Hayaller Birgün Gerçekleşir Umuduyla Kurulmaz. Zira Hayaller Değildir Umutla Beslenen. Hayaldir Umudun Ekmek Kapısı...






Sevgi Denizi..

Sevgiyi bilmeyen iki yüreğin buluştuğu bir denizdi, sevgi.
Kulaç açıp, acemice yüzmeye çalışmaları, hep bu sebepleydi.
Boğulmaktan korkmak da vardı, yüreklerinin bir yerinde.
O sonsuz denizde kol kola yüzmek de.
Belki arada dalganırdı deniz. Kabarırdı dalgaları hiddetle.
Zorlaşırdı o vakit, beraber yüzmek.
Ama önemli olan, o anlarda birlikte olmak
Tuttuğumuz, tutunduğumuz o eli bırakmamak değil miydi?
Çünkü her fırtına sonrası, sakinleşirdi o deniz.
İlk günkü gibi.
Sevgi, yüzmekti bir başka yüreğe.
O yürekle birleşip, okyanus olmaktı.
Korkmadan derinlere dalmaktı.
İki yüreğin birbirinden yüzmeyi öğrenmesiydi.
Sevgi bütünlüktü.
Sevmek, bütün olmak.
...






Ceylan Misali...

Bir ceylan var, tam şurada. Gördün mü ?
İyi bak ona. İyi. Gözlerinin tam içine bak. Ne gördün, söyleyebilir misin? Peki duydun mu, kalbinin sesini. Onun kalbinin sesini. Heyecandan küt küt diye atışını. Duyabiliyor musun? Hissedebiliyor musun?

Şimdi kendine bak.
Söyle.
Avcı mı olmalısın yoksa ceylana yar mı..
O gözlerde korku mu görmek istersin yoksa umut mu...
O kalbin korkudan mı yoksa heyecandan mı atmasını istersin...

Seç bakalım. Bir düşün.

İstersen de seke seke uzaklaşır senden. Bir daha görmezsin o ceylanı.

Söyle...

Senin istediğin nedir?

Av mı?

Yar mı?

Yalnızlık mı?





Önüm Arkam Sağım Solum: Sobe..


-Arkadaşınız saçlarını boyatmış, hiç yakışmamış. "Nasıl olmuş?" diye sorunca ne dersiniz?
-Evinizde hangisi olsun istersiniz?
-İntikam; Soğuk yenen bir yemektir, Tatlıdır, Gereklidir, Gereksizdir, Diğer (Açıklayın)
-Ülkeyi kötülerden temizlemek için hangisi olmak isterdiniz?


Sobe mimi bu, sorulardan da anlaşılacağı üzere. Cevaplaması benden, sobelere verdiğim cevapları bulmak sizden.
Bulanlar da kendini sobelesin olur mu?

 Sobe
İş çıkışı arkadaşımla buluştum. Baktım ki, ne göreyim. Saçlarını boyatmış. Hem de kimsenin kolay kolay tercih etmeyeceği bir renk tercih etmiş. Bir de havalı havalı demez mi; nasıl olmuş, diye. O vakte kadar beğenmediğimi belli etmemişim ama ne diyeceğimi düşünürken sanırım bakışlarım benden önce sorusunu cevapladı. Bir bozuldu çünkü. Her zaman ki gibi, bilemiyorum diyerekten geçiştirdim. O da beğenmedin mi diye üsteleyince de olmamış dedim gitti. Olmamışsa olmamıştır. Napalım.

Sonra evdekilerden koparttığım izin dolayısıyla, alacağımız hayvanı almak için barınağa gittik. Evimde bana arkadaşlık edecek hangisi olmalıydı.. Çok kararsızdım. Kedi isterdim ama korkuyordum da, köpeği evde bakmam zaten. Kuş olabilir ama o eskiden vardı. Kararsızlık ne kötü.

Arkadaşımda sanki benden intikam alıyor gibi, hiç fikrini paylaşmıyordu. Sanırım onun için intikam soğuk yenen bir yemek değildi. Ama demek ki gerekli bir şeymiş. Vakit kaybetmiyor baksanıza. Benim için ise hiç anlamı yok. Kimseye intikam alacak kadar nefret duymadım. Duymuş olsam da Allah'ından bulsun, benden değil.
Ama canım arkadaşımın da günahını almışım. Garibim yakışmamış dediğim için saçlarını içine dert etmiş de ondan konuşmuyormuş.

Kendim dahil tüm kötüleri bu dünyadan yok etmek için bir kahraman bulmak lazım. Ama kim olmalı bu kişi. Tabiki de kendimiz. Hepimiz, kendimizin birer kahramanı olabiliriz. Neden olmasın ki...







3. Yaş Kutlamaları.

Ama aslında bir kutlama yok, çaktırmayın sakın.
Zaten doğumgününü unutmuşum. Tam rezillik bir durum. İnşaallah telafi edebiliriz. Size güveniyorum. Beni yalnız bırakmazsınız.
Değil mi?
Benim fidanım, canım blogum, 21 Mayıs itibariyle tam 3 yıllık oldu. Koca bir 3 seneyi devirmişiz. Şimdi yaşı daha çok olanlar yandan yandan gülüş atmasın. Her yaş ayrı güzeldir tamam mı..
Unuttuğumdan dolayı, her sene yaptığım özel bir çalışma maalesef yok.
Blogumun, içinizden çok da umrumda, diyebileceğiniz istatiksel verilerini resimledim. Bari dedim, onun için bunu yapayım. İçim rahatlasın. Bu da avuntu işte..


Uzun lafın kısası Efenim;
Beni bu 3 yıllık süreçte, yalnız bırakmadığınız için çok teşekkürler. Fidanıma eklediğim her dalı, sahiplendiniz. Can katan yorumlarınızla büyüttünüz. Hiç ama hiç eksik olmayın emi..
Ve son not, blogcuğuma çaktırmayın da, bu yazı en çok sizin için yazıldı. Bilmenizi isterim. Zira siz olmasaydınız, biz de olmazdık.

Sevgiler... 






Kitap Fuarı - Yağmur - Telefon

Bu yıl 6. sını düzenlenen Kocaeli Kitap Fuarına, ilk kez gitmenin haklı gururu ile karşınızdayım. Hem de bu yıl, iki kez gittim.

İlkinde kitap beğenemeyip, bir kitap fuarından sadece puzzle alan bir insan olarak da bu fuara bir ilk yaşattığımı düşünmeden edemiyorum. (Avuntu)

Aslında ilk gittiğimde kitap alacaktım ama alacağım kitap yoktu. İkinciye o sebeple gitmiş sayılırım. Ama yine yoktu. Deeptone, o yayınevi ile ciddi bir konuşma yapmalısın. Kitabını fuarlarda satışa sunmayacaklarsa ne zaman satacaklar. Yanlış mı düşünüyorum ?..

Gelelim aldığımız kitaplara. İşte bu üçü. 

İnşaallah, beğenerek okurum ve tavsiye edebilirim. Hatta blogumda konusunu yazarım. Benim okuyup yazanlardan neyim eksik. Tabi sırf bunun için okumayacağım. Ama aklımda bu da var, saklamıyorum.

İkinci sefer benim için unutulmaz oldu. Oradan çıkınca, resmen yağmur bizimle gittiğimiz yere geldi. Sonra telefonun azizliği yüzünden karışan ortalık. Aklıma geldi, yine gülüyorum.
Velhasıl, değişik bir gün oldu. Güzeldi.

Evet, kitaplardan bildiğiniz ve okuduğunuz var mı? Doğru tercihler mi yoksa yanlış mı?
Fikirlerinizi bekliyorum.

Son not olarak, blogum 3 yaşında olmuş da ben unutmuşum yahu.. Onun için ayrı bir yazacağım da, zaten ayıp ettim olmuş canım bloguma, bu şekilde gönlünü almaya başlayayım.
Değil mi?





Bir Soru.


Sen;

Bir işi her gün yapıp, bir gün yapmadığın zaman, hiç yapmamış olan mı...

Bir işi bir kere yapıp, hep yapıyormuş gibi olanlardan mısın ?










Kahreden Bekleyiş.

25 sene önce. O gece yaşadıklarımız, yaşananlar hâlâ aklımda. Unutmak ne mümkün.

10 yaşındaydım. Kardeşim daha kundakta idi. Minicik. Annem ve babam. Bilmediğimiz bir şehirde yaşamaya çalışıyorduk. Tanıdığımız kimse yoktu. Herkes yabancıydı. Tek göz evimizde yaşıyorduk. Mutluyduk.

Babam bizden önce gelmişti bu şehre. İş bulmuş, ev bulmuş. Sonra biz yanına gelmiştik. Kardeşim bu tek göz evde doğmuştu. Hem de geldiğimiz ilk gece. Bu şehri görmek için sabırsızlanmış gibi.

Babam küçük bir madende işçi olmuştu. Bembeyaz teni kısa sürede renk değiştirmişti. Annem her akşam yemeği hazır edip, babamı camda beklerdi. Her gelişinde uzun süre görmemiş gibi sevinirdi. Babamın madende çalışmasını istemediğini biliyordum. Çamaşırlarını adeta gözyaşları ile yıkardı. Çocuk aklımla, o vakitler o çamaşırların kirliliğinden şikayetçi olduğu için madende çalışmasını istemediğini düşünürdüm. Ta ki, o geceye kadar. O gece o gözyaşlarının nedenini çok iyi anladım.

O gece, annem yine camda babamı bekliyordu. Kucağında kardeşim. Çok huysuzdu. Uyumamıştı. Ağlayıp duruyordu. Annem bir yandan onu uyutmaya çalışıyor, bir yandan babamın yolunu gözlüyordu. Saatler ilerliyor, ne babam geliyordu ne de kardeşim uyuyordu.

Annem oturduğu yerden birden kalktı. Kardeşimi öptü ve ona babamızı almaya gidiyorum kızım dedi. Kardeşimi bana verdi. Artık ağlamıyordu. Annem, hemen geleceğini söyleyip gitti. İlk kez bizi tek başımıza bırakıyordu. Kardeşimi yatağa yatırıp yanına kıvrıldım. Annemden öğrendiğim ninniyi mırıldanıyordum. Çok geçmeden uyudu. Bende annemleri bekledim. Geçip gitmek bilmeyen o saatlerde.

Annem madene vardığında hep korktuğu o manzara ile karşılaşmış. Göçük. Bir süre sessizce bakakalmış. Sonra farkettirmeden olay yerine girmeyi başarmış. Elleri ile kazarak babamı o göçüğün altında bulmuş. Babamın yüzünü gözünü temizlemiş elleriyle. Alnına busesini kondurup, görevlilere teslim etmiş. Onu götürenlere adını söylemiş. Nereye götürüleceğini öğrenmiş. Kocam artık size emanet deyip oradan ayrılmış.

Eve geldiğinde üstü başı kirliydi. Gelip yanımıza uzandı. İkimizi de sarıp sarmaladı.

-Babamızı buldum. Kısmetse yarın gelecek.

Annem kömür kokuyordu. Tıpkı babam gibi. O gece babamın kokusuyla uyudum. Sanki yanımızdaymış gibi.

Annemin dediği gibi, babam sabah geldi.

Annemin o gece yaptıkları haberlerde gazetelerde sayfa sayfa yer aldı. Kimse ne olduğunu anlamamıştı. Kocasını, sevdiği adamı, çocuklarının babasını eliyle koymuş gibi bulmuştu. Ona yardım edenler, inanmadıklarını ama yine de yardım ettiklerini söylüyorlardı.
Annem o gece sadece babamı değil, yanındaki arkadaşlarını da bulmuş oldu. Onların duaları ile annem babamı bulabilmişti. Biliyorum.

Ömrümün en uzun gecesi olmuştu. O kahreden bekleyiş kısa sürmüştü ama mıh gibi aklıma çakıldı.
Bende şimdi bir babayım. Her gün aynı saatte eve gidiyorum. Ailemi bekletmemek için. Bu şansa sahibim. Keşke herkes sahip olsa. Bu şansa sahip olduğu halde kullanmayanlara ise tek sözüm var.
Bir çocuğu bekletmek onu kahretmektir.



(öyküdür.
keşkelerle biten..)

Sessiz Dünyam.


Ağlayanların o hüzünlü hıçkırıklarını duymuyorum. Sevinmeli miyim? Ya da üzülmeli mi..

Sevinç çığlıklarını, o kahkahaları duyamıyorum. Üzülmeli miyim? Ya da tam tersi sevinmeli mi..

O gözyaşlarını, o kahkahaları anlamadıkça, onlarla karışıp bir olamadıkça, duymanın anlamı ne? Söyler misiniz?

Bu sessiz dünyamda ne öğrendim biliyor musunuz?
Gözleri ve mimikleri okumayı. O gözlerden yansıyanları artık daha iyi görüyorum. O mimiklerin neler sakladığını da. Akıp giden o yaşların nereye, kime doğru aktığını, artık daha net görüyorum. Yanıltıcı seslerden uzak, sessizce bakabiliyorum onlara. Ve artık daha az yanılıyorum.

Sessizliğe alıştım. 
Sessizliği sevdim.

Bende sessizim artık. Duymadığım, duyulmayan anlaşılmayan sesimi, sessizliğime gömdüm. 

Bir tek neyi sevmedim biliyor musun? 
...



Anlamıyorum. Anlatabilir misiniz?

Biri bana açıklayabilir mi? Rica ediyorum. Biri bana açıklasın.
Sosyal medyada dolanan, bir madencinin ayaklarının olduğu resim, neden bu kadar paylaşılıyor?
Hayır, merak ediyorum, o resim paylaşılmasa, altına o saçmasapan yazılar yazılmasa, bu yaşanan içler acısı durum, daha mı az içler acısı olacak?
Neyin peşindesiniz anlamadım. Adam maden işçisi ya. Parası pulu olsa, o madende çalışır mı Allah aşkına. Başka bir seçeneği olsa, madende çalışmayı seçer mi peki? Sen seçer misin? Hayır.
Anlamıyorum işte, anlamıyorum. Millet o resme neden bu kadar bayıldı anlamıyorum.
Siz kendinizi koysanıza o madencinin yerine. Ailesinin yerine. Millet orada canından bir haber bekliyor. Siz burada o delinmiş çorabın üstünden o adama acıyorsunuz. Yükseltmeye çalışıyoruz demeyin. Söyletmeyin bana yine aynı şeyi, kim yüceltilir öyle söyler misiniz? Bir kerede insanların kılığı kıyafeti malzeme olmasın. Olmasın yani. Çok mu zor bunu yapmak. Yapmayınca eksik mi oluyor yaşananlar.
Bir anlatır mısınız bana...
Resmi buraya koymama gerek yok herhalde. Herkes anlamıştır.




Test: Uçmak.

Beni havalara uçurmak için güzel bir fırsat.
Mutfakta tüp açık kalmış. Her yer gaz kokuyor.
Hadi gelin çakmaklarla..

:D


(Bu bir psikolojik testtir. Vereceğiniz cevap bu sebeple çok önemli :p )




Kaçış.


Gişedeki memur, sinirli bir şekilde bana bakıyordu. Önemsemedim. Hâlâ nereye gideceğimi bilemiyordum. Buraya kadar, bilet gişesine kadar gelmiştim. Gidecektim. Ama neresi olduğunu hiç ama hiç bilmiyordum ki.

-Hanımefendi, sırada bekleyenler var. Ya nereye gideceğinizi söyleyin ya da sıradakine yer verin.

Derin bir nefes aldım. Bu sessizliğim adamı daha da delirtiyor gibiydi. Sonra duvardaki Türkiye haritasına gözüm takıldı. Gözüme ilk takılan şehrin adını söyledim. Adam başka bir şey sormadan  biletimi kesti ve önüme koydu. Parasını ödeyip ayrıldım.

Banklara oturup, biletime baktım. Kalkış saati 15. deydi. Şu an saat 14.36. Güldüm. Tüm evren gitmem için hazır gibiydi. Hadi oyalanma, vakit kaybetmeden git gidebildiğin yere.

Gidiyordum. Neresi olduğu önemli değildi. İçimde sadece gitmek vardı. Gitmek.
Yanımda ne bavul vardı ne de tek bir eşya. Sadece çantam vardı.

Bineceğim otobüsü bulup yerime oturdum. Otobüs boştu. Yanlış bir seçim mi yapmıştım acaba? Sonra kendime güldüm. Seçim mi.. Sen zaten gitmeyi seçmiştin kızım. Hani önemi yoktu gideceğin yerin...

Kalkış saati gelmişti ama şoför ortada yoktu. O da biliyordu, tek yolcusu bendim. Yani acelesi yoktu. Beni istediği kadar bekletebilirdi.
Beş dakika gecikme ile geldi. Yerine oturmadan otobüse baktı, beni gördü.

-Kusura bakmayın. Biraz geç kaldım.

Bir şey demedim. O da sonra sessizce bir şeyler mırıldandı. Kızmış olabilir. Ya da benim kızdığımı düşündü.

Yola koyulduk. Şoför radyoyu açtı. Otobüsün sessizliğinden memnundum. Radyoyu kapatmasını istemeyi düşündüm. Ama vazgeçtim. Bugün konuşmamaya kararlıydım. Çok mecbur olmadıkça. Hem konuşsam kim dinliyordu ki. Kimse sesimi duymuyordu bile. Konuşup ciddiye alınmayınca sinir olmaktansa hiç konuşmayıp karşımdakini sinir etmek daha iyiydi. Tıpkı gişedeki adamı sinir ettiğim gibi. Halbuki ne suçu vardı. Ya şoförün suçu ne idi. Beş dakika için benden özür dilemişti ama ben cevap bile vermedim. Bazen sinir olduğum o insanlar gibi davranıyordum.

Bir süre sonra radyoyu dinlediğimi farkettim. Dj, o çok konuşanlardandı. Yani O'nu şarkı dinlemek için değil, muhabbetini dinlemek için dinlemeliydin. Zira zaten çok şarkı çalmıyordu. Sadece konuşuyordu. Bende kendimi onu dinlerken buldum.

Kaçma diyordu. Kaçarsan yakalanırsın. Ama gitmeyi seçersen şayet, özgür olursun.

Beynime ok gibi saplandı bu söz.
Ben kaçıyor muydum? Yoksa gidiyor muydum? Gitmeyi seçmiştim ama sanki gitmek değildi bu. Zira kendimi şu an hiç özgür hissetmiyordum.

Yola baktım. Akıp gidiyordu. Beni de götürüyordu ama ben gidiyor muydum, yoksa kaçmama yardım mı ediyordu...

-Şoför bey, müsait bir de inebilir miyim?

-.. ... ! ? Peki.

İşte yakalanmıştım kaçarken...



 

Var mı Yok mu?

 
Siz hiç, bu dünyada

Hiç söylenmemiş

Hiç yaşanmamış

Hiç yapılmamış

Hiç görülmemiş

Bir şey biliyor musunuz?

Aslında yok öyle bir şey.
Ama aslında var öyle bir şey.

Neden mi?

Çünkü her insanın her anı farklıdır. Farklı bakar. Farklı yaşar. Farklı görür. Senin hiç görmediğini, göremediğini bir başkası her gün görüyor yahut yaşıyordur.

Bu uyuşuk insanda, bir mime böyle bir felsefe katmanın dayanılmaz cazibesini yaşar ve yaşatır.

Peki sizce hiç var mı ? Yok mu? 




İkiz Acısı ve Sendrom.


Ufaktan ufaktan, az biraz pazartesi sendromuna göz kırpar gibiyim. Hele blog konusunda. Pazartesi günleri, içimden ne okumak geliyor ne de yazmak. Öğlene doğru açılırsam ne mutlu bana. Arada yazıyorum ama genel durumum umutsuz. Bıraksalar ağzımı açmadan akşama kadar oturabilirim. Bu potansiyeli kendimde görüyorum.
Bu pazartesi sendromumu da bir nedene bağladım. Haftasonları geç kalkmak. Bünye iki gün uyudu diye miskinleşiyor. Haftasonları da erken kalk, bak bakalım pazartesi o yataktan kalkmak işkence oluyor mu? Ben bunu bu haftasonu deneyeceğim. Zaten neredeyse zorla uyuyorum. Ama uyuyorum he. Uyumazsam ve kalkarsam pazartesi günleri daha mutlu olacakmışım gibi geliyor. Ne dersiniz? İşe yarar mı?
Bir de şu en çok el parmaklarımda hissettiğim sebepsiz acılar var. Sizde de oluyor mu?
Sanki parmağınızı kesmişsiniz. Ya da diken batmış da siz görmüyorsunuz. Ama acısı gerçek. Can yakıyor. Ama ortada ne kesik var ne de batan bir cisim.
Şu an sol elimin orta parmağında bir şey batmış gibi acı var. Yokluyorum, hiçbir şey yok. Biz buna ikizime bir şey oldu, diye yorumluyoruz. Evet şu an ikizimin eline diken battı. Acısını bizzat ben yaşıyorum. Bu arada bir ikizim yok. :D
Size de oluyor mu bu ?
Bu arada şu ikizlerin birbirlerinin acısını bizzat hissetmeleri gerçek mi? Yani tam benim dediğim haliyle. Acıyı bizzat onunda hissetmesi gerçek bir şey mi? 




Su Gibi Yaşamak.

Ne zaman su içsem, aklıma arkadaşım Su gelir. Öyle değişik biriydi ki, bazı zamalar anlaşılması güç biri olabiliyordu. Neye gülüp neye ağlayacağı hiç ama hiç belli olmazdı. Adı gibi saftı. Ya da adı gibi görünmeye çalışıyordu. Dedim ya, değişik bir kızdı.Tayini çıktı ve yollarımız ayrıldı.

Bir keresinde sevgilisi ile görüşmeye gitmişti. Ama gitmesi ile gelmesi bir olmuştu. Nedenini sordum. Ayrılmışlar. Şaşırmıştım. Adamı pek bir severdi. Adam da Su'ya pek düşkün görünüyordu. Uzun süredir de sevgiliydiler. O uzun zaman tam 13,5 ay. Bu, Su'yun tarifi oluyor.

Ayrıldıkları gün, aramızda değişik bir konuşma geçti.
O gün, içeri girdi. Selam vermeden koltuğa oturdu. Özenle topladığı saçlarını saldı. Çoraplarını çıkardı. Normalde bunları oturma odasında yapmaz. Yanına gidip oturdum. Yüzüne baktım. O da bana baktı.

-Ayrıldık.

Sesi donuk ve hissiz idi.

-Neden? Yani bunu demek için mi çağırmış seni. Yani çabuk geldiğin için böyle söylüyorum. Telefonda ayrılsaydı daha abuk olurdu da...
Ben böyle abuk ve saçma laflarla ortamı yumuşatmaya çalışıyordum. Aslında Su, öyle gergin ve üzgün de görünmüyordu.

-Ben bugün erken gittim. Lokantada O'nu bir kadınla gördüm. Yanlarına gittim. Onunla hiç muhatap olmadan direk yanındaki kadına merhaba dedim. Kendimi tanıttım. Ona ismini sordum. Söyledi. Bu adam eşiniz mi diye sordum. Evet dedi. Yan masadan bir sandalye çekip yanlarına oturdum. Yüzümü Mızıka'ya dönüp, beni eşinle tanıştırmak için mi çağırdın buraya, diye sordum. O bir şey diyemeden, karısı bana kim olduğumu sordu.

Sustu. Ben afallamış ve şaşkın halde onu dinliyordum. Vay Mızıka, bunca zaman kızı kandırmış. Ahlaksız. Gördüğüm yerde yüzüne bir tokat çakmak farz olmuştu.
Merakla:

-Sen ne dedin?

-Bu adamın sevgilisi olduğumu sanıyordum. Meğer başka bir şeyi imişim. Değil mi Mızıka, diye Mızıka'ya sordum. O da “ olur mu öyle şey Su..” dedi.
Mızıka'nın lafını onun sesini taklit ederek söyledi. Sesini öyle benzetti ki. Şaştım kaldım.

-Sesin ne çok benzedi sesine. Sen bu adamla çok vakit geçirmişin haa..

-Çok çalıştım onunkine benzetmek için. Hatta tıpkı onun sesini çıkarabiliyorum. Dün terst etmek için bankasını aradım ve kredi kartını iptal ettirdim. Çalındı diye.

Bu kızın tuhaf olduğunu söylemiştim. Bu iş için sadece ses yetmez değil mi?

-Güzel bir intikam olmuş bu. Şimdi lokantada hesabı nasıl ödeyecek bakalım pislik.

-Şaka yapmak istemiştim halbuki. Söyleme de sen yine de.

-Deli misin? Onunla asla konuşmam bir daha. Şeytan görsün yüzünü.

-Senin sesini de taklit edeyim mi?

Gözlerim faltaşı gibi açıldı. İnanın korktum o an. Bu kızdan her şey beklenirdi. Güldüm geçtim. Cevap vermedim. Konuyu değiştirip yemek yemek ister mi diye sormuştum. Mızıka'nın mevzusu da kapandı gitti. Devamını hiç sormadım. Aslında orada daha nasıl delilikler yani aslında nasıl büyük sabır ve cesaret gösterdiğini merak ettim. Ama sormadım. O da anlatmadı. Duyguları belli olmuyordu. Ama illa ki üzülmüştür. Kandırılmak kolay hazmedilen bir şey değil. Üzerime farz oldu dediğim o tokatı da, o pisliğin yüzüne çok geçmeden attım. İçimin yağları eridi.



Not: Kişiler ve olaylar tamamen hayal ürünüdür. :)


Tek Kelime

Topluyorum cebime,
Gördüğüm tüm güzelliklerden bir tutam,
Duyduğum tüm güzel sözlerden bir demet.
Cebim, doldu taştı.
Birikti tüm güzellikler.
Derken;
Seni görüyorum.
Yokluyorum cebimdekileri.
Güzellikler çirkin kalıyor.
Tüm sözler manasız.
Dökülüyorlar cebimden, tek tek...
Şimdi
Bir ben varım, bir sen.
Ve kalbimde tuttuğum tek bir kelime.
“Seni Seviyorum..”







Tek Bir Kelime.

 1. Telefonun Nerede?
Ajandanın ...

2.Partnerin?
U.H.

3.Saçların?
Az

4.Annen?
Nene

5.Baban?
...

6.En sevdiğin eşya?
Saat

7.Son gece gördüğün rüya?
Su

8.Hayalindeki araba?
Büyük

9.İçinde bulunduğun oda?
Sıkıcı

10.Korkun?
Tek

11.10 sene içinde ne olmak istiyorsun?
Daire

12.Sen ne değilsin?
Hiç

13.En son yaptığın şey?

Nefes

14.Üzerinde ne var?
Suçluluk

15.Senin hayatın?
Olağan

16.Moralim?

Orta

17.Şu an ne düşünüyorsun?
Ev

18.Senin bilgisayarın?
Yeğen

19.Bira?
Pardon

20.Aşk?
Çift


Sevgili blogdaş Ahukader'in tag'i.
İlk aklıma gelenleri yazdım.
Mimlemek konusunda biliyorsunuz ki pek iyi değilim.
İsteyenler yapsın..




Sihirli Anlar Mucizesi.


Yolda giderken birden yeğenime bir şey almadığımı farkettim. Durdum. Etrafıma bakıp bakkal ya da market aradım. Bir baktım, tam önündeyim. Hemen içeri girdim. Benimle birlikte biri daha girdi. Allah'tan kapı genişti de sıkışmadık. Şöyle bir baktım. Seveceği bir şey aradım. Tam buldum, alacağım, başka bir el de onu almaya uzandı. Baktım, beraber içeri girdiğimiz kişi. O başka aldı, ben uzandığımı aldım. Kasaya gittim.

-Ne kadar?

İkimiz de aynı anda sorduk. Bakkal amca ikimize de bakıp fiyatı söyledi. Cüzdanıma baktım. Bakkal amcaya:

-Bozuğunuz var mı?

Ve yine aynı şey oldu. İkimiz aynı şeyi aynı anda yine sorduk. Beni bir gülme aldı. Bu sefer hak onun diye sıramı ona verdim. Bakkal amca, ikimizinde parasını bozarsam bozuğum biter dedi. Birbirimize baktık. Bakkal amcaya dönüp:

-Benden alın.

Evet , yine aynı şey oldu. Yine aynı anda dedik. İstesek denk getiremeyiz bu kadar.
Bakkal amca sırf erkek diye parayı ondan kesti. Beni hiç tanımadığım birine borçlandırmıştı. Fazla itiraz edemedim. Amcam diktatör tipliydi.

Bakkaldan çıktım sola döndüm. O da sağa döndü. Sonra farkettim ki, sağa gitmem lazım. Hızlıca döndüm. Pat.. Yine aynı kişi ile çarpıştım. Meğer o da sağa değil sola gitmeliymiş. Aynı anda dönmüşüz. Yüzyüze gelince, yüzüne şöyle bir baktım. O da bana bakıyordu. Hem de gülümseyen gözleri ile. Tam ağzımı açıp özür dileceğim. Sustum. O konuşsun diye. O da sustu. Elimde olmadan bir kahkaha patlattım o an. Artık bu kadarı da pes dedirtti. Ağzımı kapadım, gülmemeye çalışarak, elimle ona öncelik verdiğimi ima ettim. O da gülüyordu.

-Özür dilerim. Yeğenim telefonda acele etmemi söyleyince biraz aceleci davrandım. Yoksa bensiz koca pizzayı yeyip bitirirmiş. Hem de ev yapımı.

Gülmem gitmişti. İkimizde yeğenlerimize yetişmeye çalışıyorduk. Aynı şeyleri bilmeden aynı anda yapmıştık. Bu tuhaf düşüncelerle ona öylece bakakalmıştım.

-Önemli değil.

Sadece bu kadar diyebildim. Müsaade isteyip yoluma devam ettim. Oysa kalıp, a pizza mı, bende koca bir pasta için tehdit edilmiştim. Ne hoş tesadüf demek istedim. Ama diyemedim. Sanki şok geçiriyordum. O gün akşama kadar tüm bu olanları düşündüm durdum. Kendi kendime güldüm. O'nu bir daha görmek istiyordum. Ama bu nasıl olacaktı. O koca fırsatı kaçırmıştım bir kere.
...
Bu olayın üstünden 10 koca yıl geçti. Hatırladıkça hala gülmekten kendimi alamıyorum. O yakışıklı genç adam, şimdi benim kocam. Çünkü O da benim kadar etkilenmiş yaşadığımız o sihirli anlardan.

Hâlâ, o sihirli anlarımız var. O büyüyü hiç kaybetmedik. Aynı şeyleri aynı anda düşünmek ve yapmak, birbirimize verdiğimiz en güzel hediyeler oldu. Biz birbirimize başka hiçbir hediye vermedik. Evrenin bize verdiği bu sihirli anlara hep şükrettik.

Not: Bu hikaye ile yazarın bir ilgisi yoktur. Hepsi hayal ürünüdür. :)





Telefonunuzu Kullanabilir miyim?


Biri yanınıza geliyor. Acele olarak birini aramak için telefonunuzu istiyor. Ölüm kalım meselesi diyor. Bakıyorsunuz, çaresiz görünüyor. Yardım etmek istiyorsunuz. Ve o kişiye telefonunuzu veriyorsunuz.
Sonrasında vicdanınız rahat, birine yardım etmenin mutluluğunu yaşıyorsunuz.
Ki, kapınıza mahkeme kağıdı gelene kadar.

Ne mi oldu?

Telefonunuzdan birine hakaret etmişsiniz. Uygunsuz laflar söylemişsiniz. Bir de mesaj çekmişsiniz. O kişi şimdi sizi mahkemeye verdi.

Öyle bir şey yapmadınız mı?

Emin misiniz?

Unuttunuz mu?

Hani biri gelip sizden telefonunuzu istemişti. Sizin yanınızda da konuşmamıştı.

İşte, tüm o hakaretleri eden o kişi. Ama elinizde delil var mı? Şahidiniz var mı peki?

Git gel, karakollarda saatlerce ifade ver. Mahkemelerle uğraş.

Neden?

Bir iyilik yaptığınız için. Ne kadar tuhaf değil mi?

Bunu yapanlar belki de çete. Ya da değil. Başkasının telefonunundan hiç böyle bir şey yapılır mı? Bu işte bir art niyet elbet aranır. O telefonu açıp hakaretler etmese ölürdü Mazaallah. Hani öyle demişti ya. Ölüm kalım meselesiydi. Üstüne bir de mesaj çekiyor. Mahkeme olayı da o mesaj delil kabul edildiği için başlıyor. Gel de şimdi pislik düşünme.

Şimdiye kadar böyle bir istekle hiç karşılaşmadım. İnsanız, art niyet düşünmez veririz. Ama demek ki vermemek lazımmış.
Değil mi?

Bu yazdıklarım bizzat yaşanmış bir olay. Mahkeme adama para cezası kesmiş. Ama sonra ertelemiş. Eğer 5 yıl içinde aynı suçu işlerse parayı ödemek zorunda kalacakmış.

Ben de bilgilendirme ve örnek olması için paylaşmak istedim.





Aşk Değil Bu...

Dedi ki; düştüm bir sevdaya.

Kırıldı kolum, kanadım.

Çırpındıkça battım,

Kara sevdanın batağına.

Lâl olmuş dilim, diyemedim

Gel, kurtar beni..

Kim görse halimi, acıdı.

Aşk mı dediler, kara sevda mı..

Düştün bu hallere, sevdiğine değdi mi..

Ben ki, kolu kanadı kırık

Sefil bir aşık.

Sanma ki aşktandır sefilliğim.

Ben aşktan çoktan vazgeçtim.

Yardan geçemedim...






Duvardaki Resim.


Yemekten sonra en sevdiği köşeye kurulmuştu. O köşede, o koltukta oturmayı çok seviyordu. Benim bilmediğim ne anısı, anıları vardı, kimbilir. Ondan ziyade, sokağı tümüyle görebiliyordu. Onun için o yolu izlemek de ayrı keyifti. Ve belki de hüzün.

Kendime kahve, babama meyvesuyu yapıp, manzarasını kesmeden, tam karşısına oturdum. Niyetim onunla sohbet etmekti ama O, dalıp gitmişti sokağa.

Sessizce kahvemi içip, bende manzarayı izlemeye koyuldum. Yıllar geçmişti ama sokak hala eskisi gibiydi. Hala şendi. Çocuk sesleri ile dolar taşardı. Bir aşağı bir yukarı giden insanlar hiç eksik olmazdı. Küçükken bu köşede babamları beklediğimi hatırladım. Babama baktım. O da bana baktı:

-Nerede kaldı annen. Yine gecikti.

Alışıktım ben bu soruya. Ama bu sefer, babam soruyu sorduğu an, arkada asılı annemin resmiyle göz göze geldim. Güzel gözleriyle bana bakıyordu sanki. Gülümsüyordu. Gözlerim doldu. Babama belli etmemeye çalışarak:

-Gelir.
Diyebildim. Uzanıp o güzel ellerini öptüm. Kokladım. Yine gözüm annemin resmine gitti.
Babam da dönüp baktı.

-Ne naz etmişti o gün. Çekilmem de çekilmem, deyip durmuştu. Ama sonunda beni kırmadı. Ben de çekilmiştim. O nerede? Onu da yanına asalım.

Ağzım açık hayretler içinde babama bakıyordum. Hem resmin çekildiği günü hatırlamıştı hem de o resim hakkında ilk kez konuştuğuna şahit olmuştum. Annemle o resme bakıp birbirlerine gülümsediklerini görürdüm. Ama hiç anlatmazlardı. Sadece gülümserlerdi. Resim sadece portre idi ama onlar için önemliydi. Bir hikayesi vardı, belliydi. Ve babam ilk kez bu resim için konuşmuştu. Yıllar sonra. Ama babamın da resmi olduğunu hiç bilmiyordum.

-Arar bulur, asarım senin resmini de.

Elini, boşver der gibi salladı. Yola döndü.

-Kıskanç bir kadın olduğunu o gün anladım. İkimizde resim çekilecek ve resimlerimizi birbirlerimize verecektik. Ölene kadar saklayacaktık. Ama girdiğimiz fotoğrafçı kadın çıkmıştı. Kadını görünce vazgeçmişti. Anlamıştım. O kadına poz vermemi istememişti. İlk önce o çekilsin diye ikna ettim. Kadın işinde iyiydi. Tam istediğimiz gibi çekmişti. Bende zor bela gülümsetmeyi başarmıştım. Sonra ben çekilmiyorum dediğimde gözlerindeki o mutluluğu görmen lazımdı. Çocuklar gibi sevinmişti. O günün hatırası oldu. Bakıp bakıp gülerdi kendine. Mutlu olurdu. Bende onun o hallerini gördükçe mutlu olurdum.

Gözyaşlarımı silip, başımı kucağına bıraktım. Eliyle başımı okşamaya başladı. Kendimi küçük bir çocuk gibi hissediyordum. Çaresiz. O yola bakıp, ilk kez bende annem gelsin istedim. Gelmeyeceğini bile bile.

-Senin adın neydi evlat?

Başımı hiç kaldırmadan Umut dedim. Umut benim adım. 





Bir İnsanı Deli Etmenin Yolları.


Size önereceğim bu yol aslında çok basit. Ama tabi basit olduğu için etkisi geçicidir. Eğer kalıcı hasar bırakma derdindeyseniz, lütfen başka kapıya.
Şimdi, birini gıcık etmek, delirtmek, sinirden kudurtmak istiyorsanız, (tamam sonuncusu biraz fazla kaçtı, kabul ama ruh haline göre kudurabilirde) yapacağınız çok basit bir işlem.
Yalnız, önce iyi bir gözlemci olmanız gerektiği söylemem lazım. Bir insanı delirtmek öyle kolay değil. Biraz emek şart. Lütfen.
Hedefimizdeki delirteceğimiz şahsı, önce bir gözlemliyoruz. Yanından ayrılmıyoruz. Gözümüz hep üstünde olmalı.
Evet, hedefimiz, bir iş yapmaya mı koyuldu, işte işlemimiz başlıyor. Hazır olun!
Her ne yapıyorsa, diyeceğimiz şey şu: onu yap.
Evet bu kadar basit.
Geliyor mu, gel, diyeceksin. Gidiyor mu, git diyeceksin. Getiriyor mu, getir diyeceksin. Açıyor mu, aç diyeceksin.
Özetle yaptığı işi yapmasını söyle.Buradaki hassas nokta, işe başladığı an yap demek. İşte gözlem, bu konuda şart.
Düşünsenize. Ne kadar deli edici bir şey. Sen yapıyorsun zaten ama o kalkıp sana  yap onu diyor. Şeytan bırak git diyor. Başına çal diyor. Ama genelde o iş bırakılmadan yapılmaya devam ediliyor. Ne garip değil mi? Sanırım bunu genelde büyüklerimiz yaptığı için, terbiyeden susup işi yapmaya devam ediyoruz.
Büyüklerimizden öğrendiğimiz, bir delirtme metodu.
Değeri paha biçilemez.
Değil mi?
Denemesi bedava.