Hayaller Birgün Gerçekleşir Umuduyla Kurulmaz. Zira Hayaller Değildir Umutla Beslenen. Hayaldir Umudun Ekmek Kapısı...






Bu Saç Kimin Saçı?


Kendimden biliyorum, anneler kızlarında uzun saç seviyorlar. Hele bir kes o saçı, Maazallah hakkını, sütünü bile haram etmeye gider olay. Tamam abarttım da küsecekleri kesin. O saç uzayanakadar da barışma ihtimali zor olur kanımca. Zira baktıkça hatırlar kadın.
Allah için, annemin saç konusunda küçükken takıntısı yoktu. Hiç uzun olmadı saçlarım küçükken. Toplanacak kadar uzun olmuşlardır sadece.
Ama şimdi gözüme takılıyor. Küçücük kızların saçları bellerinden aşağıda. Bir de sallım sallım geziyorlar. Pardon, gezdiriliyorlar. Ya, aklıma takılıyor, o küçük kız tuvalette o saçları nasıl zaptediyor. Değer yahu illa ki o saçlar. Deneyimle sabittir. Ben bile yaşıyordum az daha. Ki küçük değildim.
Hadi o kısmı geç. O saçlarla uğraşmak eziyet en başta. Yatarken dert, kalkarken dert. Yıkanırken ayrı dert. Ne gerek var o küçük kıza bu cefayı çektirmeye. Sırf sen istiyorsun diye. Tamam çocuğun kendisi de istiyordur da, afbuyurun poposundan aşağıya kadar da istemiyordur o saçı. El insaf yani. Çocuk rahatça oyun mu oynasın, saçına mı sahip çıksın o yaşta.
Diyorum ya, birde o saçı hiç toplamıyorlar. İtina ile salık bırakıyorlar. Maksat hava basmak tabi. Bak bak, ne güzel saçları var, desin elalem. Ama o küçük yavruyu düşünen yok. O saçı o taşıyor hanım. Çok istiyorsan kendi saçını uzat. Ama tabi onca işin arasında kendi saçınla uğraşman zor olur. En kolayı çocuğun saçını uzatmak.
Bunun bir açıklamasını yapın. Tamam, çocuğunun saçını istediğin gibi uzat, kes, ister kel yap da, merak ediyorum, o kadar uzatmanın nedeni ne? Hadi uzattın, bari çocuk oynarken topla, toplat saçlarını. Çocuğa eziyet, başka bir şey değil.
Ne zaman yolda böyle upuzun saçlı çocuk görsem, bunlar gelir aklıma. Hatta kimisinde toplamak arzusu duyarım. Çocuk böyle arkaya arkaya attırmaya çalışırken saçlarını.
Uzun saça bir şey dediğim yok da, abartıp yerlere değecek kadar saçı uzatılmış garibim kız çocuklarını görünce, neden, diye sormadan edemiyorum.
Neden?




Kaçak Dizisi - Uyuyan Dev Uyandı.




Akşam oturduk, ailecek Kaçak dizisini izledik. Diziyi aslında babam seçti. Bizimde izleyecek başka bir şeyimiz olmadığı için ses etmedik. Onu izledik. Şimdi geçelim diziye.
Dizi başlamadan evvel haberlerde dizinin tanıtımı yapıldı. Artık haberlerdeki dizi tanıtımlarına da alıştık. Alıştırdılar. Orada Gürkan Uygun'un, namıdeğer Memati'nin dizide eski polis olduğu söylendi. Ama öyle çıkmadı. İlk anlam veremediğimiz nokta bu oldu.
Dizinin özeti şöyle; mafya babasının oğlunu öldüren Serhat (Gürkan Uygun), ailenin intikam korkusundan kaçar. Ama bir gün yerini öğrenirler. Ve olaylar başlar.
Dizinin ilk yarım saati saadetten geçilmiyordu. O musmutlu aile tablosu o kadar da inandırıcı değildi şahsen. Bir de adam kaçmış. Kaçtığı 7 yıl olmuş ortalama. Şimdi oğlu var, 7 yaşında. Varın siz söyleyin, bu nasıl kaçıştır arkadaş. Kaçan adam hemencecik aile kurar mı? Ne aşkmış, görür görmez vurulmuş da herşeyi unutup kuruvermiş ailesini, düzenini. Bari kaçış senesini fazla söyleseydiniz de bu detay göze çok batmasaydı.
Saadet tablosunda hele bir sahne vardı ki, gıcık oluyor insan. Neymiş, kocacığı evlilik yıldönümlerini unutmuş. Kadın resmen salyasümük ağladı. Sanırsın aldattı. Şimdi diyecek ki, bitti bu evlilik, boşanıyorum. Var mı böylesi ya.. Abartmayınız şu özel gün muhabbetlerini bu kadar. Hiç inandırıcı olmuyor.
Geçelim dizinin asıl mevzusuna. Şimdi Serhat, yanında çalıştığı ama ne olduysa ihanet ettiği için öldürülecekken kaçıyormuş. Ve o kaçış anında adamın oğlunu öldürüyormuş. Ki orası muamma. Zira göstermiyor. Sadece silah sesleri var. Yani bence o öldürmedi. Kazara o engamede vuruldu uşak. Ama diğer sağ kalan adamlar korkudan suçu onun üstüne attı.
Yıllar sonra adamın izini bulunca peşine düşüyorlar. Aslında babanın niyeti öldürmek değil. Ama onun gözüne girmeye niyetli damat işin suyunu çıkarıyor. Serhat'ın yani şimdi bilinen adı Ahmet'in oğlunu kaçırıyor. Yine silahlar patlıyor ve çocuk vuruluyor ne yazık ki.
Şimdi eşitleniyorlar işte. Kaçarken kovalayan oluyor. Olacak yani. Bir de kaçtığı ailenin kızıyla aralarında bir şey varmış galiba. Kız adamın resmini saklamış bunca yıl. Kız da o dediğim damat müsvettesinin eşi oluyor. Evli barklı kadın yani. Çocuğu da var. ister misiniz o çocuk Serhat'tan olsun. Ha, ha.. amma gülerim he.
E şimdi ne olacak. Adam kaçmaktan vazgeçip kovalayacak da, adamların yeri yurdu belli. Devamı ne şekilde işleyecek merak ettim doğrusu.
Başlıktaki uyuyan dev, kaçak olan Serhat oluyor. Bunu oğlunu öldürdüğü mafya babası adam söylüyor. Onun da oğlunun öldüğünü öğrendiğinde.Açıkcası bu söz insanı düşündürüyor da bakalım çok da abartmasalar bari. 


 

Kiralık Ev Arama Maceraları.

Ev arama maceramız tüm hızıyla devam ediyor. Bu süreçte yaşadığımız bir olayı sizinle paylaşmak ve fikrinizi almak istiyorum. Üzerinde düşündükçe sinirleniyorum çünkü.
Olay, malumunuz üzre bir eve bakmakla başlıyor. Annem ve ablam eve bakıyor. Ki bu tam tesadüfmüş ev sahibine göre. A, pardon ev sahibi değilmiş o, gelinmiş. Bu detaylar önemli, unutmayın. Ev beğeniliyor. Kirası soruluyor, bilemem bilmem diyor ama 400 diyor, gibisinden laf ediyormuş. Merkezde dükkanları varmış. O an, annemler gittiğinde tesadüfen evde bulmuşlar. Eşi memurmuş, iş çıkışı o da dükkana geliyormuş. Akşamüzeri dükkana gelirsiniz, eşimle konuşursunuz diyor. Telefonunu da veriyor. (sağolsun)
Akşam arıyoruz. Eşi, yeni şube açacaklarmış, onun işleriyle ilgileniyormuş. İzindeymiş bu arada. Dükkana da uğrayamıyormuş. Akşama gelirse ararım, dükkana gelirsiniz, diyor. Tamam diyoruz. Ha, olmazsa gündüz uğrarmışız, haber edecek yine. Akşam oluyor, arayan yok. Ertesi gün oluyor, akşam oluyor yine arayan yok. Biz yine arıyoruz. Aramadınız falan diye. Eşinizle konuştunuz mu, sordunuz mu diye soruyorum. Ama hiç vakti olmamış. Şube yüzünden hiç görüşemiyorlarmış. Ev onun olsa hemen taşının dermiş. Bu arada günlerden cumartesi. Sonra eşimi bir ararayım, ben çarşıdayım, o neredeymiş bir sorayım diyor. Bir 5 dakika sonra arıyor. O da çarşıdaymış. Ben de yarın pazar, evde olursunuz diyorum ama yok değillermiş. Pazar günü de çalışıyorlarmış. Sonra eşimle konuşayım da olmazsa telefonla konuşun diyor en son. İyi tamam deyip kapatıyoruz telefonu. Bu arada ben sukunetimi korurken, ablam bu duruma fena sinirleniyor. Oyalıyorlar diye. Dün yani pazar günü yine ev ararken o evin önünden geçiyorduk. Bir bakalım dedik. Ne tesadüftür ki, kadın yine evdeydi. Misafiri gelmiş de, eve gelmiş. Kaynanası gelmiş bu arada. Onunla konuşun dedi. Üst kata çıktık. O kadın da yaşlı başlı kadın. Oğlum ne derse o olur, dedi. Gelini oğlunu aradı. O telefonda anama sor diyormuş. Böyle şey ettirirken, anası kendi bilir dedi. Oğlu da karısına tamam ben yarım saate geleceğim demiş. Kadın da o zaman dükkana gel, dedi. Oraya gidiyormuş ya. Bizde atladık onunla gittik. Bekledik orada 10 dk.falan. Geldi sonunda ulaşılmaz adam. Ve ne dese beğenirsiniz. Ev için bir arkadaşına söz vermiş. Ama günlerdir ulaşamıyormuş. Onun son kararı ne öğreneyim de, yarın (yani bugün) sizi arayacağım, dedi. Be mübarek insanlar, bunu eşine de deseydin ya. Eşi de bana da söyleseydin dedi ama. Bilmiyorum artık. Sonra bir de depozit istiyorum dedi. Bir kira kadar. Bu arada telefonunuzu alalım dedi ya, aramak için. Söz de eşi, bizim telefonu en son konuşmamızda kaydetmişti. Aratmak için.
Annemle iyi tamam deyip çıktık oradan. O anlarda olayın pek farkına varmadım diye düşünüyorum. Ama resmen bizi oyalamışlar. Madem arkadaşına söz verdin evi, niye camında kiralık yazıyor. Gelen soran insanlarla görüşüyorsunuz. Kaç gündür telefonla söylenemez miydi bu? Bu arada dükkana gittik ya, dükkan kapalı idi. Kimse yoktu. Kim arayıp çağırıyorsa bu kadını boş dükkana bilmiyorum.
Böyle işte. Son ana kadar olayı idrak edememiş olan ben, şimdi tüm bunları düşündükçe deli oluyorum. Vermeyeceksen vermiyorum de, niye uğraştırıyorsun. Paramı boşa harcatıyorsun bana. Bize de yazık değil mi?
Al evini de başına çal.

İnsan Halleri.

Ben;

Erken açınca, daha 2 dakika var, evrak veriyor musunuz diyen,
Yanlışlıkla başka yere yönlendirdiğimiz için dönüşte yol parasını isteyen,
Oturun dediğimizde teşekkür eden,
Yaşı bizden büyük olduğu halde ondan sonra içeri girdiğimizde ayağa kalkan,
Sadece gül yüzümüzü görmek için gelen,
2 lira için tonca laf eden,
2 lira için 200 lirayı veren,
Resim istediğimizde kimlikteki resmini gösteren,
Oturduğu sokağa mahalle diyen,

insanlar tanıdım.





Hayat Aynı.. Biz Farklıyız..

Herkes hayatı farklı görüyor. Ama herkes aynı hayatı yaşıyor temelde.
Kimi yeni günde doğan güneş için şükürler ederken, kimi güneşi görmekten hoşnut olmuyor. Gün içindeki zaman yetmezken birilerine. Birileri gün bitmiyor diye hayıflanıyor.
Nefes alıyoruz, sesleri duyuyoruz, konuşabiliyoruz, yürüyebiliyoruz. Özetle yaşamaya en güzel haliyle devam ediyoruz. Hayatın içindeyiz hala. Sağlık, hastalık, dertler ve sıkıntılar hep hayatın içinde olduğumuzun kanıtı. Yaşadığımızın ispatı.
Dedim ya herkes farklı görüyor hayatı. Farklı yaşıyor. Sağlık ve bolluk içinde mutsuz olanı da var. Hastalık ve dertler içinde haline şükredip gülmeyi başaranlar da. Gün hepsi için, hepimiz için 24 saat. Aynı hayatın içindeyiz. Ama farklıyız. Farklı yaşıyoruz.
Hayatın içinde, kimileri güneşin doğuşunu, kimileri batışını göremiyor. Ama aynı günü yaşıyorlar. Kimi eksik, kimi fazla.
Soluk alıp verdiğimiz sürece hayatın içindeyiz. Yaşama dahiliz. Öyle ya da böyle. 









 

Hayırlısı...


İnsanın aklında bir şey takılı kaldı mı, o insanın işinden hayır gelmiyor. Başka bir şey yapamıyor. Yapmak istemiyorsun. Şu günlerde öyleyim.
Günde en az 100 kere iş ilanlarına bakıyorum. Kendime uygun olanları yazıyorum. Hatta arıyorum. Kimisine de gidiyorum. Ama gitmekle iş bitmiyor. İş görüşmesine sanki birinin zoru ile gitmiş gibi bir ruh hali ile gidiyorum. Kendime ben bizzat iş vermem. İstemediğini düşünürüm çünkü. Öyle hal alıyor beni o görüşmelerde. Tutuluyorum kalıyorum. Eğreti gelin gibi oturuyorum. Aklıma soracak bir şey gelmiyor. Yeri geliyor, sadece bakışıyoruz karşımdaki ile. Sonra da diyorlar ki, bu işte biraz atik olmalı insan, konuşkan olmalı. Sonra içinden de diyor ki, ama sende hiçbiri yok, yallah... Tabi dış sesten beni arayacaklarını söylüyorlar.
Dahası içimi korku kaplıyor. Yahu, iş isteyen benim, arayan benim. Talep eden benim. Niye korkuyorum bilmiyorum. İş olacak diyecekler diye resmen ödüm patlıyor. Deli miyim neyim, bilmiyorum. Olmayınca da, niye olmadı diye dertleniyorum. Hala buralarda kaldım diye içerleniyorum. Şimdi kesin sizde bu kız delirmiş dediniz. Haklısınız.
Bu gel gitlerle içimden yazmakla gelmiyor. Bir de iş için buradan ayrılmakta ayrı dert oluyor zaten. Adama söyleyenekadar göbeğim çatlıyor. Öyle bir ruh hali ile de çıkıyorum ya, baştan enerjim gidiyor.
Bilmiyorum, halim, sonum ne olacak. Yeni bir iş bulacak mıyım.. Yoksa atanır mıyım ki acaba bu sefer... pufff...
Bir de ev meselesi var. bulamadık daha gönlümüze göre bir ev. Hayırlısı... Hayırlısı...

Kayıp Dizisi.

Hatırlar mısınız? Geçen yılların birinde yaz sezonunda çıkmış olan Kızım Nerede adlı bir dizi vardı. Zengin bir ailenin genç kızları kayboluyordu ve ailenin sırları bu süreçte bir bir açığa çıkıyordu. Kadrosunda birbirinden iyi oyuncular vardı üstelik. İyi gidiyordu ama sonra ne olduysa, dizi saçmalamaya başladı ve o şekilde bitti, gitti.
Bu sezonun iddialı yapımları arasında gösterilen Kayıp dizisini ilk gördüğüm andan beri aklıma kızım nerede dizisi geliyor. 

 
Peki neden? Bilmeyenler bunu sorabilir. Senaryoları çok benzer geliyor bana. Kızım Nerede'de kızın kaybolması ile aile içindeki öyle sırlar açığa çıkmıştı ki. Ağzımız açık kalmıştı desem yeriydi. Zaten bayılıyoruz entrikaya. Onda da bol bol vardı.
Kayıp dizisinin tanıtımlarından da anladık ki, kaybolan çocukla birlikte ailenin saklı sırları açığa çıkıyor. Bakıyoruz ki herkesin bir sırrı varmış.
İşte bu noktada birbirlerine çok benziyorlar. Giriş noktası aynı. Ama eminim işleyiş farklı olacak.
Kayıp dizisi ile ilgili Cengiz Semercioğlu bir yazı yazmış. Çok iddialıymış. Kendisi de çok beğenmiş.
Ben izler miyim bilmiyorum. Açıkcası cuma akşamım için boş yer yok. Böyle Bitmesin dizisini izliyoruz ailecek. Ama tekrarlarına denk gelirsem bakabilirim. 
Bakalım, kızım nerede dizisi ile sadece çıkış noktaları mı bir. 
Bakalım sonu onun gibi olacak mı? Gerçi yazıda geçtiğine göre 39 bölüm düşünülmüş ama belli olmaz. Bizde her dizi uzatılabilir. Uzatınca kazanıldığını sanan yapımcılara, uzatılmadan bırakılan dizilerin daha çok sevildiğini söylemek lazım. 


 

Zaman Aynı Değil..


Anlatmak yetmiyor, anlamıyorlar.
Göstermek yetmiyor, görmüyorlar.
Hayatı kaldığı yerden başlamak lazım da, hiçbir şey aynı kalmıyor.
Erken ya da geç değildi. Vakti gelmemişti ama anlamıyorlardı. Gerçeği görmüyorlardı. Hayat aynı kalmıyordu. Çünkü hayat denilen şey, zamandı. O da hiç aynı kalmadı.
Gitmek istiyorsun, korkuyorsun. Yeniye alışamamaktan. Ya da gitmeyi gerçekten istememekten mi.. Yoksa gitmenin daha vakti gelmedi mi?
Anlamıyorum.. görmüyorum belki de. Ama biliyorum. Hayat kaldığı yerden devam ediyor, aynı kalmadan.





Sen Bana Lazımsın..


Hani afili bir laf atsan ortaya, kim ciddiye alır seni.
Hani seviyorum desen, kim duyar sesini.
Ya özlüyorsan. Kime ne?
Böyle böyle yok oluyor insan. Bitiyor.
Bitiriyor kendini.
Hani kendi içinde, bazı bazı çok mühim insan sanarsın ya kendini. Sonra sana öyle olmadığını kanıtlarcasına davranırlar ya. İşte o an başlarsın bitmeye.
Halbuki sadece kendine ihtiyacın vardır öyle zamanlarda.
Sadece kendine. Seni sana mühim hissettirecek olan sana ihtiyacın vardır.
Bilemezsin.. bilmezsin işte.




Kağıt mı yoksa Pamuk mu Olsun?


En az bir kez olsun, selpak markasının yeni kağıt havlu reklamını görmüşsünüzdür. Yok yok, reklam eleştirisi yapmayacağım. Reklamın temel mesajına takıldım ben.
Biz eskilerden beri havlu kullanan bir milletiz. Öyle ki havlular, kızların çeyizlerinin vazgeçilmez elemanıdır. Şimdilerde pek moda olmasa da, geçmişte o havlu kenarlarına nasıl da çeşit çeşit danteller yapılırdı. Deli gibi yeni modeller aranırdı. Hala da vazgeçilmiş değil. Artık herkes kendisi yapmasa da yaptırıyor. Çok olmasa da eksik olmuyor hala çeyizlerde. Değil mi?
Peki reklam bize ne mesaj veriyor. Havlular mikrop yuvasıdır diyor. Tercih etmeyin, hastalık bulaşır diyor. En ideali kağıt havludur diyor. Bunu da açıkcası çok iğrenç yolla göstermiş. Hiç çekinmemiş yani. Havlu, toptan tutun da bankamatik bile oluyor.
Peki bu yıllardır kimsenin aklına gelmemiş miydi? Önceden millet hastalıktan mı kırıldı? Biz şimdi bu sebeple havlu kullanmaktan vaz mı geçeceğiz? 
Tamam, mutfaktaki el beziler uzun süre ıslak kalıyor, mikrop üremesi olağandır. Mutfakta kullanıma tamam da, havluyu tamamen devredışı bırakmak da olmuyor bence. Orada kullanma, yok orada da kullanma. Kapılara mı asacağız biz bu havluları. Sandıkta mı çürüteceğiz? Ya da hiç çeyize koymayalım ya.. boşuna para gitmesin. Çeyize direk kağıt havlular koyalım. Böyle renk renk, desen desen.. ay ne şık olur değil mi?
O havluyu su içinde bırakmadıktan sonra, düzenli değiştirdikten sonra bence sıkıntı yok. Reklamı fazlasıyla abarttıklarını düşünüyorum. Reklam bu, tabiki abarttılı olacak denebilir de, insan yine de takılmadan edemiyor. Havlu bu nihayetinde hep kullanıyoruz. Kullanmaya da devam edeceğiz, bence.
Sen hangisini tercih edersin? Mutfaktakini sormuyorum. Banyodaki el havlusunu soruyorum. Ona göre söyle cevabını...




Özel Üyelik


Şu dakika, şu saniye, şu an, şu saatler, bu gün, bu hafta itibariyle blogumda özel üyelik dönemi başlamıştır. Başvurular için gerekli belgelerimiz ise sadece banka hesabınızın ayrıntılı dökümü. En kabarık hesaba sahip üye, en tabiki de en prestijli üyem olacak. Özel üye olacak, boru mu ? ...
Evet boru. Gereksiz bir uygulama. Resmen ayrımcılık. Sınıfcılık arkadaş..
Haksız mıyım...
Nereye gitsek, hep özel üyelere özel şeylerle karşılaşıyoruz. Elini uzatıp bir şey alacaksın, eline vuruyorlar, cız o cız hııı.. özel üyelere o. Bakamazsın bile. Heyytt...
Allah Allah..
Sonra da diyorlar ki, müşteri memnuniyeti. Yemişim senin memnuniyetini. Sen kalk beni katagorize et, sonra birde memnuniyetten bahset.
Alın en birinci örnek. Gsm operatörleri. Yok platin üyeliği, yok red ayrıcalığı... yok bilmem ne. Sonra bankalar var. Kimin banka hesabı şişkinse o özel müşteridir. Bu böyle biline.. diye bir buyrukları var kesin.
Her yerde, her alanda çıkıyor karşımıza bu özel üyelikler. Sonra da diyorlar ki herkese eşit hizmet. Hani nerede eşit hizmet ? Pardon...
İşine geldi mi tüm müşteriler eşit. İş para kazanmaya gelince yok sen özelsin, yok sen değilsin muamelesi.
-Aa.. o hizmet sadece özel müşterimize ama.. -Ben özel değil miyim yani.. ben müşterin değil miyim peki..
Yok yok.. Resmen ayrımcılık bu. Karşıyım tüm özellere.. Benim en özel... Anlaştık mı.. :D





Serzeniş...



Bu ülkede her bağırıp çığıran deli muamelesi görüyor. Her bağırıp çığıran hakkını aradığını sanıyor. Kimse bağırarak, af buyurun öküz gibi böğürerek iş yaptırmasın. Bakın deli muamelesi görüyorsunuz. Tabi bu durum işinize geliyorsa o ayrı. Tamam hakkını ara ama bağırarak değil. Hakaret ederek hiç değil. Hele baban yaşındaki adama yapıyorsan bunu, haklıyken haksız olursun.






Evli ama Bekar Kadınlar.


İlk evvela şunu söylemem lazım ki, sevgilisi ile yaşayanları kastetmiyorum. Onların olayı başka. Benim dikkatimi evdeki adama “kocam” diyen kadınlar çekiyor. Ama ortada nikah yok. Varsa da imam nikahı. Artık bir gerçek var ki, imam nikahı tek başına geçerli değil. Çok çok eskidenmiş o dönem. Ama hala sadece imam nikahı ile yaşayan kadınlar var. Hem de çoluğu çocuğu ile.
Hani bir laf vardır, yeri geldi mi babana bile güvenmeyeceksin diye. O kadınlar, o adamlara güveniyorlar ama aslında hiç güvenceleri yok.
Bu durumu ailelerde biliyor çoğu vakit.
Bakın size bu konuda bizzat şahit olduğum iki olayı anlatayım. Birinde baba biliyor, ses etmiyor. Akraba zaten diyor. Diğerindeki babaanne, ısrarla nikah diyor. Çünkü çocuğun anne-babası da nikahsız.
Hülya Koçyiğit'in bir filmi vardır. Filmde adam kadını kandırır senelerce nikah kıyacağım diye, 3 çocuk olur bu arada. Ve bir gün adamın evli olduğunu öğrenir kadın. Tartışırlar, kadını öylece ortada bırakıp gidecektir adam. Kadın adamı öldürür.
Çok trajik değil mi? Belki de uç bir örnek. Ama olmayacak bir şey değil.
Ve bir de yaşını başını almış ama kocası tarafından terkedilen kadınlar vardır. Kocaları başka kadınlarla hayatlarını devam ettirir. İmam nikahı ile. Ya da belki de o da yok. O terkedilen kadın, o adamı boşamaz. Niye mi? Zaten yaşını başını almıştır. Adam da öyle. Hem sigortasından faydalanmaktadır. Hem de kendisinden evvel ölürse maaşını alacaktır.
Çok mu zalimce? Hayır... Çok akıllıca bence. Yıllarca kahrını çektiği adamın bu kadarcık da olsa hayrını görmek istiyor kadın. Bu hakkı o diğer kadına vermek istemiyor.
İkisi de aynı gibi değil mi... evli ama bekar kadınlar onlar... ama farkları çok.

Yeni Ay, Yeni Ev, Çatlak Ayak Bileği ve Ağaç Katliamı..



Lafa nereden başlasam ki. 
İnsan kiracı olunca taşınması sürpriz olmuyor. Yine taşınıyoruz. Dün ev bakarken bir anda evi tuttuk. İki katlı evin ikinci katı, güneş görüyor. Önü açık ve park var. Şuan oturduğumuz evden eksiği yok, fazlası var. Ama kira aynı.
Şimdi durup dururken taşınmıyoruz tabi. Bizim ev bahçe içinde, iki katlı ama üstü henüz yapılmamış bir ev idi. Üç yanında kirazlar vardı. Yeşilin içindeydik. Karışanımız edenimiz yoktu. Ta ki geçen haftaya kadar. Ev sahibi geldi ve dedi ki, üst katı yaptırıyorum. O günden beri ustaların biri gidiyor, biri geliyor. Yani huzurumuz gitti elden. Bir de balkon gibi bir şeyimiz vardı, onu da kapatıyor evsahibi. Yani ileride ev içinde hapis kalacağız. Zaten evin kapısının önünden başka manzarası yoktu. Yani konforu yoktu. O da gidince... 
Bir de üst kat çift daire. Yani iki aile birden gelecek, kimbilir kimler olacak. Velhasıl, uzun lafın kısası taşınıyoruz işte. Bir de bir ağaç katliamına şahit olduk ki, gezi parkı eylemcileri görse, kapının önüne kamp kurarlar kesin. Dedim ya, yeşillik içindeydik diye. O yeşilliklerden pek bir şey kalmadı desem yeridir. Dış bahçe kapısını saran üzüm, karadut gitti ilk önce. Sonra diğer yanındaki henüz büyümeye başlayan incir gitti. Arka kısımda kalan şeftaliyi ve kiviyi de kesmişler. Biraz berisindeki fındık da nasibini almış, artık yok. Bunlar daha yeni büyümeye başlamış, yeni yeni meyve verecek ağaçlardı. Bugün de öndeki kirazı ve eriği kesmişler. Yan da armut var, onu da keseceklermiş. Tahminim iki kiraz daha gidecek. Niye? Evin dış cephesi de yapılacak ya, dallar eve değiyor. Ne uğraşacaksın, kes gitsin. Bahçe dımdızlak kalsın işte. Ağaçta neymiş, kökü duruyor, önümüzde bir yirmi yılda eski haline gelir canım...
Birde sorarsanız çatlak bilek de ne iş. Annem. Komşunun kapısında düşmüş bugün. Ayağının üstüne basamayınca doktora gitmişler, çatlak demiş. On gün alçıda kalacak.
Ne eylül ama.