Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Nisan, 2014 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

En Kıymetlisi..

Otur aynanın karşısına. Konuşma. Sessizce bak kendine. Uzat elini aynaya. Aynadaki aksine dokun. Hissettin mi? Elin usulca girdi aynadan içeri. Dokunabildin dökülen yaşlarına. Okşadın başını. Sevdin. Ve gülümsettin ya kendini. Yani aynadaki aksini. Bak şimdi kendine. Ağlıyorsun. Neden biliyor musun? İçine ulaşmayı başardın sen. İnsan ağlamadan gülmeyi marifet sayar ya. Asıl olan, ağlamaktır. Sonra gülmek. Bu her gülümsemeni kıymetli yapar. Sen güldürmeyi başardın ya, ağlarken aynadaki aksini. İşte, en kıymetli hediyeyi verdin kendine. Bak, şimdi gülümsüyorsun işte. En güzelinden, en kıymetlisinden.



Son Veda.

Kapıyı anahtarla açıp içeri girdi. İşyerinde yaşadığı tüm stresi ve yorgunluğu, evine adım attığı an unutuyordu. Burnuna güzel bir yemek kokusu geldi. Koklaya koklaya, ne olduğunu anlamaya çalışarak salona geldi. Karısı koltukta yatıyordu. Yanına gitti. Uyuyordu. Koltuğun kenarındaki pikeyi alıp üstünü örttü.
Tekrar kokuya odaklandı. Hızla mutfağa gitti. Tencerenin altı hâlâ yanıyordu. Hemen söndürdü.
-Allahım, bu sefer yanmamış olsun.
Dualarla tencerenin kapağını açtı. Kaşıkla bir güzel karıştırdı. Yanmadan yetişmişti. Çok sevindi. Odasına gidip üzerini değişti. Ellerini yıkadı. Mutfağa geri geldi. Kendine bir tabak yemek koydu. Ekmek sepetine elini uzattı ki, aklına ekmek alması gerektiği geldi. Sepette hiç ekmek yoktu. Derin bir iç çekti.
-Olsun. Bu seferde ekmeksiz yeriz, napalım.
Masaya oturdu. Hala sıcak olan yemeği üfleye üfleye yemeğe başladı.
-Canım, ne zaman geldin? Niye uyandırmadın beni. Darılıyorum ama.
Karısı hemen yanına oturdu. Dirseği masada, eli çen…

Çubuk Toplama Komitesi.

Bugün çok sevinçliyim. Artık bende ÇTK'nın bir üyesi olmuştum. Topladığım çubukların sayısının fazla oluşu, komiteye girmeme en büyük etken olmuştu.  Beni komiteye öneren arkadaşımla, komitenin toplantı salonuna gittik. Duvarda, renkli kalemlerle yazılmış tabelaları hemen göze çarpıyordu.  Bugün olağan çubuk eşleştirme günüydü. Çok şanslıydım. Şansım devam ederse, kurada da ben çıkabilirim. Herkes çubuklarını masaya koymuştu bile. Bende elimdeki kutuyu masaya koydum. Herkesle göz göze geldim. Hepsi kutunun içinden kaç çubuk çıkacağını merakla bekliyordu. Sırıttım. Ve kutumun kapağını açıp içindekileri masaya boşalttım. Onlarca çubuk masaya döküldü. Herkesin ağzı açık kalmıştı. Kimse bu kadar çubuk beklemiyordu. Hepsini şaşırtmıştım. Gururluydum. Komitenin başkanı:
-Bunların hepsini sen mi yedin?
-Evet.
Bunu söylerken acayip gururluydum. Herkes hayran hayran bana bakıyordu. Ne güzel bir duyguydu bu.
-Tamam arkadaşlar. Bu kadar gösteri yeter. Hadi işe koyulalım.
Başkanın …

Kurtarıcı.

İçim geçmiş. Hemşirenin öksürüğü ile gözlerimi açtım. O da uyandırdığı için mahçup olmuş gibiydi. Olmaması lazım. Hem uykum hafiftir, hem de tam uykuya geçmemiştim. Hemşire gidince odada dolanmaya başladım. Sonra yine oturdum. Öylece O'na baktım. Kafasına 4 dikiş atıldı. Ama Allah'tan hasar yok. Hep dediğim gibi, taş kafalı işte. Elini tuttum usulca. Yine benim yüzümden kırdığı elini. Kırmak da değil tuzla buz olmuştu. E kolay değil, benim altımda kalmıştı eli. Hala soğuk aldığında sızladığını bilirim. Gayriihtiyari ovalarken görürüm.
-Hadi ama gören de yanlış anlayacak. Ne tutuyorsun la elimi.
-Ne zamandır uyanıksın sen?
-Hemşirenin güzel kokusuna uyandım.
Evet, hiçbir şeyi olmadığını artık tam kanıtlamıştı.
-Çok korkuttun beni. Neden yaptın bunu, deli misin sen?
-Asıl sen deli misin? Ev yanıyor sen içerde keyif uykusundadır. Birinin seni uyandırması lazımdı.
İkimiz birden gülmeye başladık. Yangının ortasında kalan bendim. Şimdi hastanelik olan O idi. Beni kurtar…

Acı Çikolata.

Hayretler içinde ve gözümü bile kırpmadan arkadaşıma bakıyordum. O acı şeyi nasıl da tatlı tatlı yiyordu. Şaşkındım. Ağzım açık ona bakıyordum.
-İster misin?
Elinde bir parça bana uzattı. Sanırım ona bakıp canım çekti zannetti.
-İstemem. O acı.
-Acı mı? Hangi çikolata acı olabilir ki? Uff.. çok lezzetli. Al. Bak tadına.
Bir yandan da dudağını yalıyordu. Ama hepten batıyordu. Acı olan bir şeyi bu kadar iştahla yiyebilir miydi?
-Çikolatalar acı oluyor ama.
-Sen günü geçmiş olanı yemişindir. Çikolatanın en ucuzu bile tatlıdır. Taptatlı.
Tüm bunları, elinde bana vermek için tuttuğu parça ağzındayken söyledi. Ağzının içi, dişleri çikolata olmuştu. Komikti.
-Tamam, küçük bir parça ver. Acı ise yüzüne tükürürüm bak.
Güldü. Elinde kalan çikolatanın yarısını kırıp bana uzattı.
-Çok ama.
-Yedikten sonra az gelir, merak etme.
Hala tatlı olduğuna inanmıyordum. O çikolataları bana annem vermişti. Günü geçmiş olsa görürdü. Hiç öyle bir hata yapar mı? Yapmazdı tabi. Çekine çekine, y…

Duman < Jeton < Kart < Dakika < MB

Alexander Graham Bell ilk “Alo” dediğinden bu yana geçen 138 yılda telefon teknolojisi çok farklı bir noktaya geldi.
Tüm bu değişime rağmen sabit kalan tek şey iletişim kurma ihtiyacımız. Eskiden ses ve yazı yoluyla yapılan uzun mesafe görüşmelerde bugün görüştüğümüz kişiyi an be an görebiliyoruz.  Önceden çok pahalı ve ayrıcalıklı görünen bu imkânlar artık büyük çoğunluğun kullandığı akıllı telefonlara yüklenen uygulamalarla ücretsiz bir şekilde sunuluyor. Yüz yüze iletişimin yerini hiçbir şey alamasa da günümüzün hızlı yaşam koşullarında bu durumun çok zor olduğunu biliyoruz. Bu nedenle teknolojinin sunduğu imkanlar sayesinde şehirlerin yanı sıra arada okyanusların olduğu başka ülkelerdeki sevdiklerimizin yüzünü görebilmek ve konuşabilmek büyük mutluluk.
Yurtdışında yaşayan akrabalarını özleyenler, üniversitede okuyan çocuklarını merak eden aileler için teknolojinin en büyük nimeti olsa gerek. Birçok örneğe siz de tanık olmuşsunuzdur; yeni doğan bebeği görme, fikir almadan alışveriş…

Boğaz Ağrısı..

Geceden başlayan bir boğaz ağrısı. Ağrının verdiği asabiyet. Üstüne uyku ve halsizlik. Artı keyifsizlik ve aşırı isteksizlik. Dün her şey normaldi oysa. Ne oldu ki bana... Yutkunamıyorum bile. Acıyor... ):









Çocukluğumun Tek Şahidi.

Uzaktan tanıyamadım. İyice yaklaşıp, ona bıraktığım izi görünce emin oldum. O idi. Çocukluğumun kalan tek şahidi.
Benden büyüktü ama benimle oynamayı severdi. Ya da sadece ben severdim de, o da ses etmeden oynardı benimle.
Yaklaştım, bıraktığım iz bedeninde bir damga gibi duruyordu. Yıllar onu yaşlandırmıştı. O iz olmasa tanımazdım bile. Usulca bedenine dokundum. İncitmekten, acıtmaktan korkar gibi. Yıllar önce hiç çekinmeden, düşünmeden bedenine bıraktığım o ize, şimdi dokunmak bile içimi acıttı. Elimi üzerinde gezdirirken, küçüklüğüme gittim. Beraber oynadığımız oyunlar. Tepesine çıkıp dünyaya meydan okuyuşlarım. Hepsi güzel günlerdi. Bir tek yanlış vardı. O da dün gibi duruyordu.

Geldiğimi farkedince saçlarımı okşadı. Öptüm. Öptüm. Defalarca. Düşmüş bir çocuğun  yarasını öper gibi. Belki acısı geçer diye. Sıkıca sarıldım.

Ona öylece hayran hayran bakarken, elinde sakladığı ipi farkettim. Salıncağın ipi. Hala duruyordu demek. Saklamış, korumuş.

Ben onunla konuşurken beraber …

Kalp Hırsızı.

-Hanımefendi, bir dakika, durun lütfen.
-Bir şey mi oldu?
-Polisi aramak zorundayım ama.
-Anlamadım? Polis mi?
-Evet. Az önce bir şey çaldınız benden.
-Ne !?.. Bir yanlışınız var. Ben sizden ya da bir başkasından bir şey almadım. Şaka mı bu?
- Hanımefendi, şaka değil, gayet ciddiyim. Az önce kalbimi çaldınız, nasıl farketmezsiniz ?
- !!?... Komik olduğunuzu mu sanıyorsunuz ?!
-Oo.. Şimdi bir de ambulansa ihtiyacım olacak.
-Peki şimdi ne oldu ? !..
-Az önce, o delici bakışlarınız bedenimi delip geçti. Yaralandım. Çalınmış bir kalbim, delik deşik olmuş bir bedenim var artık. Acıyın bu garibe. Kalbim sizde kalsın ama yaralarıma merhem niyetine isminizi bağışlayın bana.
-.... ?




Evet. Siz olsanız, isminizi söyler misiniz? 
Naparsınız?






Düğün Havası.

Düğüne gidip hiç eğlenmeden dönmek diye, acı bir gerçek var, şu hayatta. Bende her seferinde o acı gerçeği yaşayan biriyimdir. Ammavelakin yine de giderim.
Peki neden?
Tabiki de, anne baskısı yüzünden. Kadın, sosyal bir canavar, günümüz tabiriyle. Tüm uzak yakın akrabalar ve eski yeni tüm komşuların her türlü davetine gider. Gidemediği çok azdır. Tüm akrabaları tanır. Bense her seferinde yeni bir akraba tanırım. Tabi bir de akrabadır, gitmek lazımdır diye de gittiğim oluyor. Babamda vefat edince kendimi gitme konusunda daha bir zorunlu gibi hisseder oldum. Niyeyse. Annemi tek başına görenler, kızlarını soruyor. O da baskısını gün geçtikçe arttırıyor. Kaçamıyorsun arkadaş.
Dün akşamda yine düğüne gittim. Dayımın oğlunun düğünü idi. Merakla beklenen mutlu son. Zira kendisi anane tarafından ilk torun oluyormuş. Bu sebeple tüm büyükler onun mürvetini görmek istermiş. Ama ne kendi annesi, ne de ananem göremedi. 42 yaşında gönlünün sultanını bulmak onun suçu olmasa gerek. Kader.
Düğü…

Haksızlık Değil mi?

Kızının elini sıkıca tutuyordu. Rüzgar arada sertleşerek esiyordu. Kızına bakıp, üşüyüp üşümediğini anlamak istiyordu. Yüzü asıktı. Onunla gelmek istememişti. O da, bu havada, üstelik karanlıkta onunla gelsin istemezdi. Ama evde tek başına bırakamazdı. Küçücüktü daha, 6 yaşındaydı. Eskiden bazı günler gündüzleri bırakmıştı ama haberlerde evde tek başına kalıp yangın çıkaran çocukların halini görünce, kızını yalnız bırakmamaya daha çok özen gösterir olmuştu. Şu hayatta, en değerli ve tek varlığı kızıydı.
Gökyüzüne şöyle bir bakıp, yağmur yağmaması için, en azından onlar eve gidene kadar yağmaması için dualar ediyordu. Kızı annesinin elini çekiştiriyordu. -Anne, geç kalmışız baksana. Pazarcı amcalar toplanıyorlar. Herkes gidiyor. Hadi bizde eve gidelim. -Tamam kızım, şimdi gideceğiz. Sabret azıcık. -Üşüdüm anne.. Üstündeki hırkasını çıkarıp kızına giydirdi. Önünü güzelce kapadı. -Niye baştan söylemedim kızım, hasta olmasan bari. Bak, ileride kivi var. Onlardan da alırım, ikimi…

30 yaş ve üstü İçin Sınavsız Üniversite.

Sabah telefon çaldı. Ablam. Sabah sabah araması meraklandırdı. Haberleri izliyormuş, bir haber görmüş ve arayıp hemen söylemek istemiş.
Haber şu: 30 yaş üstü kişilere sınavsız üniversite imkanı. Malum, evde artık 30 yaş altı kimse yok. Yani haber bize yönelik. Ablamda heyecanlanmış.
İşe gelince netten baktım. 30 yaş ve üstü için sınavsız üniversite, daha düşünce aşamasındaymış. Konuşulan, yapılmak istenen bir uygulama yani. Ortada henüz bir şey yok. 12 Mayıs'ta detaylar açıklanacakmış. Öyle yazıyorlar. Yeri gelmişken, konu ile ilgili şahsı görüşümü de belirtmek isterim. Açıkcası çok da büyük umutlarım yok. Böyle bir şey gerçek olursa, seçeneklerin baya kısıtlı olacağını düşünüyorum. Açıköğretim olur. Bölümler çok olmaz. İki yıllık üniversite için olur.
Çok mu küçük düşünüyorum ki. Sanmıyorum. Hem bu uygulamaya itiraz da gelir kanımca. Millet o kadar stres çekip sınavlara hazırlanmış etmiş. Sen kalk gel, sınavsız oku. İşte bu neden bile, yukarıda saydığım olası şartların ol…

Anlayışsız Hayvanlar Grubundan Sinekler.

Bir ara sineklerle iletişime geçtim sandım. İçimden defol git diyorum, çıkıp gidiyor. -du maalesef. Anlık bir şeymiş işte, anlamıyorlarmış insan öfkesinden. Zaten aramızda husumet var. Bakınız ki, zamanında mahkemeye bile çıkmışım, onlar yüzünden.
Koca koca sineklerle uğraşmak ayrıca iğrenç ve korkutucu oluyor. Sanırsın bataklıkta çalışıyorum. Biri geliyor, biri gidiyor. Ah bir de topluca eyleme girişiyorlar. Beni benden alıyorlar. Beynim seyahate çıkıyor, sinirler bana kalıyor.
Yaz geliyor, böyle oluyor. Evdeki fesleğenlerden birini işyerine getirsem iyi olacak galiba. Yoksa ben biteceğim ama onlar hiç bitmeyecek..
Güzelim romantik şiirin üstüne de bu yazı mis gibi gitti. :D Ama benim suçum yok, sinekler yaptı... ...

Ben Sadece...

Seni; Ressam olsam çizerdim. Dünyanın en güzel renkleriyle. Kıskanırdı  tabiat ana.
Seni; Yazar olsam yazardım. Dünyanın en etkili kelimeleriyle. İşlerdim satır satır, her sayfama. Kıyamazdı kimse okumaya.
Seni: Şair olsam şiir gibi okurdum. Her bir kelimene yeni anlamlar yükleyerek. İçim titrerdi okurken, dünya ağlardı.
Ben hiçbiri değilim.
Ben sadece aşık oldum, Sevdim seni.
Seni kalbimde, Çizdim, yazdım ve okudum... Her nefes alışımda.
İşte bu..




Soda ve Traktör

Sessiz bir yolculuktu. Üçü de konuşmuyordu. Çocuk, bir ara arabanın camını açtı. Otobanın gürültüsü, arabanın sessizliğini ezdi geçti. Babası çocuğuna baktı. Gözleri konuşuyordu. Anne, babanın dediğini anladı ve camı kapadı. Çocuk annesine sarıldı.
Babanın gözleri yanında duran poşete takıldı. Gülümsedi. Poşette babasının en sevdiği içecek vardı. Soda.
Babası içerken, bazı akşamlar küçük bir bardakla ona da verirdi. Sodayı sevmezdi ama babasıyla oturup beraber bir şey yapmış olmak onu mutlu ederdi. Kendini o an büyümüş hissederdi.
Şimdi büyüktü. Kendide baba olmuştu. İlk kez çocuğunu dedesine götürüyordu. O, kendi dedesini hiç tanımamıştı. Babasını da tam tanımadığını düşünüyordu. Tek bildiği soda sevdiğiydi. Sabahın erken saatlerinde işe gider, akşam gelirdi. Bir gün, babasını işe giderken görmek için sabaha kadar uyumamıştı. Sadece akşamları gördüğü babasını sabahta görmek istemişti. Görmüştü de. Ona görünmeden gizlice işe gidişini izlemişti. Camdan, arabayla gidişine bakarken gö…

Durum.

Az önce bir arıyı muhtemel ölümden kurtardım. Aslında ölümüne sebep olmaktan kendimi kurtardım. Buranın havasından herhalde, bir gece içeride kapalı kalan her küçük canlı, sabahı çıkaramıyor. Sabah cesetlerini buluyorum. Bundan bir ara bahsetmiştim, hatırladıysanız.
Bu arı, bir adamın kafasında geldi. Öylece duruyordu. Ölü sandım. Hatta adama söylerken böcek dedim. Arının öylece durmasına nedense ihtimal veremedim. Ama o, adamın eli değerdeğmez havalandı, perdeye kondu. Sonra bir de masada uğurböceği gördüm. Kanımca o da o adamla geldi misafirliğe. Onu da masaya dökülen kolanyayı temizlerken bahçeye saldım.
Kolanya yerlere de dökülmüş. Yerler kolanya ile silinmemeli. Paspasla silerken, döküldüğü an o kadar kokmadığını farkettim. Kokusu insanı fena yapıyor.
Dün akşam da test edip onayladığım bir durumu da paylaşmak isterim. Eğer banyo sırasında saçınız bolca dökülüyorsa, yıkamadan evvel saçlarınızı tarayın. Taranmış saçlar yıkanırken daha az dökülüyor. Zaten saçlar ıslakken tara…

Asa.

Sesi titriyordu sanki. Öyle üzgün, öyle çaresizdi ki bakışları. Eline sanki camdan bir asa tutuşturmuşlar. Tutsa kırılacak, bıraksa darmadağın olacak.
-Ne yapacağım ben şimdi?..
İşte, cevabını bilemediği o soruyu bana sormuştu. Bana kalsa seni böyle üzenleri bu dünyadan tek tek silerdim. Griye boyanmış her anını gökkuşağının renkleriyle boyardım. Bana kalsa, hep gül isterdim.
-Söylesene, ne yapmalıyım.. off ne zormuş, ne ağırmış bir sırrı bilmek. Yani öğrenmek. Ne yapacağımı bilememek beni hepten eziyor. Bir şey söyle.. hadi.
Umut dolu gözlerle bana bakıyordu. Ne desem tamam derdi sanki. Mesela tam şu an sana aşığım desem. Ama olmaz.Her zamanki gibi hiç sırası değildi. O an belki de hiç gelmeyecekti. Duygularıma bir kelepçe daha takmıştım. Anahtarını dipsiz kuyuya atarak.
-Saklamamalısın. Bu çirkin gerçeği saklaman seni de o çirkinliğe bulaştırır. Sakladıkça o çirkinliğe batarsın.
Saklama diyordum ama ben saklıyordum, hayatımın en büyük sırrını. Ama benim sırrımın, aşkımın kims…

Rüyalar Gerçek Olsa !

- Sensin. Evet.. - Efendim ? ! - Sensin. Rüyamda gördüğüm sensin. - Sanırım hala rüyadasınız. - Yok, uyanığım. - Emin misiniz ? - Evet, kendimi çimcitledim. Canım yandı. Bu rüya değil. Rüyada değilim. - Bence hala rüyadasınız. Başka biri de çimcitlesin sizi. - Küçümsüyorsun beni. İnanmıyorsun. - Lütfen vaktimi çalıyorsunuz. - Sen kimseyi rüyanda görmedin değil mi? Ondan bu anlamsız bakışlar. Küçümseyiş. - Sizi anlamıyorum. Müsaade eder misiniz lütfen. - Gözlerini kaçırma. Bilmiyorsun sen sevmeyi. Hele sevilmeyi hiç bilmemişsin. Sana güzel bir şey söyledim ama bana bir deli demediğin kaldı. - Şimdi siz akıllı, ben deliyim öyle mi? - Tıpkı rüyamdaki gibi. - ? !! 





İki Arkadaş.

Arkadaşı telaş ve heyecan içinde yanına geldi. -Hayırdır oğlum, bu ne hal, dedi gülümseyerek. Arkadaşı, ağzı kulaklarında, aşık oldum aşık.. dedi. -Vayy.. kim peki bu şanslı ? -İşte, bak şu yan çaprazdaki sarışın. Çok güzel değil mi ? O yöne doğru baktığında, sabah karşılaştığı kızı gördü. O da etkilenmişti o kızdan. Ama ne zaman buraya gelmişti ki. Hiç görmemişti. -Ne o.. sende çok beğendin değil mi.. dedi arkadaşı. -Ne zamandır orada oturuyor? -Bilmem, geldiğimde oradaydı. Şimdi gördüm ben. -Hımm.. dedi. Ve görür görmez aşık oldun kıza öyle mi? -Evet. Çarpıldım resmen. Baksana şu güzelliğe.. derken, kız da onlara doğru bakıyordu. İkisi de telaşla, yakalanmış iki yaramaz çocuk gibi kafalarını çevirdiler. Tam o anda aynı yöne çevirdikleri için kafaları birbirine çarptı. İkisinin de çok canı acımıştı. Kız da onları görmüştü ve gülerek kafasını çevirdi. -Taş kafa, rezil olduk ya.. -Seninki pamuktan sanki. Benimde canım acıdı. Üstüne birde rezil olduk. Susup kafala…

Benim Kamera Arkam.

Sevgili blogdaş Nabrut, merak etmiş, bu blog yazılarımı nasıl yazıyorum diye.  Allahım, sen affet, insan bir mimi bu kadar çarpıtır yani.. :D
Mimin adı, kamera arkası. Yani blogumuzda yazdığımız yazıları nasıl yazıyoruz, ne şekilde yazıyoruz.. Bunu anlatan bir yazı.
Lütfen önce mendillerinizi hazırlayın. Benim blog yazılarımı nasıl yazdığımı öğrenince, gözyaşlarınıza hakim olamayacaksınız. Bak bende hüzünlendim şimdi.
Efendim, malum bilindiği gibi, bilmeyenler varsa da şimdi öğrensin, evde eski bir bilgisayarım var. Onun için yeni bir pc alacağımı söylemiş. Sizden öneri istemiştim, hatırlarsanız. Ama ben sizin önerilere uyamamış, gitmiş bir tablet almıştım. Paramla onu almaya kıydım diyebiliriz. Bilen bilir, tablette normal bir yazı yazmak zordur. Yani benim için değişen pek bir şey olmadı.
Peki nasıl yazıyorum ki ben bu yazıları..
Biraz heyecanlanın..
Küt küt.. :D
Delirdim azcık.
İşyerinde yazıyorum. İşte söyledim.
Bir yandan gelen gidene bakıyorum. Bir yandan yazı yazmay…

Bir Çocuk Veda Ettiğinde...

Bir uçurtma daha gökyüzünde sahipsiz kalır. Bir köpek ve kedi en iyi arkadadaşını kaybeder. Kaldırımlar, parklar bir kişi noksandır artık. Masadaki yeri boş kalır, oyuncakları öksüz ve kimsesiz. Sokakta çocuk sesleri bir volüm azalır. Komşunun oyunu bozup bakkala gönderdiği biri daha eksilir. Bir annenin, babanın yüreğine bir ateş düşer. Canlarının yarısı gider. Bir çocuk, dünyaya, belki bir elveda demeden veda eder... 





Şifreli Öykü - Paket.

Hepimiz birer hacker mıyız?
Evet.. Ben sizi öyle yapacağım. Çok kolay ki. Aşağıda yazdığım öyküde gizlenmiş blogdaşlarımızın ismini bulabilir misiniz? Ama ipuçlarını gözardı etmeyin, onları kırmızı ile işaretledim. Ve bunu acizâne olarak sizden de rica ediyorum. Eminim ortaya çok güzel öyküler, inanılmaz şifreleme teknikleri çıkacak. Bunu bir mim olarak ilan ediyorum o halde. Ve... Öyküde adı geçenleri direk mimlemiş oluyorum. Sizlerde ister öykünüzde geçenleri, isterseniz ayrıca isimleri yazarak mimleyin. Bu mimin kuralı değil, size kalmış.
Bu örnek olsun. Kötü bir örnek olmasın da.


---------------------------------------------------------
Paket
Off.. yine kapı çalıyor. Bu kapıda evde bir ben varken çalıyor hep. Gıcık kapı. Hoş kapının suçu yok. Onu çalan da kabahat. Hem söylenip hem de kapıyı açıyorum. Karşımda üniformalı biri. Elinde bir paket. Ben onu baştan aşağı süzerken, o sessizce durup bana bakıyor. Ne ruhsuz şey. Ruhsuz atmaca mı olur. Göğsünde atmaca resmi var. …

Ben Küçük, Stadyum Kocaman...

Yıl.. 1999 'dan önce. 98 ya da 97 olabilir.
Bizim belediyenin o zamanlar 41 nikah, 41 düğün diye bir etkinliği oluyordu. Maddi durumu iyi olmayanlara yönelik, evlenmiş ama nikah düğün yapamamışlara bir fırsat. Ya da yeni evlilere tabi. :)
Bizim o zaman oturduğumuz mahallemizde de bir komşumuz başvurmuştu. Biz de tabi düğüne davet edildik.
Düğün nerede olabilirdi peki? Bir düşünsenize.. 41 çift var. Bir de bunların akrabası, konukomşusu var.. baya büyük bir yer lazım değil mi? Peki neresi uygun olur? Tabiki stadyum.
Etkinlik İzmit İsmetpaşa Stadyum'daydı. Benim böyle bir etkinliğe ve bir stadyuma ilk gidişim olacaktı. Tabi öyle kuru bir nikah değildi. Konser de olacaktı. Kimler geliyordu peki?
Seda Sayan. İbrahim Erkal.
Şu isimlere bak hele.. pehh.. hiç tarzımda değiller he. Zaten o yaşlarda onları dinlemek için gitmemiştim. Bendeki heyecan daha çok o koca stadyuma gitmeye dairdi. Niyeyse.. :)
Gittik. O dev kapılardan girdik. Sahneyi iyi görebildiğimiz bir yere oturduk…

Son Kararım...

Kim kime son kararını soruyor? Yani başkasının fikrini önemsiyor ki.. Hal böyle olunca böyle bir soru ile karşılaşınca sevindirik oluyorsun. Mim babında olsa da. Sosyal medya kapanacak. Son söz sizin. Gerçi burada son karar mevzu değilmiş ya.. neyse. :) Hâlihazırda hâlâ kapalı olan Twitter ile söze başlayalım. Zaten son sözlerim içimde kaldı. Bende gittim, facebooka sardım. Olan facebook arkadaşlarıma oldu. Bence twitter açılsın da, karizmam daha fazla çizilmesin. Zira twitterda blog adımla varım, facebookta özel adımla varım. Yani birebir tanıdığım insanlarla muhatabım. Böyle olunca rahatsız oluyorum. Saçmalamak da bir yere kadar oluyor. Şu an galiba blog kişiliğimi de fena baltalıyorum. Öyle bir hisse kapıldım. Neyse.. :) Merak etmeyin canım, iki kişilikte aynı. Biri biraz daha rahat o kadar. Ee.. başka.. Başka yok. Benim sosyal medya mecaram bu kadar. Diğerlerine hiç bulaşmadım. Bulaşmayı da pek düşünmüyorum da. Ben sardım mı fena sararım. Yani şöyle ki, elimdeki şeyi en iyi…

Yenilenme Zamanı

Evet...
Gördüğünüz gibi biraz değişiklik yaptım.
Nerde ?....
Diyenler yok, biliyorum. :D Yok değil mi...
Bu tasarımı bayadır yapmak istiyordum. Şimdi nasip oldu.
Yandaki gagetler kalkacak. Tablette olmuyor, niyeyse... gıcık işte.
Bende tam nasıl oldu çözemedim. Başka bilgisayardan bakmam lazım. Normal bir yerden yani. :D
Evet...
Nasıl olmuş peki?
Güzel mi.. ilginç mi.. değişik mi... yoksa hiç olmamış mı.. ?







Jessie

Bu aralar adım evde “ergen” olarak anılıyor. Sebebi ergence tavırlarım değil, merak etmeyin. İzlediğim bir diziden dolayı.  Adı Jessie. Disney Channel kanalında çıkıyor. Bu diziyle yolumuz tesadüfen kesişti. Disnel Channel kanalını yeni yeni keşfediyorduk. Haftasonları öğlenleri güzel filmlere denk geliyorduk. Onlarda genelde ergen tipi filmler oluyordu ama ailecek izlenecek güzel filmlerdi. Şimdilerde çizgi animasyonlara ağırlık verdiler. Peki Jessie nasıl bir dizi ? Jessie, farklı zamanlarda, farklı yer ve ülkelerden evlat edinilmiş olan 3 çocuğa ve evin en büyüğü olan kıza dadılık yapmaktadır. Yani toplamda 4 çocuğa. Ama aslında 3 de diyebiliriz. Evin kızı büyük sayılır. Liseye gidiyor. Galiba 15 ya da 13 yaşlarında falan.
Çocukların en küçüğü Zoi. En bilmişi en şımarığı desek yeridir. Zaten Jessie'yi işe alanda o. Buradan anlayın işte, nasıl bir çocuk. Ama çok tatlı. Zeki de. Görerek satranç oynamayı öğreniyor misal. Hatta turnavaya katılıyor. Finale kalıyor. Finalde…

Olay Yeri İnceleme.

Bakıp da göremediğimiz neler var şu hayatta...
İnsanlar..
Hayvanlar..
Eşyalar..
Duygular.. evet duygular.
Ve dahası.. neler neler.
Belki de, herkes herkesden çok şey bekliyor. Görmek değil, en çok görünmek istiyoruz. Burnumuzun ucundaki insanı, hayvanı, eşyayı göremezken, karşımızdaki insanın duygularımızı görmediğinden şikayet ediyoruz.
Biz en çok duygulara körüz.
Bir çocuğun neşesini, hüznünü bile göremez hale geliyoruz. Ki çocuklardır duygularını en iyi dile getiren, ifade eden.
Kaçımız, yol kenarında yürürken kaldırımdaki karıncaları fark ediyor? Kaç tanemiz, biz yanından geçerken kaçan kediyi, kuşu, kaçıp gitmeden görüyor ?...
Yanından geçerken bir selam misali en güzel kokularını üstümüze salan o güzelim çiçekleri görüp, hangimiz, şöyle bir bakıp, selamlarını alma babında, kokularını içimize çekiyoruz.. ?
Hayatın her saniyesi bir olay. Her zerresi..
Olay yeri inceleme ekibi de bizler olmalıyız. Görebilmeliyiz her detayı.. her duyguyu.. Zira her biri kaçırılmayacak…

Çocuklar İçin Çok Önemli 14 Güvenlik Kuralı.

Cengiz Cemercioğlu'nun buyazısında konuyu okuyunca, dedim bunu paylaşmak lazım. Bir insanın en kıymetlisi canının parçası evladıdır. Ona bir şey olmasına izin vermez. Gözü gibi korur. İşte bu bağlamda, öğrenilecek çok şey var. Dünya, maalesef sadece iyilerin yaşadığı bir yer değil. Kötüler de mevcut. Hem de öyle kötüler var ki, bizim dokunmaya bakmaya kıyamadığımız evlatlarımıza akla hayale gelmedik kötülükler edebiliyorlar. Bu bilinçlenme ve öğrenme işinde, Yavuz Bingöl ve Öykü Gürman, bir proje oluşturmuşlar. Çocukları ve aileleri bilinçlendirmek için birçok ünlü isimle birlikte, dikkat etmemiz ve bilmemiz gereken kuralları, seslendirerek videolar hazırlamışlar. Tabi öncelik çocuklara yönelik. Hazırlanan bu video ve ses kayıtları televizyonlarda da yerini alacakmış. Bilinçlenme ve dikkat çok önemli. Artık herşeyden, herkesden şüphe duymak, makul bir şey. Maalesef öyle olmalıyız. Hele söz konusu çocuklarsa. Peki ne bu önemli kurallar. İşte uzmanlar ve pedagoglar tarafınd…

Kararsızlık..

Sabahtan beri doğru düzgün bir şey ortaya çıkaramadım. Moralim sıfırlandı. İştahım kesildi. Sabah içtiğim bir bardak su ile öğleni ettim. Yetmedi, şimdi iki dankek 8 kek ve bir paket 2li danino yedim. Üstüne su içtim. Korkmayın, intihara meyilli değilim.
Kafamı bir şeye takınca, böyle oluyorum. Yüzüm düşüyor. Asabım bozuluyor. Taktığım şeye bakın hele, konu bulamamak. Biri beni psikologa götürsün. Hatta patrona söyleyeyim, onun 16.sında olan randevusuna ben gideyim. İyi gelir belki. Ama hiç tanımadığın birine ne anlatabilirsin ki.. Önce güvenmen lazım bence. İçimdekini öylece pat diye dökemem ben, üzgünüm.
Şimdi, dolapta yığınla olan aburcuburlardan mı bir tane yesem, yoksa masadaki madlen çikolatalardan mı yesem.. kararsızım.
Ne yapayım.. :D



öykü denemesi.

Baba, bir gün yanında genç ve güzel bir kızla gelir. Evlendiklerini söyler. Çocuklarına, Ona gösterilen saygının, hürmetin aynı şekilde karısına da gösterilmesini altına çizerek belirtir. 3 çocuğu da bu evliliğin kadının planı olduğunu düşünür. Zira babaları çok zengin bir işadamıdır. Ve karısı ondan 40 yaş küçüktür. Amacının sadece servet olduğu bellidir. Babalarına olan saygılarından o an susmuş olsalarda bu servet avcısı kadını yollamaya karar verirler. Günler geçip üvey annelerini tanıdıkça ondaki farklılığı farkederler. Yaşı 25'tir ama sanki çocuk gibidir. Ürkek ve çekingendir. Onunla evde olduğu için daha çok vakit geçiren küçük oğlu, ona karşı birşeyler hissetmeye başlamıştır. Zamanla evdeki varlığına alışılmıştır. Ama hala kimse bu evliliği onaylamamıştır. Büyük oğlu bir gün babasının odasına öfkeyle dalar. Sebebi, babasının küçük oyununu artık öğrenmiş olmasıdır. Baba aslında hiç evlenmemiştir. O genç kızı sokakta ölmekten kurtarmış, kimsesiz ve çok hasta olduğunu öğreni…

Parkın Sakinleri..

Bomboş parkın salıncakları rüzgarla oyun oynuyor. Bir ileri, bir geri. Sakince. Salıncaklar bu kadar yavaş ritmi sevmeselerde rüzgara eşlik etmeye bayılıyorlar.
Sonra bir köpek geliyor. Parkta dolaşmaya başlıyor. Birden durup sonra yine hareket ediyor. Kendi kendine oyun oynar gibi.
Salıncakların yanına geliyor. Onlara şöyle bir havlıyor. Sanki onunla değil de rüzgarla oynadıkları için kızıyor. Köpek gidiyor. Salıncaklar da vazgeçiyor rüzgarla oynamaktan. Ya da rüzgar bırakıyor onları. Muamma.
Kuşlar geliyor birer ikişer. Güneşle ısınmış kumda sabah banyosu zamanı. Banyo zamanı rahatsız edilmekten hoşlanmıyorlar. Aslında kuşlar rahatsız edilmeyi hiç sevmez ki zaten. Hemen uzaklaşırlar. Tıpkı rüzgara küsmüş salıncakların gönlünü almaya gelen küçük kızı gördüklerinde kaçtıkları gibi. Kuşların banyosu yarım kaldı. Salıncakların gönlü oldu.
Parkta dolaşan çocuklarla parkın sessiz sesi duyulmaz oldu, çocukların seslerinden. Bu durumdan parkın oyuncakları memnun, parkın sessiz sakinleri…

Emek Hırsızları.

İnsanın emeğini küçümseyenleri, hor görenleri şöyle bir toplayıp, meydanda toplu ateşe vermek lazım.
Az önce bir amca geldi. 80 yaşlarındaymış. Bu yaşına kadar çalışmış, didinmiş. Aç kalarak, yiyeceği lokmasından kısarak kendine bir ev yapmış. Şimdi ise evinin yanındaki arsaya birileri ev yapmaya başlamış. Amcaya gelip demişler ki, sen bizim arsayı yemişsin. Evinin bahçe duvarı ve bahçenin olduğu yer bizim. Yıkıp, senin eve bitişik ev yapacağız. Amca da itiraz ediyormuş. O duvarı yaparken ölçüp yapmış. Hatta ölçüden biraz içeri yapmış duvarı. Ama diğer arazi sahibi, öyle değil böyle diyormuş. Yıkarım yaparım diye ahkam kesiyormuş.
Be mübarek insan, ileride yüzyüze bakacaksınız. Komşu olacaksınız. Böyle yapmak, yıkarım ederim demek ne kadar doğru? O emeğe yazık değil mi?
Hadi tamam sen haklı ol, amca senin yerine yapmış olsun. Bunu bu şekilde mi çözmen gerekiyor. Vakti zamanında bizimde başımıza geldi. Babamın kendi eliyle, alınteriyle yaptığı evini aldılar elinden. hem böyl…