımı. Bu blog benim fedakarlıklarımla ayakta duruyor hala.. 
Evet mendillerinizi şimdi kullanabilirsiniz. Aaa.. hala ağlamadınız mı? ):

Bir de resim sorunsalım var benim. Allah kimseye, başka blogdaşlara vermesin. Başka bloglarda milletin kendi çektiği resimleri gördükçe nasıl da içim gidiyor, bilmiyorsunuz. Tamam resim çeken bir telefonum benimde var ama işyerinde bilgisayara bağlayamıyorum. Ki telefonun bağlantı zımpırtısı da yok zaten. Bende bu durumu kendi çizdiğim resimlerle kapatmaya çalışıyorum. Ya da arayı daha fazla açıyorum. Farketmişsinizdir.
Bende sizden çok şey bekliyorum sanki, yok onu biliyorsunuz, yok bunu farkettiniz.. gibi lafları çok kullandığımı farkettim. Napıyım, kendimi çok mühim insan sanıyorum. Hepsi bundan. Ki bunu zaten, yazının ilk cümlesinden anlamışsınızdır. Anlamayanlara koca bir selam çakıyorum ve :D 

Sevgiler... 





Bir Çocuk Veda Ettiğinde...

Bir uçurtma daha gökyüzünde sahipsiz kalır.
Bir köpek ve kedi en iyi arkadadaşını kaybeder.
Kaldırımlar, parklar bir kişi noksandır artık.
Masadaki yeri boş kalır, oyuncakları öksüz ve kimsesiz.
Sokakta çocuk sesleri bir volüm azalır.
Komşunun oyunu bozup bakkala gönderdiği biri daha eksilir.
Bir annenin, babanın yüreğine bir ateş düşer. Canlarının yarısı gider.
Bir çocuk, dünyaya, belki bir elveda demeden veda eder... 






Şifreli Öykü - Paket.

Hepimiz birer hacker mıyız?
Evet.. Ben sizi öyle yapacağım. Çok kolay ki.
Aşağıda yazdığım öyküde gizlenmiş blogdaşlarımızın ismini bulabilir misiniz?
Ama ipuçlarını gözardı etmeyin, onları kırmızı ile işaretledim.
Ve bunu acizâne olarak sizden de rica ediyorum. Eminim ortaya çok güzel öyküler, inanılmaz şifreleme teknikleri çıkacak.
Bunu bir mim olarak ilan ediyorum o halde.
Ve...
Öyküde adı geçenleri direk mimlemiş oluyorum. Sizlerde ister öykünüzde geçenleri, isterseniz ayrıca isimleri yazarak mimleyin. Bu mimin kuralı değil, size kalmış.
Bu örnek olsun. Kötü bir örnek olmasın da.


---------------------------------------------------------
Paket
Off.. yine kapı çalıyor. Bu kapıda evde bir ben varken çalıyor hep. Gıcık kapı. Hoş kapının suçu yok. Onu çalan da kabahat. Hem söylenip hem de kapıyı açıyorum.
Karşımda üniformalı biri. Elinde bir paket. Ben onu baştan aşağı süzerken, o sessizce durup bana bakıyor. Ne ruhsuz şey. Ruhsuz atmaca mı olur. Göğsünde atmaca resmi var. İnsan biraz örnek alır, keskin bakışlar atar. Atmaca gibi atılır misal. Yok yok, kesin bu ölmüş de benim kapıma bırakmışlar.
Ne vardı, dedim. Paketiniz, dedi. Kimdenmiş, dedim. Şöyle bir pakete baktı. Ay birde meraksız taze. Bakmamış bile kimden olduğuna. Göndereni bilinmiyor, dedi. Anlamadım. Gönderen adını belirtmemiş mi yani. Allah Allah.. gizli hayranım mı var benim şimdi. Ay yoksa sen misin ruhsuzum. Çaktırmamak için böyle kastın kendini. Ama yok, tanımıyorum ki seni.
Alacak mısınız, diye soruyor. Sanırım beklemekten sıkıldı atmaca. Hıhh.. Tamam alıyorum dedim. Kimmiş bakalım bu isimsiz, ne yollamış. İmzamı atıp, paketi alıyorum. Paketi almamı bekliyormuş gibi hızla uzaklaşıyor. Gıcık. İnsan bir iyi günler diler. Seni patronuna şikayet edeyim de, gör sen.
Kapıyı kapatıp içeri girdim. Pakete bakıyorum. Üzerinde yazılanları okuyorum. Yani okumaya çalışıyorum ama okuyamıyorum ki. Ne dilce bu Allah aşkına. Aa.. yoksa bu Keyaki'mi. A canım, bana sürpriz yapmış. Diye düşünüp sevineceğim ama kafama dank ediyor. Sen ona adresini vermedin ki kızım. Ama elin japonu bu, belki bir şekilde bulmuştur beni. Sürprizleri çok sevdiğime dair bir konuşma yapmıştık, daha dün. Japonya kargosu o kadar hızlı mıdır ya. Yok yok değil. Hem Keyaki olsa isim yazardı ki. Aman, hem niye bir şey yollasın daha iki gün önce nette dil alıştırması için tanıştığı birine.
Paketi sallıyorum. Ses yok. Aklımda bir dünya fikir. Fikir ?!.. yok bunun adı saçmalık oluyor. Fikirde mantık olur. Bendekilerde mantıktan eser yok. Paket resmen beni benden aldı. Öğrendiğim iki japonyayı unutturdu bana.
Ay yoksa bu pakette bomba mı var. Bu dünya için çok fuzuli biriyim ya. Bunca zahmete girdiler işte. Bomba yolladılar kapıma. Birazdan pat diye patlayacağım. Ben ölmeden dünya dursun lütfen. Ben dünyanın sonunu görmek istiyordum.
Öylece çöktüm koltuğa. Su içtim. Hatta kendime bir tokat atsam da kendime gelsem ya. Sonra aldım paketi ve açtım. Kalbim duracak heyecandan. İçinden çıka çıka bir mektup çıktı. Gönderenin zarftan haberi yok galiba. Mektup dediğin paketle yollanmaz isimsiz şahıs.
Aldım elime mektubu. Aaa.. bak bu Türkçe. Tamam ya, bu kaçık kesin tanıdığım biri. Beni delirtmek için yapılmış. Benim gibi bir garip insan yavrusuna yapılacak şey mi bu. Ya ölseydim heyecandan. Bir garip haller, bir garip şeyler. Komşum bir garip Şeyma'yı geçti bunlar. Kız Şeyma, yoksa intikam için sen mi yolladın bu paketi. Cama koştum, baktım yok. O olsaydı kesin düştüğüm hali görmek için cama yapışmış olurdu. Yine günahını aldım garibin.
Aklımı temizleyip mektuba odaklanayım. Kim olduğu onda kesin yazıyordur. Mektup el yazısı ile yazılmış. Sade bir yazı gibi ama derin. Zira uzun bir mektup. Sade ve derin mektubumu okuyayım bakayım.
Sevgili Aytül diye başlayan mektubu tam okurken yine kapı çalıyor. Bu sefer tam sinir oldum. Yeter diye bağırıp açtım kapıyı. Sonra pat diye bir ses duydum. Korkudan ödüm patladı. Annem elinde kompeti ile deli gibi kahkahalar atarak bana bakıyor. Pat diye düşüp bayılayım dedim ama bayılamadım. 




Ben Küçük, Stadyum Kocaman...

Yıl.. 1999 'dan önce. 98 ya da 97 olabilir.

Bizim belediyenin o zamanlar 41 nikah, 41 düğün diye bir etkinliği oluyordu. Maddi durumu iyi olmayanlara yönelik, evlenmiş ama nikah düğün yapamamışlara bir fırsat. Ya da yeni evlilere tabi. :)

Bizim o zaman oturduğumuz mahallemizde de bir komşumuz başvurmuştu. Biz de tabi düğüne davet edildik.

Düğün nerede olabilirdi peki? Bir düşünsenize.. 41 çift var. Bir de bunların akrabası, konukomşusu var.. baya büyük bir yer lazım değil mi? Peki neresi uygun olur?
Tabiki stadyum.

Etkinlik İzmit İsmetpaşa Stadyum'daydı.
Benim böyle bir etkinliğe ve bir stadyuma ilk gidişim olacaktı. Tabi öyle kuru bir nikah değildi. Konser de olacaktı. Kimler geliyordu peki?

Seda Sayan.
İbrahim Erkal.

Şu isimlere bak hele.. pehh.. hiç tarzımda değiller he.
Zaten o yaşlarda onları dinlemek için gitmemiştim. Bendeki heyecan daha çok o koca stadyuma gitmeye dairdi. Niyeyse.. :)

Gittik. O dev kapılardan girdik. Sahneyi iyi görebildiğimiz bir yere oturduk. Sanırım önce nikahlar kıyıldı. Topluca. Sonra topluca dans.

Sırada konser var. İlk önce sahneye Seda Sayan çıkacak. Ama ismi anons edildiği halde baya bir zaman çıkmadı sahneye. Millet “Seda.. Seda ... Seda .. “ diye bağırmaya başladı. Sonrasında kesin, keşke o sahneye hiç çıkmasaydım demiştir. Zira çıktığı ile indiği bir oldu. Kadının talihsizliği üzerindeymiş. Ses sistemi çalışmadı. Kendi kendine söyler gibiydi şarkıyı. Sonra millet yine hepbir ağızdan “ses gelmiyor, ses gelmiyor..” diye bağırmaya başladı ki, Seda'nın sesi hepten gitti. Sonrada sahneyi terketti zaten. O vakitler bu kadar sevilen biri değildi. Tamam tanınıyordu ama popüler değildi. Sabah şekeri olduktan sonra hayranları arttı onun.

Sonra sırayı İbrahim Erkan aldı. Ve nasılsa ses sistemi çalıştı. Adam rahat hali ile milleti coşturdu. Arada o an oynanan bir maçtan da bahsediyordu. Ama ne maçı idi, bilmem. :D
Herkesi eğlendirmeyi başarmıştı. Konser bitince, gece de son buldu tabi.

Şimdi o İsmetpaşa Stadyumu yıkılacak. Yerine büyük bir ihtimal bir alış-veriş merkezi yapılacak.
Yeni stad, bize çok uzak bir yerde olacak. Gideceğimden değil ama uzak işte.

Dün önünden geçtik stadın. Hala duruyordu. Gerçi yıkıldığında duyarız. Gazetelere çıkar eminim.

Benimde kendisiyle böyle bir anım var işte. Yıkılıp unutulmadan bir paylaşayım istedim.


Son Kararım...

Kim kime son kararını soruyor? Yani başkasının fikrini önemsiyor ki..
Hal böyle olunca böyle bir soru ile karşılaşınca sevindirik oluyorsun. Mim babında olsa da.
Sosyal medya kapanacak. Son söz sizin. Gerçi burada son karar mevzu değilmiş ya.. neyse. :)
Hâlihazırda hâlâ kapalı olan Twitter ile söze başlayalım. Zaten son sözlerim içimde kaldı. Bende gittim, facebooka sardım. Olan facebook arkadaşlarıma oldu. Bence twitter açılsın da, karizmam daha fazla çizilmesin. Zira twitterda blog adımla varım, facebookta özel adımla varım. Yani birebir tanıdığım insanlarla muhatabım. Böyle olunca rahatsız oluyorum. Saçmalamak da bir yere kadar oluyor. Şu an galiba blog kişiliğimi de fena baltalıyorum. Öyle bir hisse kapıldım. Neyse.. :)
Merak etmeyin canım, iki kişilikte aynı. Biri biraz daha rahat o kadar.
Ee.. başka..
Başka yok. Benim sosyal medya mecaram bu kadar. Diğerlerine hiç bulaşmadım. Bulaşmayı da pek düşünmüyorum da. Ben sardım mı fena sararım. Yani şöyle ki, elimdeki şeyi en iyi şekilde kullanmak isterim. Bir ona bir buna bakayım demem.
Ay.. keşke bu mim bana gelmeseymiş. İrezil oldum.
Blogger da var derseniz, onu hiç sosyal medya aracı olarak görmedim ki ben. Şu an yeri bambaşka. Diğerleriyle bir tutamam. Üzgünüm. O başka bir yerde.
Şimdi bu mimi yapmayan varsa, yapsın. Anlaştık.. ;)
 

Yenilenme Zamanı

Evet...
Gördüğünüz gibi biraz değişiklik yaptım.
Nerde ?....
Diyenler yok, biliyorum. :D Yok değil mi...
Bu tasarımı bayadır yapmak istiyordum. Şimdi nasip oldu.
Yandaki gagetler kalkacak. Tablette olmuyor, niyeyse... gıcık işte.
Bende tam nasıl oldu çözemedim. Başka bilgisayardan bakmam lazım. Normal bir yerden yani. :D
Evet...
Nasıl olmuş peki?
Güzel mi.. ilginç mi.. değişik mi... yoksa hiç olmamış mı.. ?







Jessie

Bu aralar adım evde “ergen” olarak anılıyor. Sebebi ergence tavırlarım değil, merak etmeyin. İzlediğim bir diziden dolayı. 
Adı Jessie.
Disney Channel kanalında çıkıyor.
Bu diziyle yolumuz tesadüfen kesişti. Disnel Channel kanalını yeni yeni keşfediyorduk. Haftasonları öğlenleri güzel filmlere denk geliyorduk. Onlarda genelde ergen tipi filmler oluyordu ama ailecek izlenecek güzel filmlerdi. Şimdilerde çizgi animasyonlara ağırlık verdiler.
Peki Jessie nasıl bir dizi ?
Jessie, farklı zamanlarda, farklı yer ve ülkelerden evlat edinilmiş olan 3 çocuğa ve evin en büyüğü olan kıza dadılık yapmaktadır. Yani toplamda 4 çocuğa. Ama aslında 3 de diyebiliriz. Evin kızı büyük sayılır. Liseye gidiyor. Galiba 15 ya da 13 yaşlarında falan.

Çocukların en küçüğü Zoi. En bilmişi en şımarığı desek yeridir. Zaten Jessie'yi işe alanda o. Buradan anlayın işte, nasıl bir çocuk. Ama çok tatlı. Zeki de. Görerek satranç oynamayı öğreniyor misal. Hatta turnavaya katılıyor. Finale kalıyor. Finalde de kazanacaktı ama son anda bilerek yenildi.

Hindistan'dan evlat edinilmiş Rabi (ben okunuşlarını yazıyorum) var sırada. İçlerindeki en uysalı diyebiliriz. Zaten dizinin ilk bölümlerinde yeni gelmiş olduğu söyleniyor. Gelirken yalnız da gelmemiş üstelik. Dev bir kertenkelesi var. Onunla aynı odada yaşıyor. Adı da Kipling. Bay mı bayan mı bilemiyoruz. Zira bazı bölümlerde bay Kipling diyorlar, bazısında bayan. Ya çeviride hata var. Ya da cidden belli değil hayvanın cinsiyeti. Dizinin içine çok güzel dahil edilmiş. Evin koruyucu köpeği gibi oluyor. 

Birde tam fırlama olan Luk var. Jessie'ye aşık. Okulun popüler çocuğu. Çilli ama onları çok seviyor. Onu sevimli gösteriyormuş. Bir de oyuncak kualası var. Evlat edinilmeden önce de varmış ve onu çok benimsemiş. 

Evin büyük kızı ve ailenin tek öz çocuğu Emma var tabi. Biraz aklı kıt gibi. Moda düşkünü. 

Hepsinin tek ortak özelliği ise Jessie'yi çok seviyor olmaları. 

Jessie nasıl biri peki? Oyunculuk hayaliyle Teksas'dan Amerika'ya geliyor. Yolu Zoi ile kesişiyor ve birdenbire kendini dadı olarak buluyor. Babası askermiş. Onu da öyle çıtkırıldım yetiştirmemiş. Zaten bu sayede o evde ayakta ve sağlam kalmayı başarıyor. 

Ve evin birde uşağı var. Üşengeç mi üşengeç bir tip. Orta yaşlarda. Çocuklar hiçbir yemeğini beğenmiyor. Ama hala orada, nasıl oluyor bilmiyorum. 

Çok eğlenceli ve güzel bir dizi bence. 

Şu an cumartesi günleri yeni bölümleri çıkıyor. 
Haftaiçi 18.30 ve 22.15'de de eski bölümleri çıkıyor. Bir denk gelip bakın bakalım. Sevecek misiniz? 
 
 Resimdekiler: Jessie, bay Kipling, Rabi, Luk, Emma ve Zoi.
Evet, kertenkele tam o kadar işte. :D



 

Olay Yeri İnceleme.


Bakıp da göremediğimiz neler var şu hayatta...

İnsanlar..

Hayvanlar..

Eşyalar..

Duygular.. evet duygular.

Ve dahası.. neler neler.

Belki de, herkes herkesden çok şey bekliyor. Görmek değil, en çok görünmek istiyoruz.
Burnumuzun ucundaki insanı, hayvanı, eşyayı göremezken, karşımızdaki insanın duygularımızı görmediğinden şikayet ediyoruz.

Biz en çok duygulara körüz.

Bir çocuğun neşesini, hüznünü bile göremez hale geliyoruz. Ki çocuklardır duygularını en iyi dile getiren, ifade eden.

Kaçımız, yol kenarında yürürken kaldırımdaki karıncaları fark ediyor? Kaç tanemiz, biz yanından geçerken kaçan kediyi, kuşu, kaçıp gitmeden görüyor ?...

Yanından geçerken bir selam misali en güzel kokularını üstümüze salan o güzelim çiçekleri görüp, hangimiz, şöyle bir bakıp, selamlarını alma babında, kokularını içimize çekiyoruz.. ?

Hayatın her saniyesi bir olay. Her zerresi..

Olay yeri inceleme ekibi de bizler olmalıyız. Görebilmeliyiz her detayı.. her duyguyu..
Zira her biri kaçırılmayacak kadar değerli. 




Çocuklar İçin Çok Önemli 14 Güvenlik Kuralı.

Cengiz Cemercioğlu'nun buyazısında konuyu okuyunca, dedim bunu paylaşmak lazım. Bir insanın en kıymetlisi canının parçası evladıdır. Ona bir şey olmasına izin vermez. Gözü gibi korur.
İşte bu bağlamda, öğrenilecek çok şey var. Dünya, maalesef sadece iyilerin yaşadığı bir yer değil. Kötüler de mevcut. Hem de öyle kötüler var ki, bizim dokunmaya bakmaya kıyamadığımız evlatlarımıza akla hayale gelmedik kötülükler edebiliyorlar.
Bu bilinçlenme ve öğrenme işinde, Yavuz Bingöl ve Öykü Gürman, bir proje oluşturmuşlar. Çocukları ve aileleri bilinçlendirmek için birçok ünlü isimle birlikte, dikkat etmemiz ve bilmemiz gereken kuralları, seslendirerek videolar hazırlamışlar. Tabi öncelik çocuklara yönelik. Hazırlanan bu video ve ses kayıtları televizyonlarda da yerini alacakmış.
Bilinçlenme ve dikkat çok önemli. Artık herşeyden, herkesden şüphe duymak, makul bir şey. Maalesef öyle olmalıyız. Hele söz konusu çocuklarsa.
Peki ne bu önemli kurallar. İşte uzmanlar ve pedagoglar tarafından hazırlanmış o 14 kural, mesaj:
resim kaynak

Kararsızlık..


Sabahtan beri doğru düzgün bir şey ortaya çıkaramadım. Moralim sıfırlandı. İştahım kesildi. Sabah içtiğim bir bardak su ile öğleni ettim. Yetmedi, şimdi iki dankek 8 kek ve bir paket 2li danino yedim. Üstüne su içtim. Korkmayın, intihara meyilli değilim.

Kafamı bir şeye takınca, böyle oluyorum. Yüzüm düşüyor. Asabım bozuluyor. Taktığım şeye bakın hele, konu bulamamak. Biri beni psikologa götürsün. Hatta patrona söyleyeyim, onun 16.sında olan randevusuna ben gideyim. İyi gelir belki.
Ama hiç tanımadığın birine ne anlatabilirsin ki.. Önce güvenmen lazım bence. İçimdekini öylece pat diye dökemem ben, üzgünüm.

Şimdi, dolapta yığınla olan aburcuburlardan mı bir tane yesem, yoksa masadaki madlen çikolatalardan mı yesem.. kararsızım.

Ne yapayım.. :D




öykü denemesi.

Baba, bir gün yanında genç ve güzel bir kızla gelir. Evlendiklerini söyler. Çocuklarına, Ona gösterilen saygının, hürmetin aynı şekilde karısına da gösterilmesini altına çizerek belirtir. 3 çocuğu da bu evliliğin kadının planı olduğunu düşünür. Zira babaları çok zengin bir işadamıdır. Ve karısı ondan 40 yaş küçüktür. Amacının sadece servet olduğu bellidir. Babalarına olan saygılarından o an susmuş olsalarda bu servet avcısı kadını yollamaya karar verirler. Günler geçip üvey annelerini tanıdıkça ondaki farklılığı farkederler. Yaşı 25'tir ama sanki çocuk gibidir. Ürkek ve çekingendir. Onunla evde olduğu için daha çok vakit geçiren küçük oğlu, ona karşı birşeyler hissetmeye başlamıştır. Zamanla evdeki varlığına alışılmıştır. Ama hala kimse bu evliliği onaylamamıştır. Büyük oğlu bir gün babasının odasına öfkeyle dalar. Sebebi, babasının küçük oyununu artık öğrenmiş olmasıdır. Baba aslında hiç evlenmemiştir. O genç kızı sokakta ölmekten kurtarmış, kimsesiz ve çok hasta olduğunu öğrenince de eve getirmeye karar vermiştir. Tek isteği, zavallı hasta kızın son günlerini gönlünce geçirmesini sağlamaktır. Evde sığıntı gibi kalmasın diye de bu evlilik yalanını söylemiştir. Ama küçük oğlunun bu kıza karşı olan ilgisini anlamıştır. Kız da ona sevdalanmıştır. Oğlu ona tüm gerçeği açıklamasını söyler. Baba, yardım edeyim derken, kıza ve oğluna nasıl bir kötülük yaptığını anlamıştır. Büyük oğlu, ablasına bu gerçeği söyler. Abla, dayanamayıp küçük kardeşine gidip gerçeği söyler. Çünkü onun aşkını o da farketmiştir. Ama ondan hiç beklemediği bir tepki alır. İnkar eder. Ablası, kızın sayılı günleri kaldığını söyler ama kardeşi hala inkar etmektedir. Günler sonra baba herkesi toplar ve tüm gerçeği açıklar. Oğlundan özür diler. Oğlu hala inkar etmektedir. Bu arada acı haber gelir. Kız ölmüştür. Kızı aile mezarlığına defnederler. Küçük oğlu hala dillendiremediği aşkını kalbine gömüp evi terkeder.

Parkın Sakinleri..

Bomboş parkın salıncakları rüzgarla oyun oynuyor. Bir ileri, bir geri. Sakince. Salıncaklar bu kadar yavaş ritmi sevmeselerde rüzgara eşlik etmeye bayılıyorlar.

Sonra bir köpek geliyor. Parkta dolaşmaya başlıyor. Birden durup sonra yine hareket ediyor. Kendi kendine oyun oynar gibi.
Salıncakların yanına geliyor. Onlara şöyle bir havlıyor. Sanki onunla değil de rüzgarla oynadıkları için kızıyor. Köpek gidiyor. Salıncaklar da vazgeçiyor rüzgarla oynamaktan. Ya da rüzgar bırakıyor onları. Muamma.

Kuşlar geliyor birer ikişer. Güneşle ısınmış kumda sabah banyosu zamanı. Banyo zamanı rahatsız edilmekten hoşlanmıyorlar. Aslında kuşlar rahatsız edilmeyi hiç sevmez ki zaten. Hemen uzaklaşırlar. Tıpkı rüzgara küsmüş salıncakların gönlünü almaya gelen küçük kızı gördüklerinde kaçtıkları gibi. Kuşların banyosu yarım kaldı. Salıncakların gönlü oldu.

Parkta dolaşan çocuklarla parkın sessiz sesi duyulmaz oldu, çocukların seslerinden. Bu durumdan parkın oyuncakları memnun, parkın sessiz sakinleri biraz hoşnutsuz.

Bu seslerden etkilenmeyen tek park sakini ise karınca. Akşamdan kalan çekirdek kabuklarını ayıklayıp yiyecek taşıma işine hiç ara vermeden devam ediyor. Bu uğurda ezilebilir de ama sizce bu umrunda mı? 




Emek Hırsızları.

İnsanın emeğini küçümseyenleri, hor görenleri şöyle bir toplayıp, meydanda toplu ateşe vermek lazım.

Az önce bir amca geldi. 80 yaşlarındaymış. Bu yaşına kadar çalışmış, didinmiş. Aç kalarak, yiyeceği lokmasından kısarak kendine bir ev yapmış.
Şimdi ise evinin yanındaki arsaya birileri ev yapmaya başlamış. Amcaya gelip demişler ki, sen bizim arsayı yemişsin. Evinin bahçe duvarı ve bahçenin olduğu yer bizim. Yıkıp, senin eve bitişik ev yapacağız. Amca da itiraz ediyormuş. O duvarı yaparken ölçüp yapmış. Hatta ölçüden biraz içeri yapmış duvarı. Ama diğer arazi sahibi, öyle değil böyle diyormuş. Yıkarım yaparım diye ahkam kesiyormuş.

Be mübarek insan, ileride yüzyüze bakacaksınız. Komşu olacaksınız. Böyle yapmak, yıkarım ederim demek ne kadar doğru? O emeğe yazık değil mi?

Hadi tamam sen haklı ol, amca senin yerine yapmış olsun. Bunu bu şekilde mi çözmen gerekiyor.
Vakti zamanında bizimde başımıza geldi. Babamın kendi eliyle, alınteriyle yaptığı evini aldılar elinden. hem böyle de değil sahte imzayla. 
Böyle tip insanlar öteyi beriyi, sonrasını, o masum çocukların ahını almayı, emeği yok etmeyi bir marifet sayarlar. Kendilerini hep haklı görürler.

Bu amcanın sadece bahçesi gidiyor. Ama ne fark eder. O bahçeyi yaparken, o duvarları yaptırırken verdiği emek küçümsenir mi hiç? İnsan evinin her karesine emek harcar. Elinden gitmesini hiç ister mi?

İnşaallah haklı olan amcadır. Ben buna inanıyorum. Ve hakkını sonuna kadar almasını diliyorum.