30 Eylül 2011

Can Kulağıyla Dinliyorum

  • Ne dedin?
  • Müzik diyorum. Çok ses var diyorum..
  • Neee... ?
  • Hayy.. Kulağına eşşek arısı girsin.
  • Hee... Evet evet. Çok güzel demi?
Bazen benimde içimden geçmiyor değil. Şöyle açayım sevdiğim şarkı çalarken sesini son ses. Sadece onu duysun kulaklarım. Bir rahatlama geliyor sanki insana. Deşarj oluyor. İyi geliyor müzik. Ruha şifa nihayetinde.



Ama devamlı yüksek ses kulağa zararlı. Kalıcı hasarlar bıraktığı ise aşikar.

Duymak çok müthiş bir şey. İnsan duyarak öğreniyor genel olarak. İlk olarak da konuşmayı.
Peki duyma işlevi nasıl gerçekleşiyor biliyor musunuz?
Ses, dış kulak tarafından toplanıyor. Dış kulak sesi orta kulağa iletiyor. Orta kulak sesi büyütüyor sonra iç kulağa aktarıyor. İç kulak ise sesi analiz ediyor, kodlıyor, sinirlerle beyne iletiyor.
Bu hassas işleyişde bir aksama işitme kaybıma neden oluyor.
Yüksek seste bu işleyişi en çok etkileyenlerden. İç kulakta bulunan salyangozdan salınan toz üzerindeki hücrelerin ölmesine neden oluyor ses. Bu ölen hücrelerin ise dönüşümü yok. Geri dönüşümü ya da telafisi yok. Sonuç işitme kaybı. Hemde kalıcı olarak.
Antibiyotik ve idrar söktürücülerde işitme kaybına neden oluyormuş.

Yüksek sesli meslek alanlarında çalışanlarda kalıcı işitme kaybı çok görülüyor. Önlem alınmıyor. Bunu yaşayanlardan biride benim babam. Çalıştığı yerde yüksek sese maruz kalmış yıllarca. Şuan işitme kaybı var. Yani gözardı edilmeyecek bir gerçek bu.

Mümkünse ve kulaklarımız hep duysun istiyorsak, müziğin sesini biraz kısacağız. İşyerimizde yüksek sese maruz kalıyorsak önlem almayı ihmal etmeyeceğiz.

Hep güzel sesler duymanız temennisiyle...

29 Eylül 2011

Gizemli Kağıt

Korkmuyordu. Ama kalbi heyecandan yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Bu heyecan hoşuna gidiyordu aslında. Pencereden O'na bakıyor, kendini sorguluyordu. Neden bakıyordu mesela şimdi camdan? Şöyle bir tipine baktı. Hoşlanacağı bir özelliği yoktu ki. Albenisi olan biri hiç değildi. Hatta ilk bakışta itici gelebilirdi insana. Düşündü, ilk karşılaşmalarında olumsuz bir düşünce geçmemişti aklından. Ama olumlusu da geçmiş değildi.

Neden şimdi heyecanlanmıştı. Konuşmadan eline uzattığı kağıda bakakalmıştı. Hala açmadı, içinde ne olduğunu bilmiyordu. Neden aklına ilk böyle şeyler gelmişti ki ? Böyle hissetmesine bir neden bile yoktu ortada. Kağıt elinde öylece duruyordu. Eli terlemiş, kağıtta iz oluşmuştu. Ani bir hareketle bıraktı kağıdı masaya. Ellerini avuşturdu. Sanki hala elindeydi. Canı sıkıldı bu hallerinden. Kağıdı aldı eline, oturdu koltuğa. Derin bir nefes alıp açtı kağıdı. Ne olabilirdi ki? Neler düşünüyordu durduk yere. Tanımıyordu bile doğru düzgün. O zaman niye kağıdı aldığı an açıp bakmadı. Kağıdı uzatırken gözgöze gelmişlerdi ilk kez. Bişey demeden kağıdı almış, kaçarcasına evine girmişti. Nedenini bilmiyordu. Sanki ilk kez başına geliyordu. Hoş başına ne geldiğini de bilmiyordu ki. Ne yazıyordu o kağıtta. Hala okuyamamıştı.

Kağıdı açtı ve okudu.

Gülümsedi...

Umutsuz Ev Kadınları Umut Veriyor mu

Onlar umutsuz bende. Dizinin ilk yapılacağı zaman fazla dikkatimi çekmemişti. Şimdi  yeni fragmanları görünce içlerinde oturmayan bir karakteri farkettim.
Dizinin orjinalini bilenlerde eminim farketmişlerdir.
Gabrielle, umutsuz ev kadınlarının en gencidir. Mankendir ama içlerinde en kısaları sanırım O.  Ama bizdeki Gabrielle olacak oyuncu Evrim Solmaz, bu karakter için fazla yaşlı kaçmış. Çok büyük duruyor.
Eva Longoria'nın canlandırdığı karakter olan Gabrielle için nette bakınırken, Eva'nın dizi kadın oyuncuları arasında en çok kazananların başında olduğunu öğrendim.
Yani sevilen bir karakter. Her ne kadar en aykırı davranışları sergileyenlerin başında o olsada.
Bakalım bizim Umutsuz Kadınlarımız bu işi ne kadar başaracaklar.
Diğer karakterler bana göre uyumlu. Özellikle Suzan karakteri için Songül Öden en iyi seçim olmuş. Gerçi o da biraz küçük gibi kalmış ama diğer taraftan karaktere iyi uyum sağlamış görünüyor.
Dikkatimi çeken bir konuda sanırım tıpkı Dedikoducu Kız dizisinin kopyası olan Küçük Sırlar dizisi gibi yapımcılar dizinin tamamen kopyası olmasına izin vermemişler. Ama bu konuda net bilgim yok. İzleyince anlaşılır zaten.
İzleyip görelim. Meraktan bakacağım. Dizi 2 Ekim Pazar günü başlıyor.


Ayrıca bu sıra gündemde olan bir başka dizi Leyla ile Mecnun. Dizinin ana karakteri Leyla diziden ayrılmış. Yani daha doğrusu yapımcı oyuncu ile yollarını ayırmış. Ve Arda karakteri ile. Nedeni iki oyuncu arasında geçen tatsız bir olay.
Bu değişiklikler diziyi nasıl etkiler bilinmez. İzlediğim bir dizi değil. Ama Mecnun karakterinin adına yakışır bir mecnun(deli) olduğunu biliyorum.


Kuzey ve Güney dizisinden de bahsetmek isterim. Zira bu sezon izlemeye başladığım ilk ve tek dizi. Dizinin Kuzey karakteri üzerine işlendiği söyleniyor. E doğru bir yerde. Olayların çoğu onun başından geçenler.
Ayrıca bana göre annesi tam bir ayrımcı. İki çocuğunu ayırıyor. Babası ise evlatlarını daha çok seviyor. Özellikle de Kuzey'i. Eminim izleyenlerin dikkatinden kaçmamıştır. Dün akşamki bölümde Kuzey'in, babasının kaşları için dediklerini babası duymuş. Kızmak yerine duyduklarını dikkate alıp kaşlarını çatlatmak vazgeçmişti.

Ve son olarak Yılan Hikayesi dizisini hatırlayanlar, Memoli(yalabık saçları meşhur)'yi de hatırlar. Şimdilerde Dedektif Memoli( bu dedektiflikte iyice moda oldu.Bknız. Kurşun Bilal) adıyla devam niteliğinde çekilmiş dizi. Aslında karakter bulunamamış da ordaki karakteri çalıp üstüne dizi yapmışlar yani. Olay bu bana göre.

Ben okadar senaryo yolluyorum. Birileri bana dönse de millet dizi izlese. Nerdeee... Göreceğiz umarım o günleri. :)

28 Eylül 2011

28 Eylül Bireysel Silahsızlanma Günü

Son 10 yılda silahlı şiddet olayları 2 kat oranında artmış.
Peki insan neden silah alır?
Bu soraya verilen cevapların en birincisi güvenlik. Güvende olmak için silah alınıyormuş. Kendini koruma amaçlı. Silah olunca kendimizi nasıl koruyoruz o muamma.
Zaten biz Türklerde silah merakı ezelden beridir var. Meşhur sözümüz varya hani: " At, Avrat, Silah"
Ve Biz Türkler silahlanma oranı olarak 178 ülke içinde 17. sıradaymışız.

Ya peki düğün derneklerde, eğlencelerde atılan sıkılan silahlara ne demeli?
Burdaki amaç ne? Güvenliği mi tehlikeye girdi? Meydana çıkıp erkekliğini mi ortaya koyma çabası?
İşte asıl sorunumuz burda. Güvenlik bahanesiyle alıyoruz silahları. Ama ilk fırsatta kullanıyoruz.
Ruhsatlı olarak taşıyanların, bulunduranların yanısıra ruhsatsız taşınan silah ve taşıyan kaç kişi var kimbilir.
İşyeri güvenliği için alınan silahın, işyeri dışında her an her yerde taşınması ise güvenliğin bahane edilmesinin bir başka göstergesi.

Toplumu bilinçlendirmek için 10 yıldır Sessiz Ayakkabıların Yürüyüşü adı altında yapılan etkinlik bu senede yapılıyor. Umut Vakfı'nın desteklediği bu etkinlik umarız yerini bulur.
Taksitle bile silah satışı yapılıyorsa, insanlar silahlara özendiriliyorsa çok da umut yok gibi.
Ama vazgeçilmemeli.
Kanunlar gerekli ve yeterli düzeyde olmalı. Ki caydırıcı olsunlar.
Umarız ki ilerideki yıllarda bu oranlar azalış oranında olsun.

27 Eylül 2011

Hayal Dünyası

Hayaller kurardık biz yıllar önce...

Der, şarkının sözleri. Hayaller birleşiyor insanlar sevince birbirini. Yada hayallerin ortak noktaları bulunuyor.
Her hayalin yaşı var mıdır? Yada şöyle diyelim, her yaşın hayali başka mıdır?
İnsanın küçükken hayalgücü çok iyi çalışır. Çünkü bilmez çoğu şeyi. O yüzden hayal eder o bilmediğini. Merakı etkiler hayallerini.
Ama büyüdükçe, öğrendikçe küçülüverir hayaller. Bildiği değişmez sanır. Hayal kurmanın boş olduğuna inanır.
Oysa öyle mi?
Hayal dünyası çocuklara mı ait sadece? Bir kısıtlama mı var ki hayal kurma konusunda?...
Hayır.
Hayallerin ucu bucağı yoktur. Yeri yada zamanı da.
İnsan bir an bile olsa ufacık bir hayal kurar zihninde. İş başındayken yada birşey okuyor yada yazıyorken. Ben mesela. Bu yazıyı yazarken bile ne çok hayal kurdum bilemezsiniz.
Hayaller uzun metrajlı bir film gibi olacak diye bir kaide yok. Öyle değil mi? Varsa da ben bilmiyorum.
İnsan hayallerle yaşar.
Her ne kadar gerçeklerle yüzleşsek de hayaller hiç bitmez.
Her gerçekleşen hayal, hayal olmaktan çıkıyor olsa da asla sonu gelmez hayallerin.
Gerçektir hayallerden beslenen. Hayal ise gücünü,  sonsuzluktan alır.

Herkes İyi Olanı Hakeder

Dün çok sinirliydim. Herşeye sinir olma potansiyeline sahiptim özetle. Sabah yataktan zor kalktım. Sanki haftabaşı değil de ben hiç tatil yapmamışım. Yorgunum. İsteksizim.
Ama şimdilerde iyiyim.
Düşüncelerim değişti.
Sabah bir yazı okudum mesela. Hep doğru olanı, iyi olanı yapmış biri ama hiç iyilik güzellik görmemiş. Öyle diyor yazıda. Bunu anlıyorsun.
Kırmamış kırılmış, gitmemiş terkedilmiş, unutmamış ama unutulmuş.
Böyle bakınca doğru olan şeyleri hep kendi yapmış.

İnsan başına kötü bir şey geldiğinde bunu haketmediğini düşünür. Hep iyidir o. Kötü bir şey yapmamıştır. Ve bunları paylaşır derdini paylaşmaya gelenlerle.

Peki hep sevmeyi bilmek, istemek doğru mu?
Sevmeden sevilince yanlış yapan hangi taraf oluyor o halde?
Sevmek güzelse, sevilmek güzelse, seven biz değilsek bu neden hoşumuza gitmez. İlk aklımıza gelen hep seviyordum terkedildim. Ama seviliyordum da.
O zaman sevmeden sevilmek, sevilmeden sevmek kötü bir şey. Kimse haketmiyor. Yapan yanlış yapıyor.
Öyle ya sevmek dediğin sevilince güzeldir. Yaşanası bir duygudur. Sen sevmiyormuşsun ama seni seven varmış sanane...
Sen mi istedin seni sevsin diye. Sen seni seveni sevdin. Ama seni seven de seni terketti. O sefer seni sevmeyeni sen seviyor oluyorsun. Sevilmeden sevmenin ne olduğunu anlıyorsun.
Aşk şiirlerinin de özü budur çoğunlukla. Sevip sevilenlerin kavuşamaması. Terkedilişler.
Attila İlhan'ın Üçüncü Şahsın şiiri farklıdır. O sevmiştir ama sevilmemiştir. Üstelik sevdiği başkasını seviyordur.



Peki insan en çok hangisine üzülür?
Severken sevilirken terkedilmeye mi?
Hiç sevilmeden sevmeye mi...

Hangisini haketmiştir peki? ...

26 Eylül 2011

İkizlerin Aynı Kıyafet Çilesi


Minniminnacık, sevimli, şeker bir şey. Hemde iki tane birden. Ayırması güç. Çok benziyorlar birbirlerine. Ağlamaları bir, gülmeleri de.
Tüm bu benzerlikler yetmiyormuş gibi aynı kıyafetlere esir ediliyorlar. Sanki ayrı giyindirilseler kimse farketmeyecek ikiz olduklarını. Hadi belki bebişlerden farkedilmez. Ama büyüyünce belirgin benzerliklerle ikiz oldukları ortaya çıkar.
Ama yok yetmiyor anne-babaya. Bence özellikle de anneye. Ne alırsa iki tane alıyor. İkiz gibi giydiriyor demek doğru ama yanlış. Neden, aynı giyinmeye mecburlar mı?

Uzmanlar bile çocukların kişisel olarak gelişmesini etkiliyor diye aynı giyindirmeyin diyor. Çünkü sonuçta ikisi de iki farklı kişilik. İki farklı birey olacaklar. Her ne kadar ikiz olsalarda herşeyleri aynı olmayacak ki.

Yıkılması gereken bir gelenek gibi ikizleri ikiz gibi giydirmek.
Hatta isimleri bile benzer olmalı. Yoksa ikizliklerine zeval gelir Maazallah.

Benim ikizlerim olursa ne yaparım bilemiyorum. Aynı giydirmek konusunda değil. Farklı giydireceğim kesin bir şey. Ama o iki ufak minnacık bebeklere bakmak çok zor olmalı. İkisi birden ağlayacak, acıkacak... Oooo... Zor yani. Millete güllük gülistanlık tabi. Aman ne güzel ikizler demeyi bilirler. Çeken bilir demişler. Bende çok çektim ya konuşuyorum. :)

Velhasıl ikizler aynı giydirilmek zorunda mı ? Hayır...
Mühim olan ikizleri kıyafetlerine bakarak ikiz olduklarını anlamak değil. Asolan farklı giyim kuşam içindeki iki kişinin ikiz olduğunu anlamak.

Yanlış mıyım ?