31 Ocak 2013

Korkak Uyuşuk Hayalperest


Bu koskoca kız (yaşımı tekrarlatmayın bana şimdi), küçücük çocuklardan fena korktu, fena.

Aslında bu korkunun nedeni, küçüklüğünde yaşadığı bir olaydır. Onu da belki anlatırım. Şimdi dünkü olaya geçelim.

Akşam olmuş, mesai bitmiş, ben çıkmaya hazırlanıyorum. Patron önceden çıkmıştı, tek başıma idim. Tv de açık, bir yandan çıkmaya hazırlanıyorum, bir yandan gözüm onda. Bakarken birden gözüm dışarıya takıldı. Bir çocuk, elini uzatmış öylece duruyor. Yanlış olmasın, hareket yapmıyor, el açmış sadece. Baktım, bir daha baktım. Kafasında da şapka var. Bir an yeğenim bile sandım çocuğu. Camda, dışarıdan içerisi görünmesin diye film var. İşe yarıyor mu diye sorarsanız, pek yaramıyor. Işıkta görünüyorsunuz. Neyse.. Sonra dedim bu benim yeğen değil. Elimle yok yok işareti yaptım. İşime döndüm. Bir daha baktım, başka bir çocuk daha çıktı piyasaya. Bu arada yaşları ya 7 ya da 8, çocukların. Baya küçükler yani. Ama onu bana anlatın bir de.  

Sonra sesleri kapıdan gelmeye başladı. Bende toparlandım çıkacağım. Açtım kapıyı, dikildiler önüne ikisi de.

“sabahtan beri bir şey yemedik.. “ diyorlar.

Yok dedim. Çıkıyorum bende dedim. Işığı kapadım. Yok, onlar kıpırdamıyorlar. Sesleri de mır mır çıkıyor, bir sabah beri yemek yemediklerini anladım. Hadi çıkıyorum bende dedim. Hala duruyorlar. İşte o an ben korkmaya başladım. Gerçi kapıdan seslerinin gelmeleriyle başlamıştı bende korku.

Kapıda durmuşlar, birbirlerine bakıyorlar. Bana bakıyorlar. Ve artık konuşmuyorlar da. Ben içimden dualar ediyorum. Etrafta kimse yok. Çantam hemen önümde asılı, gözlerinin dibinde. Resmen korkuyorum ama onlara belli etmemeye çalışıyorum. Sonra hadi hadi dedim, hareketlendim de, onlarda yol verdiler. Dışarı çıktılar. Normalde kapı önünde, kapıyı kapatınca anahtarı alırım çantadan. Bu sefer, onlar görmeden çantamdan aldım anahtarı. Dışarıda az beride duruyorlar öylece. Kapıyı kapadım. Anahtarı direk cebime attım ve kendimi de yolun karşısına attım. Ve karşıdan gelen kadını görünce de bir sevindim ki, inanmazsınız. Az ilerleyince yine döndüm baktım, binanın yanında yan yana durmuşlar, konuşuyorlar.

Az ileride karşıya geçtim, yine baktım baktım, göremedim. Evime geldim.

İlkokul 4.sınıfa giderken de, yolda benden biraz küçük bir çocuk yolumu kesmişti. Gitmek istediğim de elindeki ince dal parçası ile elime vurmuştu. Elim kabarmıştı. Adımı sormuş, söyleyince de tamam git deyip, gitmeme izin vermişti. Bir daha da o yoldan okula gitmediğimi hatırlıyorum.

Resmen tırsıyorum çocuklardan. Top oynayan çocuklardan bile korkarım. Yani yanlarından geçmeye. Top gelip bana çarpacak diye. Çünkü küçükken kafama top yedim ben. Hala korkarım.

Geçmez bu korkular geçmez.

30 Ocak 2013

Haydi Çanak Antenler Çatıya.


90lı yılların sonları. Ekranlarda Çılgın Bediş rüzgarı esiyor. Bizde izliyoruz. Bir bölümde aynen şu diyaloglar geçiyor, Bediş'le arkadaşı arasında. Arkadaşı diyor ki: nefret ediyorum şu çanak antenleri balkonlara koyanlardan.

Aradan yıllar yıllar geçmiş. Dizi unutulmuş. Ama bu repliği ben unutmamışım. Artık nasıl bir tesir ettiyse bana.

Ta o zamanların sorunuymuş, şu çanaklar. Hala çaresine bakılamamış.

Şu resme bakar mısınız? Ne kadar çirkin görünüyor.

Şimdi devlet bu kirliliğe çare bulmak için çalışıyormuş.

Mesela yeni yapılan binalarda artık merkezi olacakmış bu uydu işi. Eskiler içinse bir yol arayışı içindelermiş. Henüz bulanamamış ama 2014 hedeflerinde bu sorundan kurtulmak varmış. Yani 2013 sorunu çözme, 2014 bitirme zamanı. E göreceğiz bakalım.

Bir şeyi de anlamam. Bu çanak antenler, niye doğrudan çatıya konmaz da balkona yahut cam kenarına monte edilir ki? Millet görsün diye mi? Bak bak çanak almış desinler diye mi? Ama artık olmayan kimse yok ki? Al tak çatına. Ama tabi taa 90lardan kalma alışkanlık tabi. Kurtulmak uzun sürer.

Bence bu resimdeki gibi olanlar bir çaresine kendileri baksın. Yakında resmi gazetede çıkar kanun. Çok geç olur. Her şeyi devletten beklememek lazım.



Haber detay: Ntv

29 Ocak 2013

Al Senin Olsun Bu Gün..


Bugün günlerden sen olmalıydı. Ben bugün başka bir güne uyanmalıydım. Gün başka olmalıydı, ben başka olmalıydım, sen olmalıydın mesela bugün, günümde.

Benim sana uyanmam lazımdı bugün. Bir değişiklik olmalıydı bugün, mesela seni göreceğimi bilmeliydim. Seni görmemin günümü değiştireceğini, sende bilmeliydin. Değişik bir gün olmalıydı bugün, günüm.

Hayallerim değişebilirdi bugün. Bugün, o gün olabilirdi mesela. Neden olmasındı. Ama olmadı.

Bugün sen olmadı.. ben olmadı.. bugün gün bile olmadı.. güneş doğmadı.. ve dahası batmayacak da doğmadığı için.

Bugün öyle bir gün işte.. gün bugündür demek lazımdı ya.. olmadı işte.

Al senin olsun bu gün.

28 Ocak 2013

Sevgilinin Boy Kompleksi Olmayanı mı Makbuldür?



Öncelikle kendi adıma söylemem gerekirse, boyumla ilgili bir takımtım yoktur. Yanımda benden uzun birisi dursa, hiç rahatsız olmam. Ben bu halimle mutluyum.

Şimdi bu yanımda durma olayı, yanımda sevgili olarak olsa da değişmez.

Ama ben kızım. Elbetteki sevgilimin benden uzun olması isterim. İsterim yani. Ama işte, gönül bu. Kime nasıl konacağı belli olmuyor ki.

Misal, cafede karşında oturuyor biri. Bakışıyorsunuz. Ki o anda da oldu bir etkileşim. Olacak ya işte. Kalktı masadan, geldi yanınıza. Tabi sizin aklınıza şöyle bir süzmek geliyor ama farkına varmıyorsunuz tabi o an. Sonra beraber kalkıyorsunuz masadan ki, ahanda gerçek yüzüne tokat gibi çarpıyor. Erkek sizden kısa. Ya da şöyle diyelim. Kız sizden uzun.

Naparsınız?

Olmaz bu iş. Bitti, gitti.. herkes yoluna mı dersiniz? Yoksa varsın uzun/kısa olsun farketmez. Ben bulmuşum anam hayatımın aşkımı mı dersiniz?
Tamam siz öyle dediniz ama karşınızdakinin,  hiç ama hiç umrunda değilse bu durum. Vazgeçmiyorsa. Aslında sizinde gönlünüz var ama işte sırf kısa diye yürümez, yapamam diye mi düşünürsünüz? Yoksa herşeye rağmen bir fırsatı hakeder mi? Ya da kafadan bitirmeli mi?

Geçen gazetede okudum bu mevzu ile ilgili bir yazı. Varmış ünlüler arasında da böyle çiftler. Maalesef ilişkilerini dedikodular yıpratıyormuş. Misal erkeğe, sevgilisi için annen mi diye soranlar çıkıyormuş.
Ve sonrasında o soruyu soruyor yazar: Kim, yanında annesi gibi durduğu birini sevgili diye ister?

Soru çok acımasız bence.

Çift mutlu ise, kimseye laf düşmemeli. Öyle değil mi?

Ama işte öyle olmuyor. Millet ağzında sakız yapıyor. İlişkileri yıpratıyor.

Bir gerçek  galiba şu detay. Erkek kendinden kısa bir kadınla ilişkisini rahatlıkla yaşıyor. Baya bir farka rağmen. Ama kadın, kendinden kısa sevgilisi ile rahatça dolaşamıyor bile bu dünyada.

Lafımı tekrar ediyorum. Her iki taraf sorun etmiyorsa, kimseyi alakadar etmemeli bu durum. Fesatlığın luzümü yok.

27 Ocak 2013

Aşkın Gözü Kör Ama Karnı Aç


Öyle diyor şarkıda.

Gözü kör olabilir ama karnı illa ki aç olur diyor. Yani aç bırakmamak mı lazım. Yoksa bazılarında doymaz bir açlık mı oluyor ki..

Sonrasında da,

Bir isim verilmemiş aşk, üçüncü tekillere muhtaçtır diyor.

İsimsiz, belirsiz bir yol. Bir gidişat. Kim olsa sıkılır bence de. Adı konmalı, eğer ortada aşk denecek bir duygu varsa. Öyle içten içe değil, telaffuz edilmeli. Söylenmeli.

Yoksa cidden gidene söyleyecek sözünüz hiç ama hiç olmaz. Yani gelen üçüncülere.

Şimdi şarkıyı dinleyelim hele.

Malt grubunun sevdiğim ve diğer şarkılarını görmeden evvel  bildiğim  tek şarkıları, dediğim şarkı:
 Aşkın Gözü


25 Ocak 2013

İyi Niyet Hareketi - Dostluk Mimi.

Şu anda sorunu olan bütün dostlarımız için bir iyi niyet hareketi başlatalım:
 
Bunları biliyor muydunuz?

Hassas kişilerin aslında en güçlü olduğunu, her şeyin üstesinden tek başlarına gelebildiklerini?

Başkalarına nezaket gösterenlerin, kaba davranışlara en fazla maruz kaldığını?

Sürekli başkalarıyla ilgilenenlerin aslında ilgiye en çok ihtiyaç duyanlar olduklarını?

Söylemesi en zor üç sözün “Seni seviyorum!” “Özür dilerim!” ve “Bana yardım et!” olduğunu?

Biliyor muydunuz?

Birinin mutlu görünmesi onun her daim mutlu olduğu anlamına gelmez; yüzündeki o gülümsemenin ardına bakarsanız, belki aslında ne kadar acı çektiğini ve gülümsemenin acısının üzerine beceriksizce örtmeye çalıştığı bir perde olduğunu görebilirsiniz.

Vladimir'in Derdi adlı blogdaştan. Dostluk Mimi


 

24 Ocak 2013

Yanginda İlk Akla Gelenin Ben Olayım.



Filmin adını unuttum. O filmde geçmişti de, etkilenmiştim resmen. Arada böyle aklıma gelir.

Kadın, şimdi yanlış hatırlamıyorsam, uzaktaki sevgilisine ulaşmaya çalışıyordu. Ona evlenme teklif etmeyi düşünüyordu. Zorlu bir yolculuk bekliyordu kadını. Yol arkadaşı da bir erkek idi. Yol boyunca didişip kavga etseler de birbirlerini tanıdıkça araları düzeldi.

Yol arkadaşı olan erkeğin aşk acısı vardı. Sevdiği kadın onu terketmişti. O da sevgilisine verdiği yüzüğü geri alma derdindeydi. Çünkü artık haketmediğini düşünüyordu.

Sonra aralarında bu yangın ve ilk kurtarılacak kişi ile ilgili diyalog geçti. Erkek demiş galiba sevdiği kadına. Bir yangında kurtarılacak ilk kişi sevdiğim kişi olur. Aklıma direk o gelir ve onu bulmaya çalışırım.

Kadının hoşuna gitti. Ve açıkcası bu adamdan hoşlanmaya başlamıştı, kendi sevgilisine ulaşmaya çalışırken.

Sonunda kavuştu kadın sevgilisine. Ama aklı o erkekte kalmıştı. Duygularından emin olmalıydı. Bir gece kalabalık bir partideyken sevgilisi ile, gizlice gitti yangın alarmına bastı. Öylece bekledi. Yanına kimse gelmedi.

Ertesi gün, yol arkadaşı olan erkeğin, sevdiği adamın yanına gitti. Gerçekten sevildiğine inandığı kişinin yanına.

Aşk bu, şüphe kabul etmiyor. Sevgi de öyle.

O halde diyebiliriz ki, yangında sevdiğini hiç aklına bile getirmeyen kişilerden ne koca olur, ne başka bir şey..