Hayaller Birgün Gerçekleşir Umuduyla Kurulmaz. Zira Hayaller Değildir Umutla Beslenen. Hayaldir Umudun Ekmek Kapısı...






Ya Tamam Ya Devam...

Haberi aldığından beri, gözünden tek damla yaş düşmedi. Bir şey demeden doktorun odasından çıkmıştı. Parmağındaki nişan yüzüğüne baktı. Hastaneden çıkanakadar yüzüğüyle oynadı.

Çıkışta, telefonunu eline aldı ve nişanlısını aradı. Soğuk bir sesle yanına çağırdı. Konuşmamız lazım, dedi.
Onu, çağırdığı parkta beklemeye başladı. Hala eliyle, parmağındaki yüzüğüyle oynuyordu. Bakışları anlamsız ve boştu.

Çok geçmeden nişanlısı geldi. Endişeliydi. Telefondayken sezmişti bir şeyler. Yüzünün halini görünce hepten telaşlandı. Merakla ne olduğunu sordu.

Kadın, nişanlısına bakıp, bir şey demeden önce yüzüğünü çıkarıp uzattı.

-Bunu alabilirsin. Almak istersin, itiraz etmeye hakkım yok.

Adam anlamsızca bakakaldı. Gayriihtiyari eli, ona uzanmış ele gitti. Sonra çekti elini.

-Neler oluyor?

Şimdiye kadar sukunetini koruyan kadın, boğazında bir düğüm hissetti. Konuşmak için ağzını açtı ama dökülmedi kelimeler. Dökülemedi. Kelimelerden evvel, gözyaşları döküldü yanaklarından.

-Benim çocuğum olmayacakmış...

Hıçkırıklara boğuldu. Adam kadına sarıldı. Kadın başını adamın göğsüne dayadı. O an adam, göğsünde ağlayan kadının kokusunu içine çekti. Onun için kadar üzüldüğünü farketti. Dahası, üzüldüğü şey, onun üzülmüş olduğuydu. Gerisini düşünemiyordu. İşte tam bu anlarda tam olarak emin olduğu şey, ne olursa olsun bu kadını seveceğiydi.

Bir süre ağlayan kadın, başını kaldırdı. Adam, parmağından çıkarıp elinde tuttuğu yüzü aldı. Kadının parmağına geri taktı.

Kadın bir şey diyecek oldu. Adam müsaade etmedi.

-Ben seni ne olursa olsun seviyorum. Ve benim karım olacaksın. Bundan kaçamazsın sulu göz hanım. Doktorların ne dediği umrumda değil. Anlıyor musun beni..

Kadın, sessizce başını salladı. Son iki damla yaş aktı yanaklarından. Silmedi onları. Çünkü onlar mutluluktandı. 





Savaşta Aşk.

Silahların düşmüştür elinden.
Zırhını çıkarıp atmışsındır bir köşeye.
Bir an, savunmasız sanarsın kendini.
Oysa, eskisinden daha güçlüsündür artık.
Çünkü, bu yaşam savaşında
Artık yalnız değilsin.
Kalbinde dünyanın en güçlü silahı var:
Sevgi.
Zırhların en iyisi ile kuşanmışsın:
Güven.
Aşk, yoldaşın olmuş.
Bilirsin:
Hiçbir savaş, tek başına kazanılmaz. 
Savaşınız kolay,
Yoldaşınız, aşkların en güzeli olsun..







Gelincik

Usulca yaklaştı yanına. Yaklaştı, yaklaştı. Yüzünü çevirse burun buruna gelebilirlerdi ama, O, geldiğini bile farketmemişti. 
Üzüldü. Bu kadar yakındı ama O, bir o kadar uzaktı. Derin bir iç çekip, izlemeye koyuldu O'nu. Ne kadar güzeldi. Bakmaya bile kıyamam derken, görmese özlüyordu işte. Her gördüğünde, ilk günkü gibi heyecanlanırdı. Sersemlerdi adeta. Ne yapacağını bilemez hale gelirdi. O da gülerdi bu hallerine. Bu sefer de gülsün diye bilerek sersemmiş gibi davranırdı. Öyle güzel gülüyordu ki. 
Bunları düşünürken farketti. Yüzünde bir hüzün gördü. Öyle hayallere dalmıştı ki, farketmemişti bile sevdiğinin yüzüne çökmüş o kara hüznü. Kendine kızdı. Çok kızdı hemde. Nasıl farketmezdi bunu. Sebebini sormak istiyordu. Soramıyordu. Belki de konuşmak için iyi bir fırsattı bu. Kimbilir, bu hüzün birleştirecekti onları. 
Böyle düşünerek cesaret topladı kendinde. Uzun ve derin bir nefes alıp karşısına geçti. Gözleriyle gözlerini aradı. Eğilmiş boynuna dokundu. Ki baksın ona. Görsün o güzel gözlerini. Ama hiç kıpırdamadı. Biraz daha eğildi. Eğildi. Gözlerini gördü. Kapalıydı o güzel gözler. İçi acıdı. Yüzü öyle solgundu ki. 
Bir cesaret, yanağına dokundu hafiften. Sonra geri çekildi. Ama yine o güzel gözleri açılmadı sevdiğinin. Korku salındı yüreğine. Duramadı yerinde bir an. Düşecek gibi oldu.

-Gelinciğim...
 
Bu kısacık ömründe bir gelincik sevmişti. Seve seve, aşık olacak bir gelincik bulmuştu işte. Bilemedi bu kelebek, gelinciğin ömrü, onunkinden kısa idi.
Kelebek bilemedi, sevince susmak olmazdı.



Gelincik: insan ömrü gibidir. Dünü vardır. Yaşamıştır. Bugünü vardır. Yaşıyordur. Ama yarını belli değildir.

Ne de güzel söylemişler. 

Öykü, U.H. ait.
Söz, bilinmiyor.
Resim ve söz, vikipediden alıntı.
 

Dondurma Yeme Sanatı.

Dondurmayı çatal bıçakla yemek nasıl bir kafadır. Tamam ben çok kabayım. Dondurmayı kaşıkla yiyorum. Diyeceğim de, diğer bir reklamda da dondurmayı kendi kabında kaşıkla yiyorlar.

Buna ne demeli ?

Evet, bu konu, bugünün aşırı sıcağından bunalmış bir bünye tarafından yazıldı. Ve evet, canı dondurma çekiyor şuan.

Yorumları alalım.

Siz çatal bıçakçılardan mısınız? 

Kaşıkçılardan mı?

:D 

Canınız dondurma çektiyse de gidin alın bir zahmet. Resmini bile paylaşmıyorum. Kelimesine de çekmesin bir zahmet. :D



 

Penceremden..

Ellerini arkasında bağlamış. Torunu olduğu muhtemel olan miniğe bakıyor. Sonrasında da peşinden koşuyor. Kim mi? Bembeyaz sakalı ve başında şapkasıyla dedem. Benim dedem değil, yaşlı ve sevimli kişilere amcam ve dedem demeyi severim.
Görüntü bu kadar kısa işte. Görüş alanımdan çıktılar.
Pencereden bakıp, şu an gördüğüm ikisi idi.
Anneler için çocuklarını parka götürmek olağandır, bana göre. Ama babalar ve dedeler için farklıdır. Onların her daim fırsatları, bana göre olmuyor. Bu sebeple geçirdikleri o anlar çok değerli. Ne zaman parkta baba çocuk ya da dede torun görsem, keyifle bakarım.
Mim için dışarıya baktığım an, bu manzara ile karşılaşmak, bu bakımdan fazlasıyla güzel oldu benim için. 
Dün babalar günü idi. Umarım keyifle geçmiştir.
Hediyesi, ben gibi, mezarını ziyaret edip en ufağından bir Fatiha olanlar için de, mekanları Cennet olsun İnşaallah, demek istiyorum.






Unutmak.


Başımın şiddetli ağrısı ile gözlerimi açtım. Başımı çevirdim ve yanımda yatan adamı farkettim. Gözlerim faltaşı gibi açıldı o an. Kimdi bu adam, ben neredeydim. Kendimi resmen yataktan aşağı attım. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Korkudan ölebilirim. Neler oluyordu böyle. Neredeydim ben? Bu yatakta, bu adamla ne işim vardı?..
Derken adam uyandı. Gülümsüyordu. Sonra bana tuhaf bir şekilde bakarak:
-Ne oldu hayatım? Korkmuş gibisin. Niye orada öyle bakıyorsun?
Korkmak mı.. Ölüyorum korkudan. Yerimde çakıldım kaldım. Allah'ım neler oluyor.. Bu adam beni tanıyor ama ben tanımıyorum. Nasıl oluyor bu iş..
Yataktan kalkıp bana doğru gelmeye başladı. Birden tüm kuvvetimle çığlık attım.
-Uzak dur benden ! Uzak dur..! Kimsin sen!
Yere çömelip ağlamaya başladım.
-Canım.. sen iyi misin? Ben kocan, sabah sabah şaka falan mı yapıyorsun? Korkutma beni.
Kocam mı.. Yüzüne baktım. Yüzündeki endişe ve şaşkınlık, beni biraz sakinleştirir gibi olsa da, ben bu adamı tanımıyordum. Bu eve ilk kez gelmiş olmalıyım. Yalan söylüyor. Sonra etrafa bakmaya başladım. Hayır, hiçbirşey bana tanıdık gelmiyor. O da etrafa baktığımı farkediyor.
-Bak, düğün resmimiz bu.
Duvardaki resmi gösteriyor. İnanamıyorum. Evet, ikimiziz. Yüzüne bakıyorum. Gülümsüyor. Yatağa oturuyor ve çekmeceden bir evlilik cüzdanı çıkarıyor. Bana uzatıyor.
-Bak, biz evliyiz. Resmi olarak. Hemde tam 1 senelik. Ooo.. yıldönümümüz dünmüş. Affet hayatım..
Sarılmak istiyor ama kendimi çekiyorum. Yine şaşırıyor. Hala inanamıyorum tüm bunlara. Hatırlamıyor muyum gerçekten. Yoksa tüm bunlar yalan mı..
Elimle yüzümdeki yaşları silerken yüzüğümü farkediyorum. Aklıma, çıkarıp içine bakmak geliyor. O da yüzüğünü çıkarıyor. İçindeki ismi ve cüzdanı gösteriyor.
-Hayatım, tamam ilk yıldönümümüzü unuttum ama bu abartı olmuyor mu?
Yine yaşlar akıyor gözümden. Bu sefer korkudan değil. Başka bir şey.
-Ben hiçbirşey hatırlamıyorum... hatırlamıyorum..
Elindeki cüzdan düşüyor elinden. Geri gidip yatağa oturuyor.
-Sen ciddisin...
Göz göze geliyoruz. Öyle çaresizce bakıyoruz ki birbirimize..
.....


Böyle bir durum sizin başınıza gelse...
Naparsınız? 





Keşif.

İnsan, başkasını tanımaya çalışırken kendini de tanıyormuş.
O'nu keşfetmeye çalışırken, kendini keşfediyormuş da, buna ne çok şaşırıyormuş.
Daha önce tatmadığı duyguları yaşarken aklı karışıyormuş.
Dahası, kendini koca bir çocuk sanıyormuş. İlgi verirken, ilgi de bekliyormuş.
Kendini zor bir sınavda sanıyormuş. Yanlış yapmaktan çok çok korktuğu.
İnsan, bazı şeyleri yaşamadan bilemiyormuş.
İnsan, tanıdığı her yeni birinde, kendini daha çok tanıyormuş.





Dert Bende... Derman Sende..



Bu şarkıyı bilenleriniz mutlaka vardır.
Eklemek isterdim ama şu an değil. Sonra :)
Bu özel bir çalışma.
Umarım beğenirler kendileri.

Şarkıyı dinlemek için TIK 


Böyle Bitmesin..


Aklımda binlerce soru. Hepsi cevapsız. Nedenler, beynimi işgal etmiş gibiler. Onlara da verecek cevabım yok. Tek bir cevap, hepsine yetecekken, benim hiç cevabım yok. Yüreğim sıkışıyor. Daralıyorum. Ama bulamıyorum o cevabı.

Telefonum çalıyor. Bakmama gerek yok. Yine O arıyor. Biliyorum. Bir de O'na verecek bir cevabım olsaydı. Ondan önce yüreğime bir cevap verebilseydim. Kimse anlamıyordu beni.

İsteksizce, bakmadan açtığım kapıda, O, karşımda. Yanında, adını bilmediğim ama yüzünü nakış gibi beynime kazıdığım kadın.
Bir şey demeden, dinlemeden, direnmeden kapıyı açık bırakıp, öylece içeri girdim. Koltuğa oturdum. İkisi birden peşimden içeri girdi. O, önümde diz çöküp, elimi tuttu. Kadına baktı. Kadın telaşla çantasını karıştırmaya başladı. Heyecanlıydı. Mahçuptu. Görebiliyordum. Çantasından evlilik cüzdanı çıkardı. O, aldı. Açtı ve bana gösterdi. Umut doluydu gözleri. O güzel gözleri. Sevdiğim adam. Evlendiğim, kocam dediğim kişi. Şimdi, karşıma geçip diz çökmüş, bana çaresizce masumiyetini ispatlamaya çalışıyor. Ama bilmiyor. Bilmemekten öte, beni anlamıyor.

Derin bir nefes aldım. Konuşmam gerekiyordu, biliyorum. Elimle yüzünü okşadım. Güç almak istiyordum. Ama O'na dokunmak, beni hepten güçten düşürdü.

Ayağa kalktım. Kadına, gidebileceğini söyledim. Gitti.

Sadece ikimiz kaldık. Tam konuşacaktı. Susmasını işaret ettim. Sağolsun, sustu. Bu işimi kolaylaştırırdı. Otursam mı, ayakta mı kalsam, bilemedim.

-Seni o kadınla gördüğümde ilk aklımdan geçen, beni aldatıyor olmandı. İlk aklıma gelen !..
Bu ne demek biliyor musun? Bu nasıl içimi acıtıyor biliyor musun? Neden, diyorum. Neden.. Neden aklına ilk o geldi. Sen hiç mi güvenmedin bu adama... Neden, sorgusuz sualsiz gitmek istedin.. Neden... Ben sana neden güvenmedim... Seviyorum. Aşığım. Evlenmişim seninle. Ama senin yanında başka bir kadın görünce, aklıma gelen, aldatılmak oldu. Nedenini, bana söyler misin? Ya da boşver. Benim bu soruya cevap vermem lazım. Yüreğim cevap vermeli. Şu an öyle çok canım acıyor ki. Eğer gerçekten aldatılsaydım, belki de bu kadar acımazdı. Bu nedenler acıtıyor içimi. Bunların cevabını kendime veremeden seninle yeniden birlikte olamam. Olamam.. Sana eskisi gibi sarılamam. Yüzüne bakamam. Sen değil, ben kendimi aldatmış gibiyim..

-Peki, sen de benim tek bir soruma cevap ver. Böyle mi bitsin istiyorsun ?...

-Sen, böyle mi devam etsin istiyorsun ? !..

-Ben seni seviyorum. Sadece bunu biliyorum. Ve inandığım bir şey de şu; o soruların cevabını tek başına veremezsin. Savrulursun. Ama kürek çekmeyi denersen, ya kurtulursun ya da batarsın. Yüreğinde o kürekleri çektirecek kadar yerim yoksa... ..

Sustu ve çıkıp gitti. Beni, sorularımla başbaşa bırakıp gitti. Üstüne yenilerini ekleyerek üstelik.
Canım daha çok acıyor. Ona gitme diyemememin nedeni mi bu kadar canımı yakan... yoksa gitmesi mi... 







Bir Damla Yağmur..

Bir damla yağmur düşer avuçlarına.
Sevinirsin.
Çünkü;
Tam o an, sevdiğin vardır aklında.
Sevdiğin, o damla ile seslenmiştir sana.
Der ki,
Bende seni düşünüyorum.
Her bir damla, ondan sana sestir.
Cümledir.
Sırılsıklam aşık eder seni sonunda.
Tıpkı kendi gibi...






Hürriyet Benim

Ülke gündemi son yıllarda öylesine yoğun ve hepimizin hayatını direkt etkiler şekilde ki her an ne oldu diye düşünmeden edemiyoruz hiç birimiz. Söz konusu haberlere ulaşmak olduğunda, tek  kıstasımız güvenli habere ulaşmak olmaktan çıkıyor. Haberlere ulaşabileceğimiz haber siteleri için beklentilerimiz, gün geçtikçe daha da artıyor.
Hurriyet.com.tr tam da bu anlamda dünyada bir ilk gerçekleştirerek herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği ben de buradayım derken tam anlamıyla ‘hürriyet benim’ diye haykırabileceği bir haber sitesine dönüşüyor.  Sosyal bir platform haline gelen haber sitesinde hepimiz, kendimizi tam anlamıyla ifade edebilme şansı yakalıyoruz. Tüm çevremizle anlık paylaşımlarda bulunabilme şansının yanı sıra, köşe yazarlarının anlık paylaşımları da yakalama imkanını kaçırmıyoruz...
Bir diğer önemli konu ise bilgi bombardımanı içerisinde kaybolmadan gerçekten ilgilendiğimiz konulara ulaşabilmek, gereksiz bilgiler arasında kaybolup tüm vaktimizi harcamadan, ihtiyacımız olan bilgiyi edinmek... Sırf ana sayfaya çıkmadığı  için kaliteli içerikleri gözden kaçırmaktan kurtulup, ilgilendiğimiz tüm içerikleri ön plana çıkarma şansı yakalamak... Hele de hepimizin hayatında zaman bu kadar önemliyken.
Bireyler olarak bu kadar susturulmaya ve baskılanmaya çalışıldığımız bir toplumda, kendimizi ifade etme açlığımız gizlenemezdi elbet. Kendi gündemimizi oluşturmak, yarattığımız hashtagler ile tartışmalar yaratmak, diğer okuyucularla hatta köşe yazarlarıyla interaktif ilişki içerisinde yer almak bu platformun en keyifli hamlelerinden birisi.
Sosyal ağlarda gündem yoğunken, ‘nerede gezdim, ne yedim’ gibi aktivite paylaşımlarının dışına çıkmak istediğimizde, daha çok gündeme dair paylaşımlarla dolu bir yerde ama yine arkadaşlarımızla olmayı tercih ettiğimizde uğrayacağımız yepyeni bir platform var artık.

Sen de ‘hürriyet benim’ demek istiyorsan ve kişisel haberin öneminin farkındaysan buluşma noktamız Hürriyet Sosyal’e gel! sosyal.hurriyet.com.tr

İçerik: http://kayipruh.com/
Bir boomads advertorial içeriğidir.

Sokak + Çocuk + Dayak

Dün twitterde bir blogdaşın attığı tivite cevap babındadır bu yazdıklarım. Ona cevap olarak yazmayı düşündüğüm şeylerin bir hayli çok olduğunu farkettim.

Yazdığı tivitin özeti şu: sokak ortasında dövülen, azarlanan çocuklar.

Geçen gün, 2.5 yaşındaki yeğenim de yanımda, eve gidiyoruz. Yolda bahsigeçen tivitteki gibi bir olaya şahit olduk.
Çocuğun yaşı en fazla 6, olmadı 7dir. Anladığım kadarıyla evden izinsiz ayrılmış. Onu sokak ortasında şamarlayan ve bağıran, annesi değil üstelik. Kim olduğunu tam çözemedim. Böyle durumlarda o çocuğun yerine kendimi koyarım, bakmam olaya. Zira kim ister, kaç yaşında olursa olsun, ortalık yerde, dayak yemeyi. Azarlanıp aşağılanmayı.

O an, elimde olsaydı yeğenimin gözlerini kapatırdım. O nasıl azar, o nasıl vurmak. İki saniyelik bakmak yetti. Hatta, kadının bağırırken bir yandan, yan yan bize baktığını bile gördüm. Sebep.. bilmiyorum. Ne düşünüyordu o an.

Tamam, kabul ediyorum. Bazen, çocuklar büyükleri fazlasıyla çileden çıkartıyorlar. 2.5 yaşındaki yeğenim bizimle büyüdü diyebilirim. Bazı zamanlar öyle şımarıklıklar yapıyor ki, bağırmadan yapamıyorsun.
Yolda çocuğuna bağıran birini görsem, önce içerleniyorum. Sonra bir düşünüyorum. Haklıdır da, diyorum. Kimbilir, nasıl delirtmiştir kadını, diyorum. Ama o çocuğa bakıyorum. O ağlayan gözlerine. Masumluğuna. Bağrılmayı hiç haketmiyor gibi duruyor.

Evet, kızılmalı. Çocuktur, kızdırır. Çileden de çıkartır. Da... işte bir düşünmek lazım. Herkesin içinde, orta yerde, bağrılmayı, dayak yemeyi gerçekten hak ediyor mu? Yerine kendimizi koyup düşünmek lazım.
Değil mi?






Bir Ağaç Öyküsü.


O, kimine dost, kimine yar idi. Kiminin hiç olmamış çocuğu, kiminin kardeşi olmuştu.

O, şehrin tam orta yerinde, bir başına ama asla yalnız kalmamış bir ağaç idi.

Bilmiyordu, kimdi onu toprak anasıyla kavuşturan babası. Daha minicik bebekken, sahip çıkanı çok oldu. Koruyup kolladılar. Yedirip içirdiler. O, artık şehrin vazgeçilmezi idi. Herkes tanırdı. Severdi. 
Yanından her geçen, illa bir selam verirdi O'na. Hatrını sorardı. Sarılıp okşardı. Aşını, suyunu paylaşırdı.
O da, tüm ihtişamıyla büyüyüp serpiliyordu, şehrin tam göbeğinde. Bulutlarla tanışmıştı. Onlarda dostuydu. Arada denize selam çakardı. O idi, bu şehrin en büyüğü artık. Herkese yukardan bakar olmuştu. Küçükken onu sevip okşayanlar, şimdi ona yaslanıp, gölgesinde dinleniyordu. Artık yaz akşamlarında sohbetlere ortak oluyordu. Öğlen vakitlerinin kurtarıcısıydı. Şehri heybetiyle sarıyordu.

Sonra bir gün, şehre birileri geldi. O'nun yakınına çukur kazdılar. Aylar sonra görünce anladı ki, yanı başına gökdelen yapılmış. Kimse bir şey dememişti O'na. Bir sorsaydılar. O, bu şehrin en büyüğü idi. Gökyüzünden bakılınca ilk o farkediliyordu. Şehrin işareti olmuştu. Bir parçası adeta.

Peki şimdi bu gökdelen nereden çıkmıştı...

Gökdelen yapılıp bitti. Gölgesi ağaca vuruyordu. Ağaç bir ona bakıyordu. Bir kendine. Artık büyük ve heybetli değildi. Kendini öyle değersiz hissetti ki. Güneş bile artık yüzüne bakmıyordu. Üzgündü.
Bir gün, şehir halkı büyük bir şok yaşadı. Kimse ne olduğunu anlamadı. Herkes şüpheli gözlerle birbirine bakıyordu ama kimse kimseye, sen suçlusun diyemiyordu.

O.. ağaç.. yazın ortasında tüm yapraklarını dökmüştü. Kurumuştu. Hem de bir gecede. Yani insanlar bir gecede oldu diye bildi. Nedenini anlamadılar. Bilemediler. Kendilerince çözümler ürettiler. Ama hiç biri fayda etmedi. Kurumuş gitmişti artık o ağaç. Şehrin sembolü, o koca ağaç yoktu artık. Kurumuş bir odun yığını idi.
Ama kimse ellemedi o ağacı. Kurumuş hali ile gökdelenin gölgesinde, öylece dikili kaldı. Zamanla, kurudukça kurudu. Küçüldükçe küçüldü. Kimse dönüp bakmıyordu artık ona. Artık tek uğrayanı, kavuğunda yuva yapmış, küçük bir sincaptı.