Hayaller Birgün Gerçekleşir Umuduyla Kurulmaz. Zira Hayaller Değildir Umutla Beslenen. Hayaldir Umudun Ekmek Kapısı...






Bir Garip Muhasebecinin Hesap İşleri...

Şu an kar yağıyor. Öyle lapa lapa değil ama yağıyor sonuçta. Dün sabah yüzüme vuran o sıcak rüzgardan sonra havanın böylesi değişeceğine ihtimal vermezdim. Ama doğa bu, insanlar kadar sürprizleri seviyor. Sürpriz mi... dalga geçiyorum galiba. Aralık ayındayız, kar yağacak tabi. Şaşkın.

Şimdilerde herkes, geçmiş 365 günün muhasebesini yapıyor. Ben bir muhasebeciyim ama bu işi hiç sevmem. Kaldı ki, muhasebeciyim derken, kendimi kandırıyor olduğum da bir gerçek.
Bu ruh haline bugün büründüm. Dünden evvel gelip bu yazıyı yazmış olsaydım şayet, 2014 bana getirdiği en güzel şeyin, aşk olduğunu söylerdim.

Evet, hiç aklımda yokken, bir şansımı deneyeyim dedim ve şu an, evlilik için gün sayıyorum. Hani denir ya, hep onu düşünüyorum. Yalan yok, günün çoğunluğunda harbiden aklında o oluyor. Özlediğinde kokusu burnuna geliyor. Biri bunu bana eskiden dese, gülüp geçerdim de harbiden gerçek bir şey bu. Şöyle bir iç çekiyorsun o an. Hep yanında olsun istiyorsun. Bilimum aşk sözcükleri sana yetmiyor. Kafa yoruyorsun, değişik bir şeyler arıyorsun. Bulamayınca klasiğe dönüş yapıyorsun. Bunların yanında, laf söylemek de ayrı keyifli oluyor. Kavga demeyelim de atışmak, darılmak başka bir tat veriyor. Kendindeki o olağanüstü trip atma potansiyelini farkedip şaşırıp kalıyorsun. Ama sonra kıyamıyorsun.

Ben şimdi naptım... benim geçmiş yılımı özetledim.

Şimdi yeni yıldan mutlu bir evlilik bekliyorum dersem, yalan olur. Zira, bu dileğimi Allah'tan diliyorum. Neredeyse her gün. Şimdi evlenmiş de olabilirdim. O zaman çocuk mu diyecektim. Ki o da saçma olacaktı. Belki o da olurdu.

Yani demem o ki, zaman hiç önemli değil. Kaç olduğu, kaç geçtiği.. vs.. vs..
Önemli olan, yaşadıklarımız. Ve yaşayacaklarımız.

Kendimi biraz noksan anlatmış gibi hissediyorum. Ama önemli değil. Seneye tam anlatırım :D





Fidan.

Ben ve Fidan, fotoğraf çekimi için, Fidan'ın aklına uyup, ıssız terk edilmiş bir yere gittik. Mekan, çekim için çok güzeldi. Ama bir o kadar korkutucuydu. En azından ben çekime kendimi kaptırmadığım zamanlarda tırsıyordum. Fidan korkmuyordu.
Çekim için eski bir kulübeye yaklaştık. Kapısındaki çizimler, desenler hala bozulmamış ve çok güzel duruyordu. Derken, içeriden bir ses geldi. Fidanla birbirimize baktık. Kedi ya da köpektir yahut faredir diye geçiştirecektik ama ses devamlı olarak gelmeye başladı. Biri sanki içeride başka bir kapıya vuruyor gibiydi.

-Fidan, gidelim hadi.

-Kim var orada...

-Fidan napıyorsun, hadi gidelim.

Fidan'ın koluna yapıştım. Sürüklemeye çalışıyorum ama nafile. Yerinden kımıltamadım bile. Ses devamlı olarak gelmeye devam ediyordu. Etrafa baktım. Bizden başka kimse yok.

-Gül, kolum moraracak. O kadar sıkma lütfen.

-Korkuyorum, gidelim.

-Ya içeride yardıma ihtiyacı olan biri varsa !

-Niye seslenmiyor o zaman. Sadece vuruyor. Tabi vuruyorsa.

-Belki ağzı bağlı.

Gözlerimi faltaşı gibi açıp Fidan'a diktim.

-Ciddi olamazsın. O zaman kesin gidiyoruz. Onu buraya tıkan bizide yakalayıp tıkar. Polisi ararız. Hadi ama...

Fidan, ne desem ikna olmadı. İçeriye seslendi, ses gelmedi. Ama vurma sesi hiç eksilmeden devam ediyordu.

-Napıyorsun ?!

-Kapıyı açmaya çalışıyorum. Yardım et.

-Hayır... ! Ya içeride kocaman bir hayvan varsa, kapıyı açınca üstümüze atlarsa..

-Bir hayvan bu kadar uzun süre aynı sesi çıkarabilir mi.. hayır.. Ya içeride yardıma muhtaç biri olabilir. Öylece gidersek vicdanın nasıl rahat olacak ?

Haklıydı ama korkuyordum. İsteksizce kapıyı açmasına yardım ettim. Bir yandan da etrafa bakıyordum. Biri gelecek diye daha çok korkuyordum.
İkimizin çabası ile kapı cıdırdayarak açıldı. İçerisi karanlıktı. O an farkettik ki, tüm camlar itina ile korunaklı bir şekilde kapatılmıştı. Fidan, telefonunun fenerini açtı. İçeri tuttu. Bende tüm kuvvetimle koluna yapıştım. Işığın sayesinde içerideki sesin kaynağını gördük.

İçeride, boynundan bağlanmış bir köpek vardı. Evet, bir köpek. Yere uzanmış, ön ayakları ile önündeki kapıya vuruyormuş. Kapıya vurmaktan ayaklarından kan gelmeye başlamıştı. Çünkü yetişmesi zordu. Ama vazgeçmeyip devamlı olarak vurmaya devam etmişti. Onu bu halde görünce Fidan'dan evvel içeri girdim. Başını okşadım önce. Bizi görünce sanki gücü tükenmiş gibiydi. Fidanla boynundaki bağı çözmeye çalıştık ama olmadı. Ve Fidan beni bir kez daha şaşırtmayı başardı. Çantasından çakı çıkardı ve ipi kesti.
Onu bağından kurtarmıştık ama dışarı nasıl çıkaracaktık bilmiyorduk. Çünkü irice bir köpekti. Zayıf düşmüş görünüyordu ama ikimiz birden canını yakmadan onu nasıl taşıyacaktık. Soran gözlerle birbirimize baktık. İkimizinde bu konuda bir fikri yoktu. İpi kesip atmak kolay kısmıymış meğer.
Etrafa bakındık. Sonra Fidan birden ayağa kalktı. Bekle deyip dışarı çıktı.

-Dayan dostum. Seni buradan kurtaracağız. Lütfen dayan.

İnliyordu. İçeride bir insan bulsaydım bu kadar şaşırmazdım herhalde. O sesi umudunu kaybetmeden nasıl da çıkarmaya devam etmişti. Havlamamıştı da. Sanırım onu hayvan sanıp öylece bırakıp gideceğimizi düşünüyordu. Yanında ne yemek ne de su vardı. Kimbilir ne zamandır buradaydı. Kim yapmıştı ki bu vahşice işi. Dili olsa da söylese keşke.

Fidan, çok geçmeden  el arabası ile geldi.
İkimiz bir olup, kaldırmaya çalıştık. İlk denememiz başarısız oldu. Ben baş tarafından o diğer taraftan tutuyordu. Sonra yanıma geldi. Başını okşadı. Kulağına eğilip:

-Hadi kızım. Bize yardımcı ol. Kendin için değilse de yavruların için. Hadi.. Son kez daha gücünü kullan.

Köpek başını kaldırdı. Ve ilk kez havladı. Fidanla tekrar kaldırmak için tuttuk. Kendisi de bize yardımcı oldu gerçektende. Yavaşca arabaya koyduk ve onu dışarı çıkardık.
Sonrasında su verdik. Yetkilileri aradık. Bu zalimliği yapanın bulunmasını istedik.

Aradan 1 ay geçti. O akıllı bıdık annenin, 4 yavrusu oldu. Fidan'a hamileliğini nasıl anladığını sordum. Sadece tahmin ettiğini söyledi. Gülümsedim. Gönlü güzel, cesur arkadaşım benim. 





öykü :)



Sen Sen Değilsen...

Sen, sen olmadığın, olamadığın zamanlarda, sana seni hatırlatacak biri lazımdı.

Sen, sırf o kişiyi bulamadığın için, yıllarca sensiz kaldın kendi yaşamında.

Sen, sen olamadın.

Peki, kim olduğunu biliyor muydun... Kendi hayatında, sen olmadan, kim olarak yaşamıştın ki bu ömrü. ... ?!

Komik değil mi...
Ne önemi var diyorsun..

Ömrün, akıp gitmiş gözyaşlarından, avuçlarından kayıp gitmiş...

Hayatını kaybetmişsin. Kendini bulamamışsın çok mu...




Takip.

-Siz beni mi takip ediyorsunuz ?!..

-Ben mi sizi takip ediyorum ?

-Kaç saattir peşindesiniz. Nereye girdiysem peşimden geldiniz.

-Sizi şu an farkediyorum. Ama sanırım asıl siz tarafından takip edilen benmişim.

-Onu da nerden çıkarsınız. Ne münasebet !..

-Baksanıza nereye gittiğimi biliyorsunuz.

-Asıl siz nereye gitsem ordaydınız.

-Peki benim önce oraya gidip, sizin benim peşime oraya gelmediğiniz ne malum..

-Ne..? .. Ne münasebet. Ben sizi niye takip edeyim ki.. Demek sadece tesadüfmüş.

-Hayat tesadüf değildir.

-Anlamadım.

-Ben Müfit.

-! ?...  Melda..

-Memnun oldum. Tanışmamız böyle olacakmış demek. Merak etmeyin. Sizi takip etmiyordum. Latife ettim, sizinde beni takip ettiğinizi sanmıyorum.

-Etmedim tabi. Tanımadığım birini niye takip edeyim ki ?

-Artık tanıştık. Edebilirsiniz.

-.... ?!...

-Bir çay ısmarlayabilir miyim Melda Hanım ?..

-Olur. 



....


Kurgudur. :)

Uyusuk teyze...


Ben, evrenin mesajlarına inanan biriyim. O küçük saniyeler içinde olanların veya olmayanların insanın hayatını nasıl etkilediği görmek, bilmek, beni acayip bir şekilde etkiler.
Her gün istatistiklerime bakarım. Kimler ne aramış, nereden gelmiş, kaç kişi gelmişler...
Amma bu zamana kadar hiçbirinin linkine tıklayıp bakmadım.
Taki bu güne kadar.
İşte baktığım o link.


Başta da dediğim gibi, evrenin mesajı işte.
Ne zamandır aklımda olanı, benim için kolaylaştırdı. Blog alemindeki serüvenim de bu kadarmış. Bu kararı vermeyi uzun süredir düşünüyordum ama yine de işte bir şeyler yazmaya çalışıyordum. Ama işte miladımız dolmuş.
Bir yerden sonra zorlamamak lazım.
Bu bir veda yazısı değil. Yanlış anlamayın. Saçma gelir zaten bana bu tarz yazılar. Gidiyorsan git yani, sömürmenin manası ne..
Benimki, bu arkadaşlara gitmeden bir lütüfta bulunmak. Onları tanıtmak. Beni seçtikleri için pişman olmasınlar.
Ben onları ciddiye aldım, onlarda beni ciddiye alırlar İnşaallah.



..........



Tüm bunları silip, bu arkadaşlara yahut arkadaşa, bilmiyorum kaç kişiler, teşekkür ederim.
Reklamın iyisi kötüsü olmaz demişler.
Siz beni koca blog aleminde bulup ti'ye alırsanız, bende sizi alırım. :D
Yazdıklarınızı ciddiye almadım. Alsaydım kesin giderdim zaten.
Blogunuz sanırım espri amaçlı kurulmuş. Diğer konuları da okuyunca böyle bir anlam çıkardım.
Ah bu yazdığım öyküler. Çok kafa karıştırıyor galiba.
Son olarak, yazdıklarınızda ciddiyseniz de, teşekkürler. Eleştiriye her daim açık olmaya çalıştım. Şu an olduğu gibi.
Sevgiler.. 
Teyze demişken, şu an kendimi yeni emeklilik reklamındaki o kadın gibi hissediyorum... bana teyze dediler.. daha dün ben teyze diyordum... yapraklar havada uçuşuyor... ooo laaa laaa... 
:D





Yağmur

Sabah yataktan zor kalktım. Sanki birileri içimdeki her şeyi vakumlayıp almıştı. Sadece uyumak istiyordum. Sadece uyumak.
Ama kalktım. Aynada yüzüme baktım. O da kendini iyi hissetmiyor belli. Kurumuş. Bakıma ihtiyacı var. Ama benim yürümeye mecalim yok. Akşam yatarken nasıl olduysa dişlerimi fırçaladım. Hayret.
Sonra sol göğsüme bir sızı saptanıyor. Canım bir şey mi çekti düşünüyorum. Bilmem. Şu an önüme ziyafet koysalar umrumda olmaz. Aklıma kötü şeyler getirmek istemiyorum.
Bin bir nazla hazırlanırken telefonum çalıyor.

-Efendim.

-Gidiyormuş bugün. Biliyor musun?

Kim diye sormuyorum. Soramıyorum. Biliyorum kim olduğunu.
Telefonu kapatıyorum.
Elimde kazağım, öylece durup düşünmeye başlıyorum.
Gidecekmiş, gitsin. Banane. Gülüşü geliyor gözümün önüne. Sonra kokusu. İnsanların farklı koktuğuna onun kokusunu farkedince inanmıştım.
Kazağımı giyiyorum hızlıca. Ve aynı hızla evden çıkıyorum. Sokaktan çıkmadan yağmurun hafif hafif başladığını farkediyorum. Duruyorum. Eve bakıyorum, çok uzaklaşmamışım. Dönüp şemsiye alayım diyorum. Vazgeçiyorum.
İşyerinin önüne geldiğimde yağmur olanca kuvvetiyle yağıyor. Yağmurda ıslanmayı sevmeyen ben, o yağmurun altında sırılsıklam öylece duruyorum.
İşyerinin önünde, karşı kaldırımda, bana bakan bakışlara aldırmadan, öylece gözümü dikmiş cama bakıyorum.
Ne zaman sonra bilmiyorum. Kokusu geliyor burnuma. Yanımda O, o gülen gözleri ile bana bakıyor. Gülümsüyorum.

-Hani sen yağmurda ıslanmayı sevmezdin.

-Nisan yağmuru bu. Şifa.

Ben bile gülüyorum bu dediğime. Nisan geçeli 2 ay oluyor. 2 ay. Bir nisan yağmurunda tanımıştım O'nu. Yağmurdan kaçıyordum. Bu lafı o demişti bana.
Şimdi farkettim de, cidden şifalıymış nisanın yağmurları. Şifa veriyormuş insana. Seni bana verdiği gibi.

-Gitme olur mu...

Sarılıyor bana. Bende ona sarılıyorum.
....



Not: öyküdür.

İnanç.

Otobüse binmiş, Hicran'a doğru giderken birden farkettim. 2 senelik evliliği boyunca, Hicran, beni evine ilk kez çağırıyordu. Hep ben gitmiştim ona. Bazen emrivakilerle, bazen çat kapı yaparak. Ama bu kez o beni bizzat çağırmıştı. Arayıp çağırdığında da çok şaşırmıştım. Ama bu detayı düşünmemiştim. İnşaallah kötü bir şey olmamıştır. Her zaman karşılaştığım o manzaranın daha beterini mi görecektim yoksa.. Ama sesi iyi geliyordu. Ama Hicran bu, ruh halini oldukça iyi saklayan biridir. Onun yaşadıklarına ben değil 2 sene, 2 dakika bile dayanamazdım.
Otobüsten inip, her gittiğimde mutlaka uğradığım marketi es geçip, doğruca evine gittim.
Kapıyı o açmadan nedense gözlerimi kapadım. Kapıyı açtı, bekledim. Ses etmiyor. Gözlerimi açtım. Gülümseyerek bana bakıyor.

-Gözlerini dinlendirmen bitseyse hadi gir içeri.

İçeri girdim. Sarıldık birbirimize. O güzel yüzüne dokundum. Gözlerinin içi gülüyordu. Yıllardır onu böyle görmemiştim. Sanki kendine güveni yerine gelmişti. Yüzüne sinen o yılların kasveti yok olup gitmişti.

 -Hadi anlat. Ölüyorum meraktan. Var sende bir değişiklik. Bir farklılık var. Benim tanıdığım o güzel bakışlı, gül yüzlü Hicran geri gelmiş. Söyle bakalım ne oldu..

-Önce söyle, çay mı kahve mi..

-Kahve. Hadi ama.. bak bir çok tahminim var. yoksa ...

-Yoksa ne..

Hala o esrarlı gülüş. Bir gizemler. Mutfağa gidiyoruz. Yemek için bir şeyler hazırlamış. Dolaptan kupaları alırken, gülümseyerek yine bana bakıyor. Artık, heyecan ve meraktan nasıl görünüyorsam gözünde.

-Yoksa boşanmaya mı karar verdin sen.. O da kabul etti. Medenice boşanacaksınız ?! ..

-Senin beklediğin bu değil mi..

-Yoo.. bu ikinci tahminimdi. Ölmüş olmasını yeğlerim, yalan yok.

-Gel otur. Ölmedi de, boşanmıyorum da. Anlatacağım. Az sabret.

Hicran'ın inadını bilirdim. O sonsuz inancınıda. Severek evlendiği o adamın, onu neredeyse hergün sebepsiz dövmesine rağmen hala sevdiğine inanması gibi. Biliyorum derdi inatla. Biliyorum seviyor. Ondan mı dövüyor seni derdim, cevap vermezdi. Ondan çağırmazdı beni evine, çağıramazdı. Yüzündeki o morlukları görmeyeyim diye. Ama ben onu yalnız bırakmak istemezdim. Evi evime çok uzak olmasına rağmen, ilk fırsatta giderdim. Kendini yalnız ve çaresiz hissetmesin diye. Arkasında birileri olduğunu unutmasın diye. Telefon edip çağırdığında da korkum bundandı. Yüzü gözü dağılmış bir şekilde görmekten çok korktum onu. Ama karşılaştığım manzara ve Hicran tahminlerimden çok farklı çıktı. Sebebini öyle merak ediyordum ki. Ayy.. yoksa bu kız hamile miydi yaa.. Evet ya.. kocası ondan dayağı bırakmıştı. Sıpasına bir şey olmasın tabi eşşeğin.
Kahvemden bir yudum aldım ve kafamı boşaltmaya karar verdim. Düşündükçe sinirleniyordum. Dahası  aklımda dolanan onca senaryo boşuna idi. Gerçeği söyleyecek kişi karşımda idi.
Ve sonunda Hicran anlatmaya başladı.
Bir gün yine, kocası olacak o adam, onu dövmek için üstüne yürümüş. Hicran, bu seferki saçma nedenini duyunca bir tuhaf olmuş. İki senedir sebepli sebepsiz dayak attığı için alıştığını sanmış kendisi de. Ama o akşamki dayak mazereti olur şey değilmiş. Kocası vurmak için tam elini kaldırdığında:

-Eğer vurursan beni bir daha göremezsin. Göremezsin !

Karşısında dimdik ve kararlı bir şekilde öylece dikilmiş. Gözlerinin içine bakıyormuş. O an, çok uzun zamandır göz göze gelmediklerini de farketmiş. Kocasının eli havada kalmış. Bir zaman öylece kalmışlar. Ya da Hicran'ın demesi ile o anlarda zaman aslında hiç geçmemiş. Sonra kocası, gitmiş oturmuş koltuğa. Hicran aynı duruşuyla duruyormuş ayakta. Korkusuz gibi görünse de, öyle çok korkmuş ki. Ama o an o dayağı yeseymiş, cidden gitmeye kararlıymış.
Şimdi gözleri, o anları anlatırken gururlu. Şaşkın. Ve dahası kocasına olan sevgisiyle dolu.
Kocası için, çocuğum diyor artık. O yaramaz, laf dinlemez saygısız çocuğu, sevgisiyle ama en çok kararlı duruşuyla adam etmeye başlamış. Kocasını haklı bulmasa da, kendisinin baştan hata yaptığını anlamış. Kocasının o kör inancını kırmış.




....
 

Duygu Patlaması...

Duygu, çantasını bıraktığı yerden almadan önce içine baktı. Olmamasını umduğu şey, para, hala çantada duruyordu. Çok sinirlendi. Çantasını sinirle alıp, Polat'ın yanına gitti. Sinirle ve öfkeyle çantayı Polat'a doğru uzatarak:
-Niye almadın.. Hııı...! Niye !.. Az mı geldi..
-Ne demek istiyorsun sen?
-Neden almadın parayı ! .. Sen hırsız değil misin.. sana açık iş bıraktım işte. Gördüğünü biliyorum. Neden almadın parayı !!..
Polat, güldü. O gülüşü Duygu'yu daha çok kızdırmıştı. Duygu, çantayı Polat'ın önüne atıp, koşar adım tuvalete gitti. Polat, aynı sakinlikle çantayı yerden aldı. Ağzını kapadı. Duygu'nun peşinden kızlar tuvaletine girdi. İçeride bir kız vardı. Kız Polat'ı görünce şaşırdı. Polat kıza kafasıyla çık işareti yaptı. Kız, kaçar gibi çıktı dışarı.
Duygu, ellerini lavaboya dayamış, başını eğmiş, sessizce ağlıyordu.
Polat duvara yaslandı. Ellerini önünde kenetleyip, beklemeye başladı. Duygu'yu izliyordu. Konuşmasını bekliyordu. Konuşacağına emindi.
Duygu, yaklaşık on dakika sessizce öylece ağladı. Sonra, başını çevirip ona bakan Polat'a baktı. Beklemekten sıkılmış gibi görünmüyordu.Dönüp aynada kendine baktı. Aylar sonra aynada ilk kez kendini gördü. Aynada gördüğü suretine mi yoksa Polat'a mı anlatmak istedi o an. Kendi bile bilmiyordu. Sadece anlatmaya başladı.
-11 ay önce, Bilal'le hiç bilmediğimiz, daha önce hiç geçmediğimiz o sokaktan eve gitmeye karar verdik. Daha doğrusu, ben istedim oradan gitmeyi, Bilal'da kabul etti. Benim yüzümden oldu yani. Serseriler yolumuzu kesti. Bana saldırdılar. Bilal beni kurtarmak için deli gibi çabalıyordu. Sonra içlerinden biri, bıçak çıkardı. Direnmekten vazgeçmeyen Bilal'e, o bıçağı defalarca sapladı. Sapladı.. sapladı...
Duygu derin bir nefes aldı. Başını kaldırıp tekrar aynaya baktı. Yine kendini gördü. Gözünden yaşlar akarken, gülümseyi verdi.
-Ben ve diğer arkadaşları dehşet içinde, kanlar içindeki Bilal'e bakıyorduk. Beni bırakmışlardı o anın şaşkınlığı ile. Bense öylece kalmıştım orada. Sesler yoktu. O serseriler hangi ara gittiler, hiç bilmiyorum. Bilal, kanlar içinde yerde yatıyordu. Bana bakıyordu. Elini uzatmıştı. Yanına çağırıyordu. Yerimden kımıldayamadım bile. Öylece Bilal'e bakıyordum. Bilal hala karşımdaydı. Bana bakıyordu. Aylar geçmesine rağmen, Bilal hep karşımda durup, hep bana baktı o bakışları ile. Beni kurtarabilirdin diyordu o bakışları. Senin yüzünden öldüm, diyordu. Senin yüzünden.. senin yüzünden..!!..
Polat, hıçkırıklara boğulan Duygu'nun yanına gitti. O'na sarıldı. Duygu kendini Polat'ın kollarına bıraktı. Tuvaletin soğuk taşlarına oturdular.
-Peki, tüm bunları Bilal'in seçimi olarak hiç düşünmedin mi.. Seni seçmiş Bilal. Senin yolunu, senin yolundan gitmeyi seçmiş. Senin yüzünden ölmemiş. Senin için ölmeyi göze almış. Böyle düşündün mü hiç...
-Ben oradan gidelim demeseydim...
Polat, Duygu'nun ağzını eliyle kapatarak:
-Ya Bilal olsaydı oradan gidelim diyen ?.. O zaman yine kendini mi suçlayacaktın ? Bilal öldü, sen o yaşadıklarınla başbaşa kaldın. Bilal mi suçlu olacaktı tüm bunları sana yaşattığı için.. ?
-Hayır !..
-O halde şimdi sen niye suçlusun Duygu.. O yolu seçtiğin için mi.. o adamlar sana saldırdığı için mi suçlusun yoksa..
Duygu, ben, diyebildi sadece.
Polat, çantasını Duygu'nun kucağına koydu.
-Paralar hala içinde. Merak etme.
Ayağa kalktı. Elini Duygu'ya uzattı. Duygu ona uzatılan bu eli, bu sefer çok düşünmeden tuttu. Ayağa kalktı.  Çantasını sırtına takarken:
-Niye almadın parayı ?
-O dershane parası değil mi.. Benden o kadar kolay kurtulamazsın. O parayı alsaydım müdür seni kesin kovardı. Bende seni bir daha göremezdim. Anladın mı ?
Duygu'ya göz kırptı.
-Hadi müdür kaçmadan parasını verelim.
Duygu bir an duraksadı. Sonra çantasına baktı. Önden yavaşca giden Polat'a baktı. Sonra peşinden gidip, beraber müdürün odasına gittiler.
...