Hayaller Birgün Gerçekleşir Umuduyla Kurulmaz. Zira Hayaller Değildir Umutla Beslenen. Hayaldir Umudun Ekmek Kapısı...






Davetiye Seçimi.

Yok canım, daha davetiye seçmedik. Ama işyerine gelen davetiyeleri artık alıcı gözü ile inceliyorum.  Fikir edinmek babında.
Mesela bu davetiye.



Siyah...
Yas mı ilan ettin arkadaş.. siyah düğün davetiyesi mi olur..
Böyle deyince de, düşünüyorum, büyük konuşma kızım, bak davetiyen simsiyah oluverir görersin, diyorum kendime. Ama olmaz, olmasın yani.. itici en başta.

Tıpkı bu konudaki sandık davetiye gibi. Hiç gerek yok. Zaten iki gün sonra çöpe gidecek bir şey için bu kadar gösterişe hiç gerek yok.

Yanlış mı düşünüyorum...
Siyah düğün davetiyesi  mi olur arkadaş..



Bitmeyen Şarj mı... ?


Şimdilerde ekranlarda dönen, operatörlerin akıllı telefon şarjını çekim güçleriyle arttırdığını söyledikleri o reklamlar var ya.. Turkcell ve Vodafone bunlar. Biri yüzde 25 diğeri yüzde 50 katkı yaptığını iddia ediyor.
Sonra Avea çıkıp diyor ki, bizimkilerde çabuk bitiyor. Diyor ki, bariz sizi kandırıyorlar.

Düşünüyorum.

Bende iki aydır akıllı telefon kullanıyorum. Telefonumu gündüzleri hiç kullanmam. Kimseyi aramam, kimsede aramaz. Arada gün içinde patronla saniyelerin dakika olmadığı sürelerce konuşurum. Ama akşamları wife açılır, en az iki saat olarak neti kullanırım. Telefonda bir yeri açtığımda hemen silerim. Ekran parlaklığı otomatiktedir. Modu güç tasarrufundadır. Hal böyleyken şarjı iki gün dayanıyor. Hattım Vodafone bu arada.

Özetle bende diyorum ki..

Telefondur şarjı biter, şarja takarsın geçer.

:D






Şeref Meselesi Dizisi.


Baştan söyleyeyim, bu bir bumads içeriği değildir arkadaşlar. :D
İlk olarak diyeceğim şu: şeref meselesi değil bu iş dırdır meselesi.
Zira, dizide Zeliha sultan, annecik, dırdırı ve laflarıyla önce kocasının babasını kalpten öldürdü. Sonra da kocasının intihar etmesine sebep oldu. Niye.. çenesini tutamadı da ondan.

Bu iki ölüm, dizinin başı ve sonu oluyor. Kayınpederin ölümüyle yeni hayata atılmışlardı. Bakalım babanın ölümüyle hayatları nereye akacak.

Bunun haricinde diziye şöyle kabaca bakarsak, Kuzey Güney dizisini anımsayabiliriz. Genel olarak konular bir gidecek gibi görünmekte. İki erkek kardeş. Biri asi, serseri, vurdumduymaz. Diğeri sakin, okuyor, ailenin umudu. Ve ikisi de aynı kıza aşık olur. Kız yine okuyanı seçer. Yani yine başta Kuzey Güneyde olduğu gibi. Bakarsın, gönlü ilerde Yiğit'e kayar.

Tabi burada Kuzey'in hakkını yemeyelim. Yiğit daha serseri. Hatta hırsız. Önüne çıkan her kıza en basit tabirle asılıyor.

Dizi, 5 sene sonrası ile başlıyor. Yiğit mafya olmuş, kardeşi Emir savcı. Diziyi izledikçe ne oldu da böyle oldu pek diyemedim. Zaten olacağı bu idi. Balık baştan kokar hesabı.

Siz benim böyle anlattığıma bakmayın. Bildik konu evet. Ama izleyince de izliyorsun. Ha, benim için bir Kuzey Güney olur mu, hiç sanmıyorum. Yani her hafta kaçırmadan izlemek için çabalamam. Zaten pazar akşamları da diğer akşamlar gibi izlenecek bir şey olmuyor. Bari oturup bunu izlersin. Konu ilerler hiç olmazsa. Belki beni şaşırtırlar. Olaylar acayip bir hal alır. Ki sanmıyorum ya neyse..

İyi seyirler efenim.. 






İnterstellar – Yıldızlararası


Güzel bir pazar kahvaltısından sonra durağımız sinema oldu.
Filmin adı: İnterstellar. Bizdeki Türkçe adı: Yıldızlararası
Yönetmeni: Christopher Nolan.
Nişanlım kendilerini pek övdü. Her filmini izlemiş, tereaddütsüz de her yeni filmini izlermiş. Zaten film onun seçimi. Bana kalsa Deliha'ya giderdik. Zira bilim kurgu filmler pek ilgimi çekmez.
En son, uzay konulu Armageddon filmini izlemiş biriyim.
Evet, filmin konusu uzay, dünya, gelecek ve yaklaşan karanlık bir son.
Tipik Amerikan filmlerindeki dünyaya kazık çakma merakı bu filminde temelini oluşturuyor.
Dünyanın sonu geliyor. Kıtlık baş göstermeye başlamış. İnsanlar hastalıklardan ölüyor. Dahası toz fırtınaları yaşamı tehdit ediyor.
Tüm bunlar olurken, başkahramınız ( Matthew Mc Conaughey) ve ailesi, hayatlarına normal seyrinde devam ederler.
Kahramanımız eski bir pilot. Ayrıca mühendis. Tabi sıradan biri asla değil. İşinde bir numara. Aranan isim. Kaza geçirmiş sonrada işi bırakmış. Ama tabi hala uzaya merakı var. Zaten herşey o merakının peşinden gitmesiyle başlıyor.
Filmin çok da detaylarına girmeyeyim. İzlemek isteyenlere haksızlık etmeyeyim.
Filmin bir diğer kahramanı da başkahramınızın kızı. Yani filmi izlerken o küçük kızada dikkat edin.
Filmde, dünyanın sonu gelip yaşanmaz bir hal almadan, başka bir gezegende yaşam kurmak için çabalayan bilim insanlarını izliyoruz. Daha doğrusu insanlık soyunu korumak için o gezegeni aradıklarını izliyoruz. Çünkü amaç baştan beri dünyadaki insanları kurtarmak değilmiş. Bulunan o yeni gezegende yeniden bir klon oluşturmakmış. O nasıl olacak derseniz filmi izleyin. Yani özetle baştada dediğim gibi dünyaya kazık çakma telaşı.
Bu uğurda başkalarının canını hiçe saymak da çabası. Kaç tane insanı, uzaya fırlatmışlar. Neymiş, yaşanılası bir gezegen bulacaklarmış. Çoğu ölmüş, birisi çıldırmış. Filmde gitmedikleri son yer, yaşanılası en müsait yer yani gezegen oluyor. Onca eziyeti, ölümden dönmeyi boşuna yaşamış oluyorlar. Yazık diyorsun yani filmin sonunda.
Normalde merak edip açıp izleyeceğim bir film değil. Ama izlediğime de pişman değilim. Film arşivime imdb de 12. sırada yer alan bir film eklemişim.
Son olarak meraklısı kaçırmasın. Az merakı da olan da kaçırmasın. Şimdi bu yazdıklarımı okuyan da merak ettiyse kaçırmasın.
Filmin afişlerinde dikkat ettiyseniz bir deniz gibi yerdeler bir de buz dağı gibi yerde. O yerler gidilen gezegenler oluyor. Biri sadece buz diğeri su olan gezegenler bunlar. Buradan şu çıkarımı yaptım. Hani gerçekte de başka gezegenlerde hayat arıyoruz ya. Su bulunmuştu galiba birinde. Yani yaşanılası bir gezegen olması için su tek başına yeterli değildir. Ben filmden bu mesajı aldım. Ve yazıma son noktayı koydum.









Bakış Açısı.

Bekleme odasında sessizlik hakimdir.
Yan yana oturan kadınlardan yaşlı olanı, yanındaki kadına bakar. Göz göze gelirler. Başlarıyla birbirlerine konuşmadan selam verirler.
Elleri göbeğinde, dirseği ile yanındaki kadını dürter:

-Sizin sorununuz ne?

-Çocuğum bizimle konuşmuyor.

-Küsmüş mü?

-Öyle değil, kimseyle konuşmuyor. Çiçekle böcekle, sokaktaki kedi köpekle konuşuyor. Bizimle konuşmuyor.
Cümlesini sesi titreyerek bitirir. Gözünden damlamaya çalışan damlaları usulca siler. Diğer yanında oturan kocası, karısının elini tutar. Konuşmaz, ama gözleriyle teselli eder.

Yaşlı kadın, etrafına bakınır.

-Çocuk nerede?

Kadın ona sorduğunu gözgöze geldiklerinde anlar.

-Evde...

-Kim bakıyor ona?

-Dadısı.

-Onunla konuşuyor mu?

-Hayır.
Sesi sert ve net çıkmıştır bu sefer. Yaşlı kadın, ellerini yine göbeğinde birleştirerek:

-Ya konuşuyorsa..

Kadın, kocasına döner. Kadın bir şey demeden, adam:

-Neden yalan söylesin, konuşmuyordur.

Kadın yüksek sesle:

-Kovarım çünkü onu !

Birden etrafına bakar, herkes ona bakıyordur. Hafifçe öksürür, gülümser. Kocasına bu sefer usulca:

-Kovarım onu da ondan.

Kadının içine kurt düşmüştür. Yaşlı kadına bakar. Birbirlerine gülümserler. O sırada, sıraları gelir, doktorun yanına girerler.





Sirke Sinekleri.


Efenim, size İbrahim Saraçoğlu'ndan öğrendiğim, yediğimiz içtiğimiz kullandığımız yiyeceklerin doğal olup olmadıklarını anlamamıza yarayan bir yöntemi söylemek istiyorum.
Sinek.
Saraçoğlu'nun deyimiyle sirke sinekleri.
Eğer ki, aldığınız sirkenin gerçek sirke olduğunu anlamak istiyorsanız, küçük bir kaba az bir şey dökün o sirkeden. Bekleyin. Eğer ki sinekler geliyorsa, tamam, o sirke gerçek sirkedir.
Meyveleri de bu şekilde test edebiliriz.
Hormonlu, ilaçlı meyvelere sinekler bile gelmiyormuş blogdaşlar.
Sinek dediğimde hani şu küçük sinekler. Bozulan bir şeyin üstünde bitiverirler ya..
Hani, artık diyoruz ya, içinde kurt varsa o meyve yenir. İşte sinek gelen yiyecekte yenir.
Çünkü sineklerde sadece doğal olana geliyormuş.
Misal, geçen aldığımız sirkeye hiç sinek gelmedi. Ama ondan önce aldığımıza gelmişti. Onun ağzı açık kalmış ve sinekler hemen gelmiş. Ama işte o gelenin markası ne idi, onu unuttuk.
Düşünüyorum da, sinekler artık mide bulandırmayacak galiba... 
Bir kısa not da düşeyim.
İbrahim Saraçoğlu, Trt Diyanette, her cumartesi pazar sabahları, saat 10 da program yapıyor. İzlemek isteyenlere duyurulur.. 







Kaçış.

Mektup yazayım dedim ama vazgeçtim. Okusalarda yine anlamayacaklardı. Anlamıyor olmaları tabiki işime geliyordu. Günlüğüme kilit vurma yahut saklama derdim olmuyordu. Elyazımı hiçbiri okuyamıyordu. Bu yüzden ardımdan mektup bırakmak saçma geldi. Birkaç önemli eşyamı alıp çıkacaktım. Bu gidiş anı bir karardı. Nereye gidecektim bilmiyordum. Ama gitmeliydim. Gittim de.
Sabah kimse uyanmadan evden ayrıldım. Otobüs durağına gittim. Oturmuş, otobüs beklerken ayağımın dibinde yavaş yavaş ilerleyen salyangozu farkettim. Telefonumu çıkarıp resmini çektim. Sonra başladım onu seyretmeye. O yola çıkmadan otobüs geldi. Gözüm onda otobüse bindim. Aklım o küçük salyangozda kalmıştı.
Otobüs, saatin erken olmasına rağmen kalabalık sayılırdı. Cam kenarı tek kişilik koltuğa denk gelip oturdum. Yol boyunca camdan etrafı seyrettim. Evimize çok da uzak olmayan bir sahil piknik alanı varmış, onu farkettim. Dahası evimiz doğaya çok yakınmış bunu farkettim.
Otobüsün son durağında indim.
Burası çarşının orta yerinde, şehrin en büyük parkının yanıydı. Bu parka daha önce hiç gelmemiştim. Parkı gezmeye karar verdim. Sabahın bu saatinde kimse yoktu. Telefonumu çıkardım, boş parkın bol bol resmini çektim. 
Kulağıma bir ses geldi, resim çekerken. Nereden geldiğini uzun süre bulamadım. Sonunda kaydırağın dibinde, ayağından yaralı kediyi buldum. Yan olarak boydan boya yatıyordu. Ön sağ ayağında derince bir yara vardı. Yerde de kan vardı. Uzun süredir burada olmalıydı ki, yerdeki kan kurumuştu. Gözleri kapalı, hiç hareketsiz öylece yatıyordu. Sesi de çıkmasa öldü diyebilirdim. Elimi uzattım, dokundum. Hiç tepki vermedi. Başını okşadım, yine tepki vermedi. Etrafa baktım. Kimse yoktu. İyice yanına yaklaşıp kediyi kaydırağın altından çektim. Çekerken kalkmaya niyetlendi ama yapamadı. Sesi daha çok çıktı. Canını yakmıştım galiba. Çantamdan yanıma aldığım giysilerden birini çıkardım, yere serdim. Kediyi ona sardım, kucağıma aldım. Hareketlendi, kaçmak istedi, bırakmadım. O da sonra teslim oldu, kaçmaktan vazgeçti. Hatta iniltisi bile kesildi. Kalp atışını hissetmeseydim öldü diye endişelenirdim.
Veteriner yarasına pansuman yaptı. Ağrı kesici iğne yaptı. Yanıma aldığım paranın çoğu ile veterinerin dediği kadar pansuman malzemesi aldım. Çantamdan başka temiz giysimi çıkarıp, dönüşte onunla sardım. 
Otobüse binemedim. Taksiye bindim. Eve gittim. Kimse evden ayrıldığımı anlamamıştı bile. 
O gün evden, bir daha geri dönmemek kararı ile çıkmıştım. Ama o kedi, beni geri döndürdü. Dahası o salyangoz da.
O kedicikle dertlerimi unutmuştum. Hayata bakışım değişmişti. Doğayı keşfedip, zamanın değerini daha iyi öğrendim. Onun iyileşen yarası ile bende iyileştim.





Kupa Bardak Meselesi Değil Mesele..

Efenim, anlatıp içimden atmak istiyorum.
Mevzu eski aslında, yeni değil. Ama bayadır uğramıyorlardı.
Bu ve bu konuda bahsettiğim insanlar, yine bize çay kahve almaya gelmeye başladılar, sağolsunlar !
Bu uzun aradan sonra ilk geldiklerinde, çay bardağı altlığı aldı. Ve hayret verici şekilde alıyorum dedi. Geri getireceğim, dedi. Bende en uyuz halimle “ İnşaallah..” dedim. Ne demek istiyorsun dedi bana. Diğerleri geri gelmedi dedim. Onları çocuğum kırdı dedi. Sonra gitti, getirdi. Mutfağa koymadan bana gösteriyor.
Şimdi akılları başlarına gelmiş, az biraz normalleşmiş gibi gelebilir. Banada öyle geldi. Ama bunlar sadece göz boyamasıymış herhalde.
Dün, yine geldi. Çıkarken camdan gördüm ki, mutfaktan izin almadan kupa bardak almış gidiyor. Sinirlerim zıpladı. Patrona dedim. Ben konuşacağım dedi.
Bugün, patron çıktı, o geldi. Sanki adamın gidişini bekledi. İçime fesatlık kaçtı napıyım.
Mutfağa geçmeden dedim, o bardağı bırakıyorsun, ne alacaksan öyle alacaksın. Alıyorum diye mi kızıyorsun diyor. O bardağı alırken izin almadınız, dedim. Ona mı kızdın diyor. Allahım, sen aklımı koru. Birde ben öyle deyince bardağa bakıyor. Değerli bir şey sandı herhalde. Evet, çok değerli. Ya da değil, mevzu bardak mı Allah aşkına..
 Bu arada sinirden titriyorum. Bu huyuma acayip sinir oluyorum. Ne var o kadar sinirlenecek, sinirden titreyecek. Ne var yani.. Ama işte, gerçekten sinirlenince ne konuşabiliyorum, ne de titremeden durabiliyorum.
Bu gitti mutfağa. Camdan baktım, yine bardağı almış gidiyor.
Hayır, ben Türkçe konuşmadım mı acaba... hala geri getirmedi.
Bu ne şimdi..
Ne denir bu işe...
11.30 civarı bardağı getirdi. Çıkarken bir daha izinsiz almayın dedim. Oo.. kızdı hanfendi. Niye 10 kere söylüyormuşum. Bende iyice anlayın diye dedim. Söylene söylene gitti.



 





Ruh Öküzü.

Yıllardır meğer kandırılmışız. Yok yere ağıtlar yakmışız. Yollara düşmüşüz. Yana yakıla, deli divane aranmışız. Meğer hepsi boşuna imiş. Boş bir uğraşmış. Boşuna bekleyişmiş. İnsanın ruh eşi diye bir şey yokmuş.

Ama... hemen üzülmeyin canlarım, ruh eşimiz yok belki  ama ruh öküzümüz var. Hemde garantili. Hem bulması hem bir ömür yanınızda olması garantili bu ruh öküzlerinin.

Neden mi..

Eş değişir, öküzlük bâki kalır da ondan.

Özetle, artık ruh öküzlerimizi aramalıyız. Aramak mı dedim, aramaya gerek yok. Bulmak garanti.
Ve bir ömür mutluluklar...
 



Not: Bu konudaki ilham kaynağım Eti Maximus ve reklam ekibine saygılar...






Dahası...

Tüm hırçınlığım, sana olan özlemimden.
Dahası sevgimden.
Dahası hep yanında olmak istememden.
Dahası hep seninle konuşmak istememden.
Her ne kadar yanında dilim tutulsada.
Tüm hırçınlığım gururumdan..
Özledim diyemiyorum diye.
Hep güzel sözler duymak isteyip susmamdandır bu hallerim.
Dahası...
sevgiye yeteneğim olmamasındandır
tüm hırçınlığım...