Hayaller Birgün Gerçekleşir Umuduyla Kurulmaz. Zira Hayaller Değildir Umutla Beslenen. Hayaldir Umudun Ekmek Kapısı...






Otur.

Resmi bir kuruma ya da bir ofise girdiniz. İşiniz halolsun diye ayakta bekliyorsunuz. Masa başındaki yetkili:
  • Otur.
Dedi ve hemen oturdunuz.

Telaşlanmayın. Normalsiniz. İnsanların yüzde doksanı, bu komutu duyunca oturuyor. Oturmayan ve yok böyle ayakta iyi, diyenler azınlıkta.

Bizim patron çok yapıyor bunu. Otur, diyor, oturuyor karşısındaki. Bense, kibarlıktan ödün vermiyorum ve oturun diyorum. Ama genelde böyle koltuğa yan göz bakanlara, oturacak gibi görünenlere. İnsan kendini belli ediyor. Ya da zamanla insanları öğreniyorsun.

Kimisi oturmak için izin istiyor mesela. Böylesi kibar insanlar da var. Onlara en sevimli halimle, tabi ki, diyorum.

Bazı insanlarda var ki, masaya abanıyorlar. Sanki kırk yıllık arkadaşı ile konuşmaya gelmiş. Onlara tuhaf gözlerle bakıyorum. Öyle nasıl rahat oluyorlar acaba? Rahatlıkta bir yere kadar bence.

Bense, gittiğim yerde kendimden oturmayı seçiyorum genelde. Rahat ve kendinden emin görünmek istiyorum.

Giden ve Vazgeçen...

Evet... çok çabuk vazgeçen bir bünyem var. Kazanmak için savaşmadım hiç. Belki de hep bu yüzden kaybettim. 
Ama, ya bana kazanmam için hiç destek olmayanlar.. Onların hiç suçu yok mu? Ya da vazgeçtiğim insanlar.. Ben mi suçluyum sadece, sizden uzak kalmayı seçtiğim için. Hiç düşündünüz mü, neden diye? Bir sebep verdiniz mi bana, size yakın olmam için. Bir gülümseme, bir sıcak söz.. Şöyle içten, bir kere olsun, hatrımı sordunuz mu benim? Yok.. Ama yine giden ve bırakan ben oldum. Söylesene,  her aradığımda, mesaj attığımda, hatrını sorduğumda, biraz olsun mutlu olmadın mı? E o zaman, o küçük mutluluğu niye bana çok gördünüz? 
Niye beni, acabalarla dolu bir boşluğa attın? Acaba rahatsız mı ediyorum.. Acaba konuşmak mı istemiyorlarla dolu boşluklara.. Zor muydu bir kere de senin bana, ben yazmadan dönüş yapman... Zor diyorsan şayet, gitmem en doğrusu imiş. 
Ben çabuk vazgeçerim. Ben yaptığım kadar, karşımdakinden de beklerim. Ki düşmesin aklıma acabalar.. 
Söyle şimdi.. Haksız mıyım ben gitmek istemekle?

Kıymık...

Hani eline, küçük minnacık bir kıymık batar. Batar da öyle bir canın yanar. Tüm canın oraya toplanmıştır ya..

Her dokunduğunda takılır o kıymık ve daha da yakar canını...

Çıkarmak istedikçe daha da işler içine.. İçine girer, parçan olur zamanla kıymık..

Unutursun o kıymığı içinde.. bir yenisi batana kadar...

Ben o kıymık olmak istiyorum...

Canını yakayım ama içinde olayım.. Ve unut sonra beni, içinde.. 

Sevdiğim Adamlar - İlker Aksum

Yıl 1999. Eski Star'da bir Çarli rüzgarı esiyordu. Bilmem hatırlayan var mı? Ve işte ordaki, işsiz, güçsüz, hilebaz ama sevimli dayı karakteri Afakan, nam-ı değer İlker Aksum idi.

Nete baktım ama ilk Çarli dizisinden resimlerini bulamadım. Sonrasında dizi Çarli İş Başında olarak devam etti ama orda Afakan karakterini acayip değiştirdiler. Pislik içinde yaşayan, bildiğin pis bir adam yaptılar. Halbuki Afakan, gayet kılığına kıyafetine özen gösteren, karizma biri idi. Tek kusuru çalışmayı sevmiyordu o kadar. Yani şimdiki Avrupa Avrupa dizisindeki Tekin karakterine benziyordu diyebiliriz.

Lafı çok uzattım. Biz ailecek İlker Aksum'u Afakan karakteri ile tanıdık. Fazlasıyla sevdik. Şuan bile annem, İlker Aksum'u gördüğünde Afakan çıktı der.

Sonrasında Yabancı Damat dizisinde, Afakan karakterine zıt, sessiz ezik, içgüveysinden hallice damat olarak çıktı karşımıza, İlker Aksum.

Ve bir de Canım Ailem dizisinde de yer almıştı.

Şöyle bakınca, yer aldığı işler, hep başarılı olmuş, unutulmayacak diziler. Bunda kendisininde katkısı unutulmamalı bence.
Şimdilerde 20 Dakika ile ekranlarda. Dahası bir kaç tane de sinema filminde yer alıyor.
Başarılarına başarı katıyor. Gördüğüm her rolüyle, iyi bir oyuncu olduğunu kanıtlıyor. Zira tek karakter oyuncusu hiç olmadı . Bu da başarısının ispatı işte. Değil mi?

Her ne kadar 20 dakika dizisini, senaryosunun uyuzluğuna kıl olduğum için izlemesem de, arada bakıyorum.

İlker Aksum' a başarılar diliyorum. Sevdiğim adamlar serisine Afakan rolü ile girmeyi haketmiştir.Bunu da belirtmek isterim.



Üzüm Üzüme Baka Baka Misali.

Atalarımız demiş ya, üzüm üzüme baka baka kararır diye. Ne doğru demiş. İnsan doğduğu andan itibaren ne görüyorsa onu yapıyor. Davranışlarının, karakterinin neredeyse bütünü, gördüğü manzarayla eşdeğer gelişiyor.

Hal böyle olunca, piyasada özgün olmak iyi para getiriyor. Hatta millet özgün ve tek olacağım diye, saçmalıyor.

Hayatımıza Tv girdikten sonra, öğrenme ve görme çevremiz de bir hayli genişledi doğal olarak.
Hemi de nasıl genişledi. Her şeyi kapar olduk.

Bakınız; doktor dövme olayları.
Millet gördü haberlerde. Dedi ki, benim ne eksiğim var. Bende döverim beni sinir eden doktoru. Hem dövene ne oluyor ki. Hiç.. Var mı bir cezası? Ben duymadım. O halde bize kıl davranan doktoru dövmek haktır. Öyle görüyoruz ne de olsa.

Bakınız; şöför dövme olayları.
Millet gördü haberlerde. Dedi ki, benim ne eksiğim var. Bende döverim beni sinir eden şöförü. Hem dövene ne oluyor ki. Hiç... Var mı cezası? Ben duymadım. Hepsi serbest bırakılıyor arkadaş. O halde bana otobüste laf söyleyen şöföre ben uçan tekmede atarım, bıçak da sokarım. Hakkımdır. Kapısını kırar dalarım otobüse, döverim. Ne de olsa öyle gördüm. Yapmam lazım benimde. Ezik miyim la ben.

Akşam haberlerde iki haber vardı. Şöförleri dövmüşler. Bundan evvel yine vardı. Doktor dövenlerin haberleri de öyle.

Millette görüyor bu haberleri. Benim neyim eksik düşüncesiyle yapıyor aynısını. Yoksa birden böyle şöför dövme olayları niye arttı arkadaş. Şöförler mi kıllaşmaya başladı bir anda. Yoksa çok mu dayak yer modunda dolaşır oldular.

Görüyoruz böyle haberleri. Tamam kimimiz dövenlere kızıyoruz da, kimileri de ah ben olsam şöyle yapardım diye düşünüyor kesin. Ve ilk fırsatta dalıyor birine. Nihayetinde kaybettiği bir şey yok ortada. Özgürce hayatına devam ediyor.

Öyle değil mi?
Bize böyle şiddet haberleri iyi gelmiyor. Görüyoruz, resmen cesaretleniyoruz. Cesaretleniyorlar. Kadın cinayetlerinin artmasının nedeni de budur. Şiddet şiddeti çağırıyor. Niye? Çünkü hiç birinin adam gibi cezası yok. Onu biliyorlar. Rahatlar.

Öyle değil mi?

Liebster Ödülü - Mim

1- Blog yazmak nereden, neden aklına geldi?
Bir gün arkadaşımla konuşuyorduk. Yazmakla ilgili. O da bana blog yaz dedi. O gün bu gündür yazıyorum işte. Arada tıkanıyorum ama.
 
2- Blogunun ismini çok düşündün mü? Özel bir anlamı hikayesi varsa da paylaşsan güzel olur bence. Hadi hadi nazlanma ;)
Yok, çok düşünmedim. Kendimden pay çıkararak buldum ismimi. Blogum ben, ben blogum olduk.
 
3- Blog yazmak dışında yazar mısın? Mesela bir kitabın olsun ister miydin?
Yazmıyorum ama çok istiyorum. Kitabım olmasını tabi ki çok isterim. Kısmet.
 
4- En sevdiğin film/dizi karakteri hangisi?
Hımm.. Dizi severim ama karakterlere pek bağlanmam. Ama Trt de Böyle Bitmesin dizisi var. Nisa Yazıcı karakterini seviyorum orda.
 
5- En sevdiğin süper kahraman hangisi?
Bak bunu baya baya düşündüm. Yok galiba.
 
6- En çok ... 'da (Facebook, Twitter, Friendfeed vs.) takılırım çünkü ...
Bu sıra Twitter da çok takılıyorum. Nedeni yok. Facebook bıraktım.
 
7- Yarın istediğin yere gidebileceğin bir biletin olsa nereye giderdin?
Sanırım İstanbul olurdu o yer.
 
8- Sen de hep daha iyisini isteyenlerden misin?
Daha iyisini değil de iyisini istiyorum. Çünkü bazı bazı elimdekinin iyi olmadığını düşünüyorum.
 
9- İlişki bir ihtiyaç mıdır sence? Neden?
İhtiyaç ve ilişki... İlişkilere o yönden bakmıyorum. Evet sevmek bir ihtiyaçtır ama günümüzde çoğunluğun sevme ihtiyacı baya farklı oldu artık.
 
10- Kendinde değiştirmek istediğin bir özelliğin var mı? Varsa nedir?
Evet var. Sessizliğimi değiştirmek isterdim. Kendimi ezik hissetmek istemiyorum mesela. Cazgır insanlar niyeyse daha bir çok seviliyor bu hayatta. Her lafı söylerler. Sonra iki sevimlilik ederler, unutulur her şey. Ohh ne ala.
 
11- Soruları cevaplarken nasıl hissettin?
Beni düşünmüş olmanız beni mutlu etti. İçten cevaplamaya çalıştım.

Şimdi benim de soru sormam lazım ama pek soru sormasını sevmem. Bu ödülü ve mimi isteyen herkese yollamak istiyorum. Evet, çok hazırcıyım. Üşendim. 
Sevgili blogdaş Benay Gavazoğlu'na teşekkürlerimi sunuyorum. 
 

Bir 14 Şubat Hikayesi.

Takvimler 14 Şubat'ı gösteriyordu bugün. Gülümsedi takvime bakıp. Gün yine çok yoğun geçecekti.

Çok değil, 6 sene evvel, O'na hiç bir şey ifade etmiyordu bu tarih. Kutlamazdı. Mantıksızdı. Ama işte, insana kutlatacak birileri çıkıyordu işte. Farklı adlarla bile olsa.

6 sene evvelinin 14 Şubat'ın da, hayatının aşkını, eşini tanımıştı. Kim derdi ki böyle bir gün de tanışacaktı ruh ikizi ile. Ama olmuştu. Tesadüfler ikisini bir araya getirmişti. Aşk doğmuştu işte ikisi içinde.

Sonrasındaki ilk 14 Şubat, bazı gelişmeler sonucu, evlilik yıldönümü oluvermişti. Hayatta hiç aklına bile gelmezdi bu gün evleneceği. Ama iyi idi, kocası hiç unutmazdı işte.

İkinci 14 Şubat'ta ise başka bir sürpriz geldi hayatlarına. Beklediklerinden erken merhaba demişti Onlara, minik yavruları. Hayatlarının anlamı.

Sözleşmiş gibiydiler sanki 14 Şubat ile. Ona hep iyi şeyler getirmişti. Sanki beni sev, ben iyi bir günüm der gibiydi.

Seviyordu 14 Şubat'ı. Ona getirdiklerini seviyordu. Tarih bahane idi. Onları çok seviyordu, hep sevecekti.

Sonra mutfağa gitti. Biricik yavrusuna doğum günü pastası yapmaya başladı.

Şifreme Karışma Be Kardeşim.


Sanane benim şifremdeki ünlü/ünsüz, sesli/sessiz, sert/yumuşak olanlardan. Rakamlardan, büyüğünden küçüğünden..
 
Sanane...

Geçen patron için e-devlet girişi yapıyordum. Şifreyi değiştirin diyor ya, ilk girişte.

Yok o olmaz. Yok o öyle olmaz. Bu böyle olmaz. Cıkss.. olmadı yine yap. Olmadı.. beğenmedim bu şifreni..

Neredeyse bir saat şifre uyduramadım. Kendim olsa neyse, adama makul, anlaşılır bir şifre bulmaya çalışıyorum. Belli yaşı geçmiş insan, o karmancurman şifreyi nasıl tutsun aklında. Ama hiç düşünmüyorlar bu tip insanları. Herkesi Maaşaallah internet dahisi sanıyor bu işlemi isteyenler.

Dün  farkettim de, Merkezi Randevu Sisteminde de başlamış bu abuk şifre dönemi.

Biliyorum ki, çoğu yaşlı insan netten randevu almayı bilmiyor. Bize geliyorlar, ben alıyorum. Şifrelerini çok basit yapıyordum. Ama dün, şifrenizi değiştirmelisiniz yazısı ile karşılaştım.

Neymiş.. en 6 karakter olmalıymış.. yok öyle yok böyle olmalıymış.

Ben insanlar unutmasın diye basit şifreler alırken, şimdi hepsini değiştirmem gerek.

Ama yılmadım. Bir yolunu yine buldum. Bir de küçük büyük harf illa ki olacak diyorlar ya, resmen deli oldum. Adam klavyeyi kullanmayı bilmez. Ne bilsin büyük küçük harf ayrımını ya. İnsan az biraz bunu da düşünür. Biraz insanını, hastanı, yaşlısını düşün.

Ama yok. Her şeye karışıyorlar.

Şifre özgürlüğü bile kalmadı kardeşim. İstediğin gibi şifre bile alamıyorsun şu hayatta.

Daha ne diyeyim ben.
 
Şifre alma hakkıma özgürlük istiyorum ben.

Arife de Tarif Gerekir Bazen.


Hani bir laf vardır. Anlattığın, karşındakinin anladığı kadardır diye.

İşte yemek tarifleri de öyledir. Öyle düşünerek verilmelidir tarifler. Zira, herkes anasının karnından usta bir aşcı olarak doğmuyor. En evvela bunu unutmamak gerek.

Eksik, noksan bir tarif, bir insanın hayatını karartabilir.

Bir hikaye var, bakın onu anlatayım şimdi.

Yeni evli bir genç kızımız, annesinden pilav tarifi ister. Akşama onlara yapmak için. Annesi de önce şehriyeyi sonra pirinçleri güzelce kavur der. Akşam olur, yemekler sofraya gelir. Sıra pilava gelir, konur kabaklara. Herkes bakakalır pilava. Pilavda su yoktur. Annesi niye su koymadın diye sorunca da, kızcağız bombayı patlatır.

Koy demedin ki..

Küçük ayrıntılar, hayatta olduğu kadar, yemek konusuna yabancı insanlar için de çok önemlidir. Yabancı olmayan biri bile, yanlış tarifle yapamaz. İşin başında anlarsa noksanlığı ne âla.

Yanlış yahut eksik. İkisi de aynı kapıya çıkar.

Yazık değil mi? Günah değil mi? O emeğe, o kullanılan malzemeye? Hııı.. Sorarım size.

Evet, sayın yemek blogları, forumlar. Tarif veren insanlar. Lütfen tarifleri en ayrıntılı şekliyle verin, karşınızdakine. En küçük ayrıntı unutulsa, belki olmayacak o tarif. Her şeye yazık olacak.

Bu büyük sorumluluktur. Hafife almayın.

Ayrıntılara önem verin. Ve eksik veya yanlış tarif vermeyin. Ah almayın durduk yere. Benden demesi.

Kitap Nasıl Okunur?

Okunmalıdır? Ya da geç bunları da sen nasıl okursun kitabı?

Blogdaş Deeptone, bir mim yapmış. Okuduğunuz kitabı nasıl okursunuz diye soruyor. Yazısında da çok ünlü yazarların okuma şekillerini paylaşmış.
Kendi nasıl okurmuş, onu yazmış.
Bir noktada birleşmişiz. Ben de otobüste okuyamıyorum. Midem bulanıyor.

Ben kitabı aşağıda tutmam. Öyle göz yarım kapalı gibi olur, uykum gelir. Hele ki kitap sıkıcı ise.

Yatakta kitap okuyamam ben mesela. Koltuğa uzanıpda da okuyamam. Öyle bir görüntü açıkcası pek ciddi gelmiyor. Ve bence kitap okumak ciddi bir iş. Kitap okurken, başka şeylerin araya girmesi sinir bozucu. O yüzden zamanı ve ortamı iyi ayarlamak lazım.

Hep yok şöyle, yok böyle okuyamam dedim, nasıl okurum peki ben bu kitapları.

Masada oturur okurum. Koltukta, ayaklarımı karnına doğru çeker, üstüne kitabı koyup, öyle okurum.

Ben okurken rahat olayım, iki de bir debelenmiyim kafi. Çünkü elim kolum, bacağım çabuk uyuşur benim. Uyuşunca da rahatsızlık başlar. Uzanıp okumak iyi de, dediğim gibi, öyle kendimi rahat hissetmiyorum. Bence öyle kitap okumak komik geliyor. Öyle genç kız dergileri okunur anca.  Böyle yere yahut yatağa uzanmışın, ayakların sallanıyor. Kim inanır senin kitap okuduğuna. Filmlerde bile dergilere böyle bakıyor kızlar. O yüzden gözüme ciddi gelmiyor bu görüntü.

Ve bir yerlere giderken yanında kitap taşımak iyi fikirmiş. İş uzun sürerse, alır okursun. Bunu kendime not edeyim.

Evet, hep mimleri yapıp çıkıyorum ben. Ama bu sefer birilerini mimleyeceğim. Gerçi Deeptone sağolsun, kimseyi bırakmamış.
Benim görmediğim yahut gözümden kaçanlara da, mimi ben gönderiyorum.
- Hasan Okçu
-GülşahElpe
-BirgaripŞeyma birde..


Hastalık Hastalık Hastalık.

- Dikkat: bu yazı, aşırı ilgi isteyerek ve umularak  yazılmıştır.-

Efendim, ben hala hastayım. E tabi yatp dinlenmezsem, doktora gitmezsem iyileşmem tabi. Ama doktora gitmeyi düşünmüyorum. Hastanelerde beklemek istemiyorum. O verilecek ilaçları içmek istemiyorum.

Öksürükle başlayan hastalık evresi, şuan grip, nezle yahut üşütme evresiyle, (artık adı ne ise..) devam ediyor.

Benden önce yeğenim hasta demiştim. O da daha tam iyileşemedi. Mikrop kapmış uşak, hala ishalli falan. Keyfi bir gelip bir gidiyor. Bir mızmız ki sormayın. Ananesi onun için özlü söz buldu. Çingene karısı çocuğu hasta oldu diye değil, huy kaptı diye üzülürmüş. Diye, bir söz söylüyor. Bizim huyumuz aşırı huysuzluk.
Bir de babası da hasta.

Ve son olarak ablam hastalandı. Onda da mikrop çıktı. Mübarek ne mikopmuş, hepimizi kırdı geçirdi.
Neredeyse ailecek hastayız. Ben sömüklü, onlar mikroplu.

Bugün iyi olurum diyordum ama kafam yine davul gibi. Zonkluyor.

Bu yazıyı, ihmal ettiğimi düşündüğüm sizler için yazdım. (yalan.. ) Yoksa inanın pek keyfim yok. Blogdaşlara da uğrayamıyorum.

Ben az biraz daha buralarda yokum. Zaten haftasonu geliyor. Hiç bakamam. Buralar size emanet. (tövbe.. sanki vasiyet yazıyorum.)
Bana acil şifalar dileyin.. (resmen dileniyor bilginiz olsun)

Uyuşuk'dan Hayaller.

Dün öğleden sonra bana birşey oldu. Sabahtan başlayan öksürük yetmezmiş gibi, bir baş ağrısı çektim ki sormayın. Hala çekiyorum ikisini de. Şükür ki, baş ağrım azaldı. Öksürdükçe alnımdan çıkacakmış gibi ağrımasını saymaksak. Ağzımın içi zehir gibi. Çarpıldım galiba.

Neyse..

Bugün bana şifa olacak bir şey oldu. Blogdaş Hasan Okçu, bana sürpriz bir röportaj teklifinde bulunmuştu, geçen hafta. Bende seve seve kabul ettim. Bugün yayınlamış sağolsun.

İşte benim ilk röportajım. Uyuşuk'dan Hayaller

Şubat Oldu Mart


Annesi öyle diyor O'nun için. Benim 15 aylık yeğenim oluyor kendisi. Ve bu minik şuan hasta. Aslında sadece ateşi vardı ama doktorun verdiği ilaç yüzünden şimdi çocuk ishal. Arada da kusuyor. İlaçda nasıl bir ilaçsa artık. Zira doktora ilaçtan sonra böyle oldu denilince hiç şaşırmadı.

Cumartesi akşamı, 2 saat acilde bekledik. Nihayet sıra geldi ve muayene oldu çocuk. İshal ve kusma şikayetini duyunca serum verelim demişler. İğnesi takılmış. Ve arada tahlil içinde kan almışlar. Ve benim Şubat kılıklı yeğenim, eline takılı iğneyi hart diye çıkartmış.

Sonra doktor, bir daha canını yakmayalım diye, serum vermekten vazgeçiyor. Gece kusarsa getirirsiniz diyorlar. Ve hiç ilaç vermiyorlar.

Artık bunu böyle iyi niyet olarak görüyoruz. Yoksa aman bir daha uğraşmamak adına yapılmış bir muamele olduğunu düşünmüyoruz. Kan tahlili temiz çıktı ama.

Benim küçük yeğenim, cidden kuvvetli. Biz teyzelerini bazen fena zorluyor. Annesi, hastalanınca halsiz halsiz gezinmesine, isteksizliğine Şubat Mart oldu diye espri yaptı. Ama hastanede iğneyi çıkartınca bizim Şubat döndü galiba dedi. Hemşire bile ne kadar güçlü demiş.

Canım benim.. Bugün kendi doktoruna götürecek annesi. İnşaallah iyileşir. Ne güzel yeni yeni yürümeye alışıyordu. Unutmasa bari yürümeyi. Öğlende bana sürpriz yaptı. Doktor kaka tahlili istemiş. İnşaallah bir şeyi çıkmayacak bizim Şubat'ın.

Olmayan ya da Kaybedilen..

Yine saati bir gördüm. Aa.. biri beni düşünüyormuş.
İnsan ne garip. Hep olmayanın ya da kaybettiğinin hayalini kuruyor. Sevgilisi yokken, bir sevgilim olsa diye hayal kurar. Varken de olmasaydı da şöyle yapsaydım gibi hayaller.
Ya da kaybederiz ya, birden hayallerimizde yer edinir o kaybettiğimiz.
Belki de hep olmayanı ve kaybettiğimizi, bir daha olmayacak düşüncesiyle hayal yaparız.
Öyle ya, hayal bu.. çoğu hiçbir zaman gerçek olmaz. Bu yüzden hayalperest olur adın. Bu yüzden mucit değilsindir. Hep kaybedensindir.
Çünkü hep olmayanın hayalini kurmuşsundur.
Neden biliyor musun?
Çünkü canın daha az yanar, gerçekleşmediğini gördüğünde. Gerçeğe yakın hayal kurmak, daha çok can yakıcıdır. Çünkü içinde bir de umut barındırır böylesi hayaller.
Ve umut, bazen ...
neyse..
hayal kurmak güzeldir. Güzel...

3ü 1 Arada.


Efenim, kaptım 3 tane mimi geldim. Hepsini cevapladım, hemi de canı gönülden. Mim aralarına yıldız koydum ki, karışmasın. İşte hakkımdaki cıbılak gerçekler.

1- Kitaplara eş değerde sevdiğin bir şey var mıdır? Varsa nedir?
Kitaplarla eş değer sevdiğim... Hımm.. Yok galiba. Yalan yok, kitap delisi ya da kurdu değilim. Sadece okumayı seviyorum. Keyfim olduğunda.

2- Takma adın var mı? Varsa o adı neye göre seçtin ya da sana nasıl hitap edilmeye başlandı? Yani hikayesi nedir?
Takma adım falan yok. Ama blog aleminde uyuşuk derler bana. Bir de prenses derler ki, pek bir hoşuma gider. Nedenini onlara sormalı.

3- Kitap okurken aynı anda şarkı dinleyenlerden misin? Belirli kitaplarla özdeşleştirdiğin şarkılar var mı? Varsa bunlar nelerdir?
Kitap ve şarkı özdeşleştirmesi... Hiç düşünmemiştim bunu. Hiç de duymadımdı. Yok yani.

4-Seri kitapları mı daha çok seversin yoksa tek kitapta herşeyin olup bitmesinden hoşlananlardan mısındır?
Belli olmaz. İki türü de sevdiysem okurum. Zati hangi kitap kurdu bu ayrımı yapabilir? Hııı.. Evlat ayırmak gibim olur bu. Hiç yakışmaz hiç.

5-Hayatta en çok gerçek olmasını / senin olmasını istediğin şey nedir?
Yani gerçek olmasını istediğim hayalim ne diye soruyorsunuz. Memurluk var.

6-E-book mu yoksa eski usul,ellerinde hissedebileceğin kitapları mı okumayı tercih edersin?
Bende nette sadece blogdaşlarımı okumayı seviyorum. Onun harici kitap okumam. Okumayamam. Gözlerime kıyamam ki ben.

7-En sevdiğin şarkıcı / grup ve onun / onların en sevdiğin şarkısı nedir?
Ben aslen şarkıcı sevmem. Şarkı severim. Birine bağlı değilimdir bu konuda. En sevdiğim dediğim bir şarkı olarak da cesaretin var mı şarkısı diyebilirim.

8-Kendin hiç ayraç yaptın mı? Yaptıysan eğer kendi yaptıklarını mı yoksa kitapların orjinal ayraçlarını mı tercih edersin?
Hiç ayraç yapmadım. Öyle el becerim yoktur. İlgim de yoktur zaten. Hazırı kullanmayı tercih ederim.

9- En sevdiğin,bir anlamda hayatını etkileyen ünlü bir alıntı / alıntılar var mıdır?
Kurduğun hayaller, kırdığın hayal olmasın.

10-En sevdiğin mevsim hangisidir?
Yaz tabiki de.

11-Dürüstçe cevap vereceğini varsayarak soruyorum.Elinde bir şeyleri değiştirecek güçte tek kullanımlık bir güç olduğunu düşünelim.Bu kadar büyük bir şans avuçlarındayken bencillik edip kendi isteklerin doğrultusunda mı kullanırdın yoksa daha geniş düşünüp herkesin yararına olan bir değişiklik yapmak için mi kullanırdın? Ve bu değişiklik (bencillik edip de yaptığın yada herkesin yararına olan) ne olurdu?
Sevenlere cesaret isterdim.

********************************************************************************

Hakkımdaki 11 gerçek.
Bunu uzun uzun yazmama luzüm yok. Merak eden, hakkımdaki 11 ve daha fazla gerçek için blogumu okusun, bir zahmet.
********************************************************************************


1-Neye zaafınız var?Mesela neyi yapmıcam dediğiniz halde yapıyorsunuz ya da yemeden duramıyorsunuz , kendinizle cebelleşiyorsunuz?
Nete bugün girmiyeyim diyorum. Olmuyor.

2-Hangi filmin,dizinin ya da kitabın içine girmek isterdiniz ?
Hımmm.. Sherlook kitap ve dizisinde.

3-Fırsatınız olsaydı şayet ilk gideceğiniz ülke-şehir neresi olurdu?
İstanbul.

4-Hayallerinizdeki işi mi yapıyorsunuz ya da hayalinizdeki yerde misiniz?
Hayır, kesinlikle ne o işi yapıyorum ne de o yerdeyim. İnşaallah olurum.

5-Diyelim ki yeni üretilen , leziz mi leziz , iddialı bir çikolataya sizin istediğiniz bir ismi koyacaklar, ne olsun isterdiniz ?
Hımm.. U.H. olsun tabiki de.. Bilen anlar.

6-Gerçekleşmesi pek olası olmayan ama yine de çok istediğiniz uçuk bir hayaliniz var mı?
Var. O yüzden hayal olarak koydum adını.

7-Farzedelim ki oyuncusunuz ve oscar kazandınız (heyt beee:)) ödülünüzü kimden almak isterdiniz ?
Oscarı almışım da birde kimden alacağımın tribini mi yapacağım Allah aşkına. Kim verirse versin. Yeter ki versin.

8-Keşke bunu ben yapmış olsaydım dediğiniz bir şarkı yada film var mı ?
Yok. Sadece içinde kendimi hayal ettiğim şarkı ya da filmler var. O kadar.

9-Yaşamayı istediğiniz bir dönem ya da çağ var mı?varsa nedir?
Hani şu, kabarık kabarık eteklerin, elbiselerin giyildiği dönem var ya, heh işte o dönemde yaşamak isterim ben. Seviyorum şöyle etekleri tutup yürümeyi, yürüyen insanları.

10-Küçüklüğünüzde en sevdiğiniz çizgi film neydi? Şimde varsa şimdikini de söyleyebilirsiniz.
Ay Savaşçısını izlerdim. Şimdilerde diyebileceğim Ölüm Defteri var. Severim çigi ve animeleri.

11-İsminizi seviyor musunuz?sizi yansıttığını düşünüyor musunuz?
Evet, seviyorum ismimi. Anlamını. Herşeyini. Ve beni yansıttığını düşünürüm evet.