Hayaller Birgün Gerçekleşir Umuduyla Kurulmaz. Zira Hayaller Değildir Umutla Beslenen. Hayaldir Umudun Ekmek Kapısı...






Şaşıranı Dövüyorlar.

Çünkü artık şaşırmıyoruz. Şaşırtamıyorlar bizi. Alıştırdılar nihayetinde.

Yediğimiz sucuklarda, kıymalı pidelerde domuz eti çıktı. Domuz eti bulamayan at eti kullandı.

Bal diye aldığımız sağlık kaynağının aslında şekerli sıvı olduğu ortaya çıktı.

Saf ve temiz içme suyumuzun mikroplu damacanalarla satıldığını öğrendik.

Kolanya diye aldığımız şeyin, insanı öldürücü etkisi olan metanol adlı bir kimyasalla karıştırılarak satıldığını öğrendik.

Güzellik için kullandığımız sabunun, bebeğimize kullandığımız pudranın içine kimyasallar koyduklarını öğrendik..

Benim aklıma gelenler bunlar.

Bunları duyduk da hiç şaşırdık mı? Yooo.. Zira alıştık artık.

Öyle bir hal aldı durum. Hep yenileri çıkıyor ortaya. Bunun nedeni ne peki? Bunlar ifşa ediliyor, açıklanıyor. Yiyenin, içenin, kullananın içi gidiyor. Endişe kaplıyor içini.

Ama ya yapanlara ne oluyor. Onlar ne hissediyorlar sizce?

Bence hiçbirşey hissetmiyorlar. Kesilen cezayı paşa paşa ödeyip, yeni dümenlerle nasıl iş kurarım hesabına yatıyorlar.

Peki böyle mi olmalı? Niye hergün yenileri çıkıyor bu dolandırıcıların? Niye kimse ders almıyor?

Yapan yapıyor, niye? Hem cezası düşük. Hemde nasılsa alanı bulacak. Bundan adı kadar emin bu kişi. Yoksa yapmaz zaten kanımca.

Alan niye alıyor? Ucuz diye mi? Canına kastı mı var?

Zincirleme bir halka mevcut gibi. Öyle bir halka ki sağlam bayaca. Koparmaya devletin cezası yetmiyor. Ki alanlar olduğu sürece ve sadece para cezalarıyla kaldığı sürece kimsenin gücü yetmez koparmaya.

Bakın, önümüz bayram. Yakındır çıkar haberleri yine, şu merdivenaltı diye tabir edilen yerlerde yapılan, açıkta satılan şekerlerin haberi. Nasıl baskınlar yapıldığı falan. Ama gelin görün, pazarda görürsünüz yine en az 5 tane şekerci. Ve başında en az 10 kişi.

Dedim ya zincirleme gidiyor bu iş.

Aha.. Lastikler İndi Teyze! ..


9 yaşında, araba hastası diyebileceğim bir yeğenim var. Erkek tabi bunu da belirteyim.

Arabaları tanıyor, kendince bir bilgiye de sahiptir.

Geçen aylarda bizde idi. Evin önünde şuan yanlış hatırlamıyorsam kiraz toplamaya çalışıyorduk birlikte. O vakitlerde bahçenin çevresinde şimdiki gibi büyük çiçek ve otlar yok. Yol açık bir şekilde görünmekte idi.

Bizim evin karşı komşuları, ki şuan taşındılar. Bekar polisler vardı.

O gün o polisler ve aynı binada oturan başka bir delikanlı, arabayla geldiler, bahçenin önünde durdular. Dört kişiydiler. Binada halen oturan delikanlı biraz kilolu. Bu detayı niye verdiğimi anlayacaksınız birazdan.

Şimdi bunlar tam önümüzde durdular, arabadan hemen inmediler. Sonra tek tek inmeye başladılar. Yeğenimde onlara bakıyor. Yani aslında arabayı inceliyormuş.

Hepsi indi, sonra o komşu çocuğu tekrar arabaya bindi ve yeğenim yüksek sesle şöyle bir cümle kurdu:

aha... lastikler indi teyze.. gördün mü.. araba çöktü resmen ...

Ve sonrasında bu cümleyi duyan bir kaçı bize doğru bi baktılar. Ben onlara bakmamaya ve gülmemeye çalışıyorum. Gidemiyorum da hemen.

Yanlış anlaşılmasın, gülmemin sebebi o an düştüğüm durumdu.

Benim Hiç Bisikletim Olmadı.


Aslında sadece benim değil, abim hariç biz 4 kız kardeşin hiç bisikleti olmadı.

Bunu yıllar evvel yaşanan o olaya bağlıyorum ben. Yoksa ailem bize alırdı herhalde, diye düşünmekteyim.

Yanlış değilse henüz okula bile gitmiyordum. Zira anlatılanlar harici bildiğim, hatırladığım bir şey yok olayla ilgili.

Abim, o zamanlar henüz daha ilk okul öğrencisi. Bizim o vakitlerdeki evimizin önündeki yol, az ileride dereye doğru iniyor. Yani bayır aşağı bir yol ve yine yukarı çıkıyor. O bayırda az mı kaydık biz  küçükken. Bi kere eteğimi bile ortadan ikiye ayırmıştım kayarken. :)

Abim bisikletine biniyor yolda. Her zamanki gibi. O bayırdan aşağı inerken, yoldan geçen araba ona çarpıyor. Sanırım bir anda önüne çıkmış. Ama çarpan vefalı biri çıkmış da kaçmamış. Annem de evin önünde, yakında yani. Gidiyor yanına, görüyor ki oğlu kanlar içinde. O an oracıkta öldüğünü düşünüyor kadın. Şok atlatılınca, çarpan kişi arabasına atıp, hastaneye götürüyor abimi.

Genel muayenesi yapılan abim, bir ara kendine geliyor. Midesinin bulandığını söylüyor. Ve annemin anlatmasına göre, parça parça kan kusuyor. Ve anlaşılıyor ki, abim beyin kanaması geçiriyormuş. Ameliyata alıyorlar. Ve abim doktorun büyük başarı ile kurtuluyor. Annem hala o doktora dualar eder.

Bu olaydan sonra bildiğim bizim evde bisiklet yasaklandı. Ee bize de hiç alınmadı. Biz 4 kız kardeş, bisikletsiz bir koca çocukluk geçirdik.  

Son olarak eklemek isterimki; o kazanın gerçekleştiği o yolda, yaklaşık 4 sene evvel bir kız çocuğu, henüz 6 yaşında var ya da yoktu, araba çarpması sonucu hayatını kaybetti. Ve sonrasında o yola hız levhası kondu... ....

 

Neden ki...


Neden, elektrik kesildiğinde elektrik-ler deriz ki..
Neden, erkekler hem doğallıktan yanayım der hemde niye makyajsız bir kadını bakımsız diye suçlar ki..
Neden, sinekler o küçük delikden girmeyi başarır da, koca pencereden çıkmayı bi türlü beceremez ki..
Neden, insan otururken yorulur ki...
Neden,  bir kadına sırf pantolan giymeyi seviyor yahut çıtkırıldım değil diye erkek gibi damgası vurulur ki..



Bunları yazarkene, bu satırlar geldi aklıma;
Nedenler niçinler nedendir bitmez. Bir şeyi inkar için yok demek yetmez.
Necip Fazıl Kısakürek



Oruç kafası saçmalıkları:1
:D

Aklımı Seveyim.

Sizde sevin emi.
Zira akıl gitti mi, iş gerçekten zor. Allah kimseyi akılsız yaşatmasın. O akıl olmadan yaşamak hem kişiye hemde çevresindekilere zor. Sıkıntı.
Ne var biliyor musunuz? "ben deliyim.." diyenden korkmayın. Asıl deliliğini kabul etmeyenden korkmak lazım bence.
Şimdi birini anlatacağım. Bir kadın. Rahatsız. Bildiğimiz diliyle sara -epilepsi- hastalığı var. Bayılmalarının yani sıra, kendinde bazı psikolojik rahatsızlıklarda mevcut.
Tam paronayak desek yeridir. Kendisine  "rahatsızsın, tedavi olman lazım" denildiğinde, " beni deli gibi tıkacaksınız biryere.." diyor. Hatta alması gereken ilaçları bile kendinde uyku ve uyuşukluk yaptığı için içmiyormuş. Birde o ilaçları bile hep uyusun diye verildiğini düşünüyor.
Kafasına birşey taktı mı tam takıyor. Mesela eline bir evrak falan geçince, gidiyor evrağın en altında yazan, o küçük yazıları kafasına takıyor. Niye öyle yazmış falan diye. Ve herşeyi kendisiyle ilgili zannediyor.
Yıllar evvel eşinden boşanmış. Şuan takıldığı nokta ise, hala evli kaldığı. Bu düşünceye nasıl kapıldı bilinmez.
Dediğine göre, babasından aldığı maaş bu sebeple kesilmiş şuan. Vaktiyle avukatı onu kandırmış. Aslında hiç boşanamamış. Nereye gitse evli görünüyormuş şuan.
Ve ailesinin kütüğünden silindiğini iddia ediyor. Birileri onu silmeye, yokmuş gibi yapmaya çalışıyormuş.
Zaten ailesi ile bu rahatsızlığından dolayı arası bozuk. Birde boşandığı için kanımca. Yani bir başına kalmış diyebiliriz.
Geçenlerde bizim buraya gelmişti. Sinirliydi. Bizi de evraklarla uğraşır görüp, kendi evraklarını imha ettiğimizi düşünmüştü. Sonra bizim evrakları kaşla göz arası kapmıştı kadın. Elinden alamamıştık. Önemli evraklardı. Polisi bile çağırmıştık. Ortalık öyle bir karışmıştı. Kadın eline ne varsa alıyordu. Makası da yoldan geçen biri elinden zor almıştı.
Çoğu şeyin sorumlusunu da biz sanıyor. Aslında bizlik birşeyi hiç yok.
Bugün yine geldi. Herkese verdiğimiz evrağı, gitsin diye onada verdik. Aldı baktı baktı.. En dip köşesindeki bir yazıyı okudu. Ona takıldı. Bir tavırla evrağı masaya bırakıp, çekti gitti.
Yalan değil, bazen acayip korkutuyor beni.

Ağlamak Güzel Midir ?


Ağlıyordu.. Sessizce değil, alabildiğince sesli. Hüngür hüngür.. Caddeden geçenler; kimi aldırış bile etmiyor, kimi geçerken söyleniyordu, kimi de sessizce şöyle bir bakıp geçiyordu yanından.

O aldırmıyor, düşünmüyordu. Ağlıyordu...

sonra yanına birinin oturduğunu hissetti. Birden kesildi ağlaması. Döndü baktı yanına. İlk gördüğü ona bakan iki gözdü. Hep göz teması kurmayı tercih ederdi insanlarla çünkü. Sonra gözü uzatılan mendile takıldı. İşte o an yine başladı ağlamaya. Daha sesli hemde. Aldı mendili eline. Bir durup, yüzünü, burnunu sildi.

Hıçkırıyordu ama azalmıştı ağlaması. Döndü baktı yine yanındaki kişiye. O ise bakmıyordu artık. Ama birden hissetmiş gibi döndürdü başını. Gözgöze geldiler yine, sözleşmiş gibi.

Gülümsüyordu ve “ çok çirkinsin.. “ dedi.

Oda gülümsedi. Ve birden düşündü, kendi halini. Hakkaten neredeyse yarım saattir ağlıyordu. Kızarmış yüzünü, gözünü ve burnunu görür gibi oldu.

evet çok çirkinim değil mi şuan..” diye eliyle yüzünü kapadı. Bir kahkaha adlı birden. İki dakika önce ağladığını düşünerek atıyordu şimdi kahkahasını.

Yanındakide gülüyordu. “ öyle güzel oldun ki birden.. sanırım sana aşık olabilirim..” dedi Ona.

Yavaşca kesildi kahkahası. Gözlerine baktı yine. O gülümseyen gözlere. Yabancıydı ama sıcaktı bakışları.

Birden aklına geldi, “ kimsin sen.. ? “ diye soruverdi yanında oturup öylece ona bakan, gözleri güzel ve derin bakan, hatta kendininde hoşlandığı bu kişiye. Sahi  kimdi ki..

Bunları düşünürken, gözleri etraftaki kalabalığa takıldı birden. Unutmuştu nerede olduğunu son yarım saattir. Böylesi bir kalabalığın içinde nasıl yalnız hissettiğini düşündü kendini. Ömründe ilk kez bir şey düşünmeden, kimseye aldırış etmeden bir şey yapmıştı. Şimdi ise hiç tanımadığı biri, gelmiş yanına oturmuş, ona aşık olmaktan bahsediyordu.

Gerçek miydi tüm bunlar.. yoksa ağlamaktan helak olmuş halde, bayılmış ve hayal mi görüyordu ki.

Elini uzattı, yanında oturanın elini tuttu ve cimcikledi. Gözleri umutla bakıyordu. Bir acı belirtisi bekliyordu. O ise başını salladı gülerek, diğer eliyle Onun elini cimcikleyip;
asıl kendini cimciklemen lazım bence.. “

Su İçtim.. Dilim Yandı.. Oyy..


Dün haberlerde gördüm. Yine damacana yine su haberi.

Birileri, o kısmı anlamadım. Bir önemi de yok bence. Araştırmış birileri işte bizim şu damacanaları.

Ülke genelinde 55 damacana ile su satan firma varmış efenim. Ve ... yapılan araştırmaya göre bu 55 firmadan sadece 14 tanesi sadece içebilir su satıyormuş, damacana ile.

Yani sorun suda falan değil, yanlış olmasın. Damacanada sorun var. Hani onların boşunu, dolusu verilince geri veriyoruz ya işte tüm mesele ordan başlıyor. Tekrar kullanıma açık. Tamam, diğer küçük pet şişelerde tekrar kullanıyor ama onu biz bilerek yapıyoruz. Kendimiz kullanıyoruz. Üstüne para vermiyoruz ki.

Ama bu firmalar hiç düşünmeden, bize o pis damacanalarla tekrar tekrar o sözde çok iyi, mükemmel sularını satıyorlarmış.

O damacanadaki pislik öyle bir hal alıyormuş ki, sormayın yani. Bakteri, mikrop.. bi dolu..

Sağlık bakanlığı sözde işe el atmış. Yakında açıklanacakmış kimmiş bu firmalar diye. İnşaallah açıklanır. Bizde biliriz, kimmiş bu reziller. Ona göre alırız gardımızı.

Bazı yetkililerde çeşme suyu kullanın, inanın daha sağlıklıdır diyorlar. Olabilir. Hal böyle olunca doğru diyor insan. Gerçi zaten biz hep çeşme suyu içiyoruz. Hazır su kullanmıyoruz.

Ama insan böyle şeyleri duyunca ister istemez sinirleri bozuluyor.

Şimdi kim o firmalar diye düşüneceğiz, ne zaman açıklanacak kimbilir. Aldı mı seni bir şüphe? Acaba benim aldığım su firması mı? Kimbilir ki.. topunu Allah bildiği gibi yapsın.

Konu ile ilgili bir haber: tıkla


Damacana şişeleri ile ilgili başka bir haber konusu: Bisfenol A Nedir?

Seni Görünce ...


Aylar önce, hatta belkide yıl oldu. Evet evet yıl olmuştur. Ama hala hafızamda. Dün gibi, derler ya öyle işte.

Girdiler şimdi içeri. Gelirlerkene eleleydiler mi, bakın onu hatırlamıyorum. Evrakları vardı, sanırım yeni kayıt. Onuda tam hatırlamıyorum. Yalnız şu görüntü var gözümde. Kadın, elini adamın omzuna dolamış, kafayıda ona yaslamış. Böyle bitişik duruyorlar. Ama kadın mırmır bir şeyler diyor, hafif kırıtarak. Adam benle muhatap oluyor. Zira zaten diğeri için mümkün değil, kadın adamdan başkasını görmüyor. Bunlar yeni evli çift.

Adam yine geldi az önce. Aklıma direk o günkü manzara geliyor, adamı görünce. Hoş, adamda dediğim benden küçük. Evlenmiş barklanmış işte.

Aklıma geldi, insanın üzerine yapışan bazı hareketleri, sözleri oluyor ya. Tıpkı sinema yahut dizilerdeki ünlücüklerin başına gelen durum gibi. Yapışıyor bazı şeyler. O an nasıl, hangi düşünce akımı ile bakıyorsak yahut da nasıl etkilenmişsek artık, beynimize kazınıyorlar o şekilde.

Şimdi sorarsanız benim o anki ruh halimi de, nasıl hala aklımda diye. Gıcık olmuştum bir kere. Kadına. Sanki kocasını kapacakmışımda, tutuyor sıkısıkı. Aman kaçmasın. Ya da gövde gösterisi gibi de algılamış olabilirim. Ama o hallerine gıcık + sinir olmuştum. Hatta bazen adamı yolda falanda görmüştüm de, niyeyse gülmüştüm. Ablama anlatacaktım, lafa nerden başlasam, nasıl anlatsam bilememiştim.

Var mı sizinde, birini görünce hatırladığınız tuhaf bir anı ?

Çaylar... !


Malum, havalar bilindiği ve hissedildiği üzre sıcak.. sıcak..

Ramazanda geldi, hoşgeldi.

Şimdilerde haberlerin ana konusu şöyle:

Efenim, şunu yiyin, bunu yemeyin. Günün menüsü, günün yemeği.. günün tatlısını da unutmamak gerek.

Az önce haberlerde gördüm. Oruçlu iken su kaybını önlemek için, sade su içiminin önemini belirtiyor uzmanlar.

Ve çayı çok içmeyin diyorlar. Suyun yerini tutmaz diyorlar. İçtiğiniz kadardan fazlasını kaybediyorsunuz diyorlar.

Şimdi başka bir haber gördüm. Diyor ki, çay unutganlığa iyi geliyormuş. Günde için bir iki bardak. Ama onların bahsettiği yeşil olanı. Karası da aynı etkiyi yapar mı bilemiyorum. Gerçi yapaydı derlerdi herhal.

Şahsen çayı seven biri değilim. Kışın şöyle limonlu ve şekerli çayı severim sadece. Limonsuz tadını alamıyorum. Birde onu demli, acı acı nasıl içiyorlar, anlamış değilim. Hoş, onlarda benim nasıl tatlı içtiğimi anlamıyorlar. Böyle geçiniyoruz kanımca.

Uzun lafın kısası şöyle ki, ben çay sevmiyorum. Şaka şaka.

Biri diyor ki çay için, biri diyor ki içmeyin. Biri diyor yararlı, biri diyor zararlı. Ee öyle demiyor ki, az için diyorlar diyebilirsiniz. Bende derim ki, bir tiryaki için az diye bir şey yoktur. Az demek, hiç içme demektir özetle..

Şimdi gelmesin çaylaarr... !?

Görme Engelliler İçin Karikatür Yazılı Betimleme - 3



Türk toplumunda yerleşmiş birtakım kalıplar vardır. Mesela kadın için, basma kalıplardan biri de çocuğun bakımının sadece onun sorumluluğu olduğudur.
O bakar, o giydirir, o içirir, o yedirir çocuğu. Baba işden gelince bir sever çocuğu, oturur köşesine değil mi?
Ama bazı babaların hakkını yememek lazımdır. Aslında ortak olan bu  görevde anneye çok yardımcı olurlar.
Bu resimde de sofra başında yemek yiyen bir ailemiz var.
Anne, baba ve bir de küçük çocuğumuz. Daha çok küçük, yemeğini kendi yiyemiyor. Annemiz öncelik babaya ve çocuğuna ayırmış, kendine yemek koymamış daha.
Tam oturacak, çocuğa yemek yedirecekken baba atılıyor, ben yediririm diye.
Ve olay başlıyor. Alıyor kaşığı yemekle dolduruyor ama çocuğun ağzına götürmüyor kaşığı. Tutuyor bir sapından birde ağız kısmından, mancınık gibi fırlatıyor yemeği, tam karşısında oturan çocuğuna. Ve tabi bunu yaparken de pek keyifli olarak çocuğuyla diyalog kurmayı ihmal etmiyor babamız. Diyor ki;
aç ağzını aç aç aç! Bak mancınık geliyoo ! “
Anne oğlunun perişan haline bakıyor. Üstü başı yemek içinde çocuğun. Kızgın ve aç ne yazık ki. Ağzı olsa babasına neler diyecek kimbilir. Öyle bir bakışı var.
Anne dayanamıyor nihayetinde ve diyor ki;
ay Erol uçak falan yapsana çocuğa ?! Üstü başı battı !
Baba şöyle bir yanıt veriyor anında;
tarih öğrensin tarih. “
Babamız da zafer kazanmanın keyfi var. Eğleniyor adam. Maksat çocuğa yemek yedirmek değil zaten. Anneye “ bak ben beceremem çocuğa yemek yedirme işlerini, bir daha yaptırma sakın ha..” mesajı vermektedir.

Photoshop Çalışmalarım - 3



Bir ricam var ayrıca.
Bu resme bir isim konmak lazım gelseydi, ne isim verirdiniz?
Ben küçük kız dedim. (:



Orjinal resimler





Bugün Güzel Bir Gün ...

Yaşamak için.
Siz bakmayın Teoman'ın ölmek için güzel bir gün dediğine. Aslı şudur; ölmeyi düşünen, en çok yaşamak isteyendir.

Bugün güzel bir gün ...
Sevmek için.
Eskilerin dediği gibi, sevilmekle kalma, sevmeyi ara.. İşte tam zamanı bugün aramak için, sevmek için. Bugün sevmeceksin de ne zaman seveceksin ki..

Bugün güzel bir gün ...
Neden mi?
Şimdi size sırf nefes alıyorsunuz diye güzel demeyeceğim. Onun bunun var diyede demiyeceğim. Sen zaten biliyorsun.

Bugün güzel bir gün ...

Bugün Günlerden...

Bugün günlerden,
............... Boşluk..
Boşlukta zaman, ilerlemez. Tıpkı boşluk gibi, içi boştur onunda.
Sen doldurdum sanırsın.
Boşluk geçer gider zannedersin. Ki yanılırsın.
Zira boşluk dolabilseydi, en iyi zaman doldururdu onu..
Ama ne boşluk dolar. Ne zaman geçer boşlukta.
Böylesi birşeydir.
O boşluk hep vardır. Hep bir adım geridedir.
O sebeple hep ileri gitmelisin. Tıpkı zaman gibi.
Çünkü gerisi hep boşluk...
Ve boşlukta zaman geçmez.

Bütün mü Atacam İçine?


Evet blogdaşlar, sizlere bir sorum olacak. Aşağıdaki metinden ne anladığınızı bana bi deyiverin..

-İki ucundan kesiceksin ama soymuyorsun kabağı. Az su koy...

+Bütün mü atacam içine tencerenin.. ? !...



Gülüyorlar bana bu lafı edince. Allah aşkına, o laftan sonra “ bütün mü atacam ki..” diye sormak çok mu garip. İnsanın aklına geliyor yani sormak.

Siz nasıl anladınız ki... ?
Bu arada, yemek bebek için. Tek kabakla yapılacak, sadece ona.

Ölmeden Yapıversem Bari..


Efenim.. Biliyorsunuz ki, benölmeden adlı blogda blogdaşımızın bir listesi var. Hep der kendi listenizi yapın diye, sağolsun.

Bende düşündüm yapmaya karar verdim. Gerçi benimki biraz komedi gibi çılgınlıklar olacak. Ve içimde kalanlar diyebileceğim türden bir liste.Yani çıtayı biraz düşük tutacağım. Kendimce tabi. Ama belli olmaz belki büyür.
Evett.. Gelelim listeye. Haa.. birde unutmadan söyliyim. Bu konuyu blogda sayfa olarakda ekleyeceğim anasayfaya. Arada bir yoklayıp bakın, bakalım bir ilerleme var mı? Yoksa şayet beni dürtün, tembellik yapıyorsam beni uyandırmış olursunuz. Yaptıklarım artı (+), yapmadıklarım eksi (-) olarak ayrılıyor olacaklar.

Ölmeden Yapmak İstediklerim

-Şöyle keyfine vara vara, bol köpüklü kahve içmek ve yanında çikolata yemek.(bitter hemde)

-Denize girmek. Yüzmesemde olur.

-Pamukkale'yi görmek. Şu meşhur bembeyaz merdivenlerde dolaşmalıyım.

-Özellikle Nevşehir'de balona binmek.

-Boyum kadar diyebileceğim bir peluş ayıya sahip olmak.

-Denizde martılara simit atmak.

-Devlete memur olmak.

-İstanbul'u keşfetmek. Şimdi o yerleri tek tek yazmıyım.

-Sahilde güneşin batışı ve doğuşunu izlemek bir kere.

-Senaryosu bana ait bir diziyi Tvde izlemek.

-Kitap yazmak.

-Ulusal yahut yerel bir gazetede köşeyazarlığı yapmak.

-Araba ve ehliyet sahibi olmak.

-Bir köpeği şöyle doyunca sevmek, kucaklamak.

-Nisan yağmurunda, isteyerek, bilerek ıslanmak ama sırılsıklam.

-Ankara'yı bi kez olsun görmek, gezmek.

-Şelalenin altından geçmek.

-Herhangi bir grafik yarışmasında birincilik kazanmak.

-Uçağa binmek.

-
Ekleme olacaktır, olabilir.. neden olmasın ki... ;)

Islanmaktan Nefret Ederim...

Kesin bir yargı oldu ama, sevmiyorum işte. Hoşuma gitmiyor.
Dünden kalmış, sebilin üstündeki bardağı değiştireyim dedim. Gittim, aldım bardağı. Olan oldu..
Su varmış içinde, üstüme ve yere döküldü birden. Ayaklarım da cabası.
Sevmiyorum ıslak olmayı. Islanmayı. Acayip sinir oldum. Kim bıraktıysa var ya.. Bu sıcakta su bulmuşun, iç işte..
Ortaokuldaydık. Boş derste, yine bir yaz günü, sınıftakiler birbirlerini ıslatıyorlardı.
Ben tabi sessiz bir öğrenci olaraktan, oyuna dahil değilim. Ki zaten sulu şeyleri sevmem. Ama nasıl olduysa, şimdi tam hatırlamıyorum. Sanırım ayağa kalkmış, bir yere gidiyordum ki, başkasına niyet bana kısmet olan, neredeyse yarım şişe su, üstüme tam üstüme isabet etti. Ama nasıl sinir oldum ben. Siliyorum da siliyorum. Arkadaşta bu halime gülüyor, sanki fasulye suyu döküldü üstüne diyor.
Su aksın gitsin isterim ama napayım. Takıntı belki de. Kuruyana kadar yaparım neredeyse, leke gibi hissederim o ıslaklığı.
Yüzüm içinde öyle. Islak suratla duramam. Ağzım içinde öyle.
Bir kere teyzemlere gitmiştik. Onların bağı bahçesi var. Ordan geliyoruz, elimizde armut. Yedik falan, su içip ağzımızı yıkacağız. Neyse içtik falan, ben ağzımdaki ıslaklığı siliyorum, teyzemin kızıda takıldı buna. Sanki ne yedin de ağzını siliyorsun ikide bir diye. O zaman küçüktüm, laf söylemedim. Ama sinir olmuştum o an.
Sulu şakaları da, ıslanmayı da sevmem arkadaş. Ben yağmurda ıslanmayı da pek sevmem. Ama nasılsa içimde vardır hep şöyle keyfi ve içten gelerek, sırılsıklam olmak.. yağmurun altında..

A'dan Z'ye Excel Türkçe Eğitim Seti

Bilgisayar kullanıp da Excel'i bilmeyen, kullanmayan yoktur sanırım. O yüzden Excel nedir, ne işe yarar diye anlatmayacağım. Ki zaten aşağıdaki dosyayı indirdiğinizde detayına kadar öğreneceksiniz. İndireceğiniz dosya; Office 2003'e göre anlatılmış, Excel eğitim setidir. A'dan Z'ye her şey anlatılıyor. Excel'i hiç duymayan biri bile bu set sayesinde her şeyini öğrenebilir. Yani sette başlangıç seviyesinde görsel ve sesli anlatımlar var. Evet, okuduğunuz gibi sesli kısımlar bulunuyor. Office 2003'ten sonra bildiğiniz gibi Office programlarının görünümü, menüleri değişti. Bu eğitim seti eski, benim ne işime yarar demeyin. Yerleri değişse bile çoğunun işlevi, buton görünümleri vs. aynı. O yüzden size kesinlikle faydası olacaktır. Ben beğendim, umarım siz de beğenirsiniz. :)


İndirmek için tıklayın.


Ekran Görüntüsü:




Resmi net görmek için üzerine tıklayın.

Bana Bi Haller Oluyor...


Sabah kalktığımda gözlerimi açamıyordum. Öyle bir uyku var. Sanırsın ki, bu zavallı kızı 1 saat bile uyutmamışlar. Ama değil, uyku alınmış ama hala aç gözler uykuya. Kalktım, oturdum ranzanın kenarına, ayaklar aşağıda. Ama inemiyorum. Gözler açılıp kapanıyor. Açılınca saate bakıyor. Imm.. diyorum, bi kaç dakika daha. Ama yaa ne giyeceğimi bilemiyorum.. kalk kızım sen. Sonra gözler saate bakarken yastığı görüyor. Uff.. yat iki dakika daha. Hopp.. geri devriliyorum. Başım yastığa bile gitmiyor. Kalıyorum öyle birkaç dakika, gözler kapalı. Dalmaya korkuyorum bu halimle. Uyanamazsam geç kalacağım. Tekrar bi gayret, kalktım.

Babamda kalkmış, saati 9 sanıp. Beni görünce; sen daha gitmedin mi kızım diye soruyor. Ağzımda diş fırçası, elimle saati gösteriyorum. Salona gidip saati görüp, annemden de onay alınca saatin 8 olduğu kanaatine varıyor. Sonra ortadan kayboluyor. Kanımca gitti yattı, ohh ne ala... bende yatsam ya..

İşyerinde ise durum değişmiyor. Gelen giden yok. Oturmaktan hepten bana bir şey oluyor. Yumulup kalacağım masada. O olacak yani. İlk iş bloga bakıyorum. Yorumlara cevap veriyorum, iyi geliyor. Ama geçici. Hala gelen yok. Bi başıma kalmışım bu halde. Msn'den arkadaşa mail attım, imdat çığlıkları sanırsın. Hasta sandı beni. Gel dedim, konuşalım, bi açılayım. O gelmeden birileri geliyor işyerine, msn kapatıyorum. Mühim misafirler gelecek, etrafı temizlemeli. Yapıyorum bir şeyler, iki fırça sallıyorum. Patron düzelt dedi etrafı, bakınıyorum, içimden; düzgün yaa, nesini düzelteceğim ki işte.. diye geçiriyorum. Koltukları elliyorum. Bir iki oynatıyorum, tamam.

İyi geliyor ama açıldım gibi. Sonra dön msn'e, muhabbete. Muhabbetten ala ilaç mı var.

Ama eve gelirken, sıcaktan herhalde birilerine acayip sinir oluyorum. Markete doğru giderken, iki adam, marketin önünde dikiliyor. Çıkış kapısından içeri girmeye kalktı biri. Kapıyı içeri itikliyor. Açılsın diye. Tee.. Allahım.. Çıkış yazısını mı görmüyor ne.. bi an yabancı mı ki acaba dedim. O derece bi tuhafıma gitti. Artı sinir oldum. Sonra onlar orda iken, kadının biri girişten girmiş idi. Manav reyonu tam girişte markette. Kasaya gitmek için, marketin içinde bi dolanmanız lazım geliyor. Bu akıllı bıdık kadında, bi limon almış, ben girerken açılan kapıdan çıktı şimdi. Baktım ardından, elinde limonla nereye gidiyor diye. Gitti çıkış kapısına. Tık tık.. açar mısınız kapıyı... dedi. Orda duran müşteri açtı kapıyı. Girdi gülerek, ayy dolanmıyım dedim de... bak bak.. millet salak, bi sensin akıllı demi. Nasıl sinir oldum kadına var ya.. niye bilmiyorum. O çıkış kapısından girmeye çalışan adam yanında melek kaldı.

Birde ekmek geçen markette 70 kuruştu, şimdi 60 kuruş olmuş. Heryerde de farklı farklı görüyorum. Niye böyle oldu ki..

Kendime de biscolata pia aldım. Yedim afiyetle ama, içimi de yakmadı değil. Yazın pek gitmiyor tatlı tatlı. İyi gelsin diye aldıydım ama..

Şimdi daha iyiyim. Üşenmekten bu yazıyı yazamamaktan korkuyordum ama yazdım, bitti, oldu..

Küstüm...

Nette ablam bulmuş bu güzel şiiri.
İtiraf ediyorum, ilk kez duydum, gördüm.
Büyük kayıp bence..


Ayagını Burdan Kesecem Senin...

Otobüslerde yolculuk edenler bilir. Hergün rutin gibi görünsede bazen insanın karşısına değişik durumlar çıkabiliyor. Otobüsde insanları izlemek de yolculuğunuzun biraz olsun sıkıcılığını gideriyor. Yahut otobüsten tamamen arınıp yola bakmak. :)
Ortaokula gidiyordum daha. Zaten ilkokul hayatım hariç, orta ve lise kısmında okula hep otobüsle gittim, geldim.
Okul çıkışı boş bir otobüs denk gelmiş. Binmişim. Yerime yerleşmişim. Arkamdan binen, aynı okulda okuduğumuz, böyle boylu poslu bir erkek değil, -öyle diyeceğimi sandınız kesin. :D - kız, arka tarafa ilerlerkene, birden kendi gibi gür sesiyle; " bi tanemmm... " demez mi.. Allah dedim ne oluyor.
Sonrasında şarkının devamını getirdi de, şarkı olduğunu anladık. O zamanların meşhur İbo şarkısı bilirsiniz.
Sonrası deli gibi severim seni ben diye devam ediyor olmalı.
..
Bir kaç yıl evvel. Otobüsle eve geliyoruz ablamla. Önümüze bir anne kız oturdu. Kız henüz ilkokula ya gidiyor ya gitmiyor. O yaşlarda. Annesinin kucağında bir oturuyor, bir ayakta duruyor.
Sonra bu sevimli kız şarkı söylemeye başladı. Ben pek kulak vermiyordum ki ablam beni dürttü yanlış hatırlamıyorsam. Sonra kzı dinlemeye koyuldum. Gerçi sesi otobüste rahatla duyuluyordu ama kulak vermek lazım, mesajı almak için. Söylediği şarkı aynen şöyle;
" Uçacaksın... uçacaksın.. ayağını burdan kesecem senin.. kalbime konacaksın.."
Evet sizde o küçük ayrıntıyı ve mesajı aldınız mı şarkıda. :D Ayağı yerden kesmeyecek, burdan kesecek küçük kızımız. O bura nere bilemiyorum. :)
...
Daha geçenlerde de baya kalabalık bir otobüse denk geldik. Hani bilenler bilir. Arkada gidecek yer yoktur ama şöför devamlı yeni binenlere; " arkaya ilerleyin..ilerleyelim, arka taraf boş... " Nasıl bir göz vardır onlarda bilinmez. Hatta birini gözüne kestirir. Direk ona söyler, ilerle diye.
İşte böylesi bir kalabalık ortamda, bir genç kızımız ayakta, anacığının yanında durmakta. Ön taraflarda. Şöför bu kıza, önün boş, ilerle dedi. Kız başladı bağırmaya. Yok ilerlemezmiş. Annesi ordaymış. Onun yanında dururmuş. Nasıl bağrıyor adama. Adamda iyi tamam dur durduğun yerde dedi. Anası da kızına sus diyor ama kız coştu, hala söyleniyor. Niye öyle demiş.

Facebook Internet Explorer 9 ile Çok Daha İyi

Internet Explorer 9, hem temiz ve sade arayüzü ile en sevdiğiniz web sitelerinin içeriklerini ön plana çıkarıyor, hem de gelişmiş güvenlik özellikleri sayesinde web’de kişisel bilgilerinizin gizliliğini ve bilgisayarınızın güvenliğini koruyor. Windows 7 için özel olarak geliştirilmiş olan IE9’un bir diğer avantajı da, tek tıkla ulaşabilmeniz için sık kullandığınız siteleri PC’nizin görev çubuğuna taşıması.

Internet Explorer 9’un site sabitleme özelliğinden faydalanmak için tek yapmanız gereken, sabitlemek istediğiniz site açıkken adres çubuğunda yer alan site logosunu ya da açık olan sekmeyi Windows 7 görev çubuğuna sürüklemek. Bunu yaptığınızda siteyi, öncesinde tarayıcıyı bile açmaya gerek kalmadan, tek tıkla erişilebilecek şekilde masaüstünüze taşımış oluyorsunuz.

Internet Explorer 9’un sabitleme özelliği sayesinde, Facebook’u da çok daha etkin şekilde kullanmanız mümkün. Internet Explorer’ın Facebook’a özel sıçrama listesi sayesinde hem tarayıcınızı bile açmadan Facebook’un farklı bölümlerine anında tek tıkla ulaşabiliyor, hem de Facebook’taki yeni bildirimlerinizden anında haberdar olabiliyorsunuz. Internet Explorer 9’un Facebook sabitleme özelliğinden faydalanabilmek için, IE9 adres çubuğundaki Facebook ikonunu veya Facebook sekmesini tutup Windows 7 görev çubuğuna sürüklemeniz ve buraya bırakmanız yeterli.

Hemen Internet Explorer 9'u yükleyip ayrıcalıklarını yaşamak için tıklayın!

Bir bumads advertorial içeriğidir.

Bir Kadın Nasıl Aldatılır


Şimdi.. o güzel kulaklarını dört aç. Sana hayatının anlamı, tek amacın, gayen olan bu işin, hiçbiryerde olmayan o müthiş sırrını vereceğim.

Ama gel gelelim önce şu mevzu var.

Şöyle ki, birini, senin deyiminle dersem bir kadını aldatabilmen için, önce sahip olman lazım. Yok bu sahip olmak kelimesini sevmedim. Ama sen sevmişindir kesin.

Öncelikle birini bulman lazım. Ki bence bu zor. Hatta imkansız. İki dünya bir araya gelse olmaz yani. O derece bi imkansızlığı var bu işin.

Niye?

Evet bak güzel sorular sormaya başladın sen. Aferin..

Niye mi?

Çünkü önce senin gibi bir yaratığın varlığını kabul edip, seninle birlikle olacak bir kadını, bırak kadını bir insanı bile bulamazsın ki sen. Zira... velhasıl bence sen insan bile değilsin ondan.

Sen bana bakma, sana sen diyorum. Ama napıyım, terbiyem böyle. Herşeye de bozamam onu. Lütfen kendini bir şey sanma emi.

Eyy aldatılacası yaratık diyeceğim olmayacak. Zira onca ettiğim laf boşa gidecek.

Hadi git bakalım. Kendi dünyana git.
....
Bu açıklama, benim blogumda “ bir kadın nasılaldatılır ” kelimesini arayan o varlığadır. Üstünüze almayın. Ki aldatma meyilliyseniz alabilirsiniz. Ücretsizdir..

Ki ters bir olay var. Hemen altında şu aranan kelime var: “ seni seveni nasıl bulursun

Biri sevmeye susamış, biri aldatmaya.. tehhh... pehhh..

Saygı ve sevgilerimle..

Elleri İncinmesin...

Siz hiç dayak yediniz mi? Çıplak elle ama. Çok canınız yandı mı? Yanmıştır.
Küçükken yemişizdir bir iki tane. Bende yedim, itiraf ediyorum. Suçumda belli idi.
Şimdi benim canım yandı ya, peki ya babacığımın elleri.. onlar benim kabayerimden daha çok acımıştır kesin. Ahh ahh.. ne büyük eşşeklik etmişim, gitmişim izinsiz hastane açılışlarına. Sanki Süleyman Demirel'i görebileceğim de.
Lafı getireceğim yere az kaldı.
Hep biz dayak yiyene acırız ya şu hayatta.
Amma safmışız, amma dandik bir düşünce imiş bu böyle..
Asıl canı yanan dayağı atanmış, yiyen değil.
İşin özü bu artık.
Dayak acı verir evet, ama dayağı atana, yiyene değil.
Aman dikkat.
Bunu ben değil, devlet diyor. Devletin mahkemesi diyor.
Geçen günlerde Fatih'te 11 polisten dayak yiyen o kişiyi duymuşsunuzdur.
İşte o polisler “elleri incindi” diye rapor almış, serbest bırakılmışlar.
Dayağı yiyen vatandaşa da “ görev başındaki memura direnme ve hakaret” suçları nedeniyle 6 yıl falan ceza istemiyle dava açılmış.

Sonuç; dayak yemek acıtmaz. Dayak atmaktır işin acı tarafı. Madur onlardır. Elleri incinen onlardır. Senin nerenin incindiği, kanadığı yahut kırıldığı önemli değildir.
Bundan böyle, bunu böyle bil. Gardını al. Aman sakın dayak yeme kimseden.

Son söz; babacığım affet, incitmişim vaktinde ellerini. Gerçi elinle mi vurdun hatırlamıyorum ama. Ben özrümü dileyeyim de. .. Öptüm seni ellerinden.


Tek Bir Kelam Et..

Yalvarırım mektup yaz... Beş dakikanı ayırdaa.... demiyorum ki ama..
Tek bir kelime istiyorum senden.
Tek bir kelam.
Beni sana anlatan, ifade eden bir kelime bul getir.
Yalnız tek bir tane ama öyle destansı şeyler istemem ben. İşin özünü severim. Lafı uzatmayı da sevmem.
Tek kelime kafi.
Zırhımı giydim, bekliyorum. :D

Lafın özü şu. Birde laf uzatmayı sevmem diyorum... yalannn...
Mim bu blogdaşlar. Haberdar olmuşsunuzdur belkim. Olmayanlar için bir açıklama yürüttüm onu nakledeyim:
"..*Şöyle ki bu mimin altına benim takipçim olarak benimle ilgili düşüncelerinizi yazacaksınız.
*Benim mimlediklerim de kendi sayfasında bu mimi duyurup takipçilerinin yorum yapmasını sağlayacak.
*Ve siz de başkalarını mimleyerek bu mimin elden ele dolaşmasını sağlayacaksınız. Oldu mu ?..
"

Şimdi, mimlediklerim benim hakkımda mim konusunda yazmayacak diye anladım ben. Bende beni mimleyenler hakkında birşey yazmadım. Gittim, tek kelimemi konuya bıraktım, geldim.
Kim onlar; Süpercellma, Biricitconsungunluğu ve Beyaz Sayfa
Bekliyorum sizlerin o tek kelime ile ben tanımlarınızı... :)
Aslında mim bahane. Ben hep merak etmişimdir milletin benim hakkımdaki düşüncelerini. Bu fırsatı da bulmuşum. Kaçırmak olmaz.. 

Aa.. mimleme işi var birde demi şimdi? Imm.. Erdi Karadeniz.

Photoshop Çalışmalarım - 2

Evett... Çok beklemedim, duramadım.. yaptım yine bir tane resim.
İştee.. karşısınızda.. Ama bunun orjinal halini almayı yani maille almayı unutmuşum. Evde yani. Evde eklerim merak etmeyin. Yüzde yüz U.H. yapımıdır, şüpheniz olmasın. :)



Resmin orjinal hali.


Beraber Yaşamak Zordur..

Bir insanı tanımanın yollarından en garantilisidir bence. O kişi ile beraber yaşamak. Sevgili babında demiyorum. Bir gün bile yeter aslında kimine. Hemen açık eder kimliğini.
İnsan evinde yabancı sevmez çok. Hadi söyleyin, çekinmeyin hiç.. İnsan alışıyor kendi yaşamına. Anasına babasına, eşine çocuğuna. Yani ailesine.
Birgün çıkagelen günlük bir misafir, iki günlük olunca az biraz keyif kaçıyor gibi. O misafirlik uzayınca o candan akraba batmaya başlıyor. Ne kadar sevsen de..
Komşularda öyle.
Yıllarca tanıdığınızı sandığınız komşunuzun yeni yeni yüzünü görmeye başlıyorsunuz. Niye? Daha çok vakit geçirmeye başladınız çünkü. İçinize girmeye başladı. Girdikçe sanki sıfırdan tanımaya başladınız onu.
Öğrendiniz ki, zor beraber yaşamak insanlarla. Tanımak öylesi kolay değil, tanıyorum demek kadar.
Bende nihayetinde bana gelen mime bir cevap yazabildim.
Yeni öğrendim, öğreniyorum. Belki de biliyordum da, yeni, yeniden farkettim bunu.
Bir insanla birgün geçirmeden tanıyamazsınız o kişiyi tam olarak.
Bilmezsiniz ki ev hali nasıldır? Evinde nasıldır? Gün içinde ne yapar, ne yapmaz. Nasıl yaşar özetle.. bunu görmeden bilmek imkansızdır.
Ve o insanla birgün aynı evi paylaşmak.. tanımaya imkan verir. Bakın bakalım, tüm gün dipdibe, aynı ortamda, aynı şeyleri yapmak keyifli mi yoksa can sıkıcı mı?..


Bende mimleri bi garip cevaplıyorum. Farkındayım.
Mimlemeye gelince de herkescikler. Üşendim.. :)

Buzdolabını Tasarruflu Kullanmak

Bugün 1 Temmuz. Bugün itibari ile değişen ticaret kanunu ile artık A sınıfı buzdolaplarından hariç, buzdolabı satılamayacakmış.
Enerji tüketimi açısından böyle bir kanun çıkartmışlar. Satıcıların ellerinde bi dünya dolap kalmıştır kesin. Onları nasıl tasarruf edip elden çıkaracaklar acaba? Bu kanunu çıkaranlar, bunca zararı düşünmüştür herhal diye düşünüyorum. Yoksa bir A sınıfı buzdolabının yararı bu zarardan daha mı büyük? Kimbilir, olabilir..
Peki buzdolabının daha az enerji ile çalışması mümkün mü?
Mümkünmüş, öyle diyorlar. Geçen tvde denk gelmiştim. Hep paylaşayım diyordum, bu güne kısmet oldu. Tam zamanı bence.



İlk olarak buzdolabının etrafına sıfır mesafeli şeyler konmamalıymış. Yani etrafı açık olacak. Önyüzü saymaksak, ki zaten o açık olmalı. :) Üç kenarında en az 10 cm açık olmalı. Arkası en az ayda bir temizlenmeli. Toz enerji tükemini arttırıyormuş.
Buzdolabının içine üstü açık içecekler başta olmak üzere hiçbirşey konmamalı. Üstü açık sıvılar buzdolabının çalışmasını arttırıyormuş. Onları soğutacağım diye herhal.
Ayrıca buzdolabının normal soğutma yerinde herhangi biryerine ağzı kapalı bir poşet içinde buz koyarsak, bu dolabın içindeki soğuk havayı destekleyeceğinden, enerji tüketimini azaltıyormuş.
İşte böylesi küçük ve zahmetsiz birkaç detay ile buzdolabımızın daha az enerji ile çalışmasını sağlayabiliriz. Zira beyaz eşyalar içinde en çok enerji tüketenler buzdolapları imiş. Normal, çünkü gece-gündüz hep çalışan sadece o.
Bize de yeni dolap lazımdı. Gerçi şimdi hiç alınmaz bence. Zira eldeki tek dolap A sınıfı. Ee adam yani satıcı, diğer dolapları satamayacak olduğundan, şuan elindeki A sınıfları buzdolaplarını daha pahalıya satar. Öyle değil mi? Yanlış mı düşünüyorum ki acep?...