Hayaller Birgün Gerçekleşir Umuduyla Kurulmaz. Zira Hayaller Değildir Umutla Beslenen. Hayaldir Umudun Ekmek Kapısı...






Heyhat - Yeni Baskı Çıktı

Siz bakmayın, haftalık yazdığına, böyle aylıkmaylık çıkıyor işte.

İlk baskı

İkinci baskı

Kış gelmeden bu baskıyı da yapmak istedim. Zira kış arası baya uzun olur. Hatta devamı gelmez. Bilemiyorum.

Evet.. Bu sayımızda gazetemiz Heyhat' ta yer alan blogdaşlarımın isim listesi.
Depresif Polyanna
Düşüstü Siyahlar Malikanesi
Aydan Atlayan Kedi
Bayan Meraklı
Düşişleri Bakanı
Fil Uçuşu
Kavanozdaki Beyin
Kültür Mantarı
Neslinin Kahvesi
Kahve Perisi
Kahve İnsanları
Sade Kahve
Mutlu Eller

Ayrıca Haftanın Fotografı bölümündeki fotograf;  Beyaz Sayfa'nın Kurguroman resim blogundaki bir resimden yaptığım çalışmadır.

İyi okumalar. :)

Niyetim.. Niyetine..


Acıyı nasıl tarif ederim.

Acıyı tarif için, yaşamak mı lazımdır.

Tüm coşkuyu verebilmek anca çok sevinmekle mi mümkün olur.

Uzattım ellerimi,

Gökten bir kuş tuttum.

Baktım gözlerine, acısına.

Ama yoktu acısı.

Ben mi göremedim. Hayır..

Acısı yoktu, gülüyordu.

Şendi hatta. Mutluydu.

Ona bakıp acımak gelmiyordu kimsenin içinden.

Ama acıyanlarda vardı elbet.

Şen sesinde hüzün arayanlar.

Her halinden bir umutsuzluk çıkaranlar.

Onların sözleriyle ışığı sönüyordu sanki kuşun.

Uzaklaştırmak lazımdı böylesi insanları ondan.

Görmek çok mu zordu, o mutluluğu.

Anlamak güç müydü, onun sevincini.

Bir ben değildim ki, onu mutlu, mesut gören.

İçimde şüphe olsundu.

Ama ekiyorlardı benimde içime o tohumu.

O da beni böyle gördükçe, sanki döküyordu tüylerini.

Ve her gelen, gördükçe o dökülenleri,

Daha da içli oluyordu söylemleri.

Kalmayınca dökülmemiş tüyü. Son yerleşti dillerine.

Ama o inat; tüysüz ve mutluydu.

Mutluluğumu görmeyenler,

Anlamayanlar utansınlar.

Dedi birgün, ilk ve tek defa.

Ve en çok ben utandım.

Utandım, şüphemden. Onu üzdüğüme utandım.

Öpücük kondurdu yanağıma.

Usulca uçtu, görmesini bilenler gördü bu sefer.

Bu sessiz uçuşunu..




30 Ağustos Gelirken...

Başlık ne alaka.. ?
Diye soru işareti belki oluşabilir, konunun ilerleyen safhalarında.
Cam Kırıkları adlı konumda -ulaşmak için yandaki liste gözünüzden öper- blogdaşım Beyaz Sayfa, benden Kurguroman adı altında topladığı kendi resimlerinden bir çalışma yapmamı rica etmişti.
Kurguroman blogundaki resimlerine bakmak hiç kısmet olmamıştı, bunuda itiraf etmeliyim.
Bugün vaktim varken, hem o birbirinden güzel resimlerine baktım, hemde çoğunu -ç-aldım, çalışmam için.
Ve nihayetinde ortaya iki resim çıkardım.


Birincisi resimler bütünü diyebileceğimiz bir resim armonisi.




İkinci çalışma, 30 Ağustos için ideal oldu gibi geldi ama, son kararı öncelikle size bırakmayı tercih ettim.

Aşkı Yolda Kaybetmek.

Aşk bu kaybetmek kolaydır.
Aslında zor olanı aşkı bulmak. Ve daha zoru da bulduktan sonra yaşatmak. Bu sebeple kaybetmek pek bi büyük olay olmuyor.
İster yolda, ister kaldırımda isterde masada kaybet. Sonuç değişmez.
Ama ister istemez bir aşk yolda nasıl kaybedilir ki diye düşünmeden edemiyorum. Yolda mı buldun da yolda kaybediyorsun sen aşkı. Bu kadar basit mi canım aşk olayı. Yolda kaybediveriyorsun.
Yandaki resimdeki kelimeler, bana yolu düşen kişilerin, nasıl düştüklerini gösteriyor.
Aşkını yolda kaybeden de birşekilde geliyor, burda arıyor.
Sanırsın ki bura yolgeçen hanı.
Afbuyurun ama ilk kelime ne manaya geliyor, bilmiyorum.
Birde hayalperest doktorcuk varmış. Hem hayalperest hem doktor. Hem doktor hem hayalperest. İlginç.

Twitter Psikopat Testleri.


Bugün içimden, içimi twittere dökmek geliyor. Çünkü çok sıkıldım. Güller açardı içimde. Sarardım soldum.

Sonrasında pişman değilimlerle devam ediyor şarkı ama ben kestim. Amacım saçmalamak değil zira. Önemli bir haber vereceğim. -yalan-

Aslında bunu twitterden -ah bilsen nasılda içimden tivıtır yazmak geliyor,niye yazmıyorum bilmem- duyurmam lazımdı. Amma orda 140lık sınır sorunu var. Hangi cümlem yeter benim oraya. Zaten insanların saniye başı birşeyler paylaşmalarına hafif hafif ama bazen ağırlaşaraktan gıcık oluyorum. Sırf bu sebeple itiraf ediyorum ki, birkaç kişiyi izlemekten vazgeçtim. Ben anasayfamda, ki adı başka onun ama neyse, sadece o kişinin çoğunluğu saçma, özel mözel şeylerini okumak zorundayım? Tabiki de değildim. Sırf zati bu sebeple de seviyorum ben twitteri anacığım. Ama işte birileri anlamıyor. Takip edeni takip etme zorunluluğu yok orda. Birde çıkmış birileri bunun için sistem geliştirmiş. Gel vatandaş gel.. nidaları ile pazarlıyorlar. Gülüyorum sadece.

Konu bu değil. Konu yine bir araştırma. İngiliz araştırması. Konusu twitter. -aman söylemesen anlamıyordum diyenlere saygılar.-

Neymiş efenim İngiliz polisleri artık suçluyu tıvitinden anlıyormuş.

Siz siz olun, aman sakın haa.. içinde öl, öldürmek, gömmek tarzı tıvitler atmayın. Mazaallah katil damgası yiyiverirsiniz. Benden demesi.

Polisler de bir hoş olmuşlar. Otur pc başında cinayeti çöz. Bak mobeseye, bak twitterden adamın profiline, tıvitine. Sonra kalk yakala. Kıyak iş valla.

Eskiden zormuş polislik anacağım. İz sür, kokla, yala, yuvarlan, koş. Zor yani.
Birde Sherlock olmak kolay değildir. Cinayet lafı geçerde onu anmamak olur mu? Gerçi yeni versiyonunda oda pc başına geçmiş olsa da, yinede ayrıntı manyağıdır kendileri. Sırf bu yüzden severim.

Özetle neymiş, twitter öyle basit bir yer değilmiş. Orda da adımına dikkat edecekmişin. Aman sakın haa.. izleniyorsun. Takiptesin.. ;)

haber

Ben Ayı Olmalıyım.


Herkes korkar değil mi ayılardan. Koca koca cüsseleri ile korkutmak istemeselerde korkuturlar belki de. Öyle ya, ölü birine dokunmazlar çünkü. Ondan görünce ölü taklidi yap derler. Ama tek pençe ile insanı öldürebilir ayılar. Öylesi güçleri vardır. Ki güçlü birine yeri gelir kızsa da “ ayı gücünde..” deriz. Evet birine gücünden yahut cüssesinden dolayı “ayı” demek, çoğu insana hakaret gibi gelir. Ama gerçek şudur ki çoğunlukla da hakaret olarak kullanırız.

Bunları düşünürken aklıma şu hep istediğim peluş oyuncak geliyor. Özellikle ayı peluş isterim. Çünkü hepsinden önce o vardı. O daha bi sevimlidir bence. Sarılması daha bi güzeldir ona. Büyüklüğü cabası zaten.

Ama küçükleri de var bu oyuncakların. Her boyu mevcut. Genç kızların odalarında hele her rengi, her boyu var.

Aşk bile onlarla bütünleşir. Kimi oyuncağında elinde kalp vardır ayıların. Kimisi öyle küçüktür ki, arabaya asarsın. Ne sevimli. Sevgiliye peluş ayı almak, büyük bir hediyedir. Kimse sana görgüsüz demez. O ne biçim hediye demez. Çok şirin bir düşüncedir çünkü. Ama alan kişi “ sen niyetine ona sarılacağım..” dediğinde bozulanlarda var. İlginç..

Hangi ayı sever yapmış acaba oyuncağını. Böylesi sevilmiş. Hiç tereddütü olmamış mı acaba? O kadar korkulan, adı ağzından çıktığında bile tuhaf karşılandığın bir hayvanın oyuncağını yapmak, nasıl aklına gelmiş, nasıl bir cesaretle yapmış?

Şuan büyük merak içindeyim, bunları düşünüyorum.

Hayy.. beni ayılar kovalasın.. Ama oyuncak ayılar. :D

Not: Resimdeki 7 farkı bulun. :D

Sesi Açalım.. Küçük Bir İsyan Başlasın..

Blogumda bir ilk ile karşınızdayım. Tam karşınızda. Aman haa.. uyuşuğum ama görebilirim. Ezmeyelim lütfen..

Her insanın bir dayanma sınırı vardır ya. Birileri o sınırı öyle zorlar ki, sonunda sonunu düşünmeden aklımıza ilk gelen şeyi yaparız. Yahut kaçarız. Kaçmak içimizde hep galiba.

Evet sesi açın. Kendinizi bırakın müziğin ritmine.
Sözlerin ve klibin gerçekliğine..



Bu da Anne Bamyası

Resimlerle oynamadım yani küçültme falan yapmadım. Orjinal boyutlarında, herhali ile orjinal, doğal bir fotografa bakıyorsunuz.

Hele o bamya. Tamamen doğal. Hiçbir katkı maddesi içermiyor. Kendi doğal iriliği bu bamyanın. :D

Farkı görmek için, uçtaki bamyalara iyi bakın derim. Zati bamyanın çiçeğini bilenler, farkı anında anlar. :) Ama belki çiçeği de büyüktür bunun bilemedim bak şimdi...


Anne Kararı Alır, Baba Uyar.


Anne kanser, ölecek. Günleri sayılı.

6 çocuk. En küçüğü daha yaşına bile girmemiş.

Baba, sakat kalmanın eşiğinde. Ve işsiz.

Anne ölmeden o büyük kararı veriyor.

6 çocuğunu da ayrı ayrı yerlere evlatlık veriyor.

Babası istemeden razı oluyor. Anne onu da ikna ediyor.

Çocukların en büyüğü, kızları, babaya küsüyor.

Baba çaresiz.

Anne ölüyor.

Çocuklar yeni ailelerinde.

Baba bir başına.

Cenazede büyük kızını görüyor baba.

Soruyor diğerlerini, evlatlarını..

... ...

Bilmiyorum bu senaryo gerçek mi değil mi? 1984 yılı Yavrularım filmidir bu anlattığım.

Başrollerde Çetin Tekindor ve Hülya Koçyiğit vardı. Geçen senelerde izlemiştim. Baya etkilenmiştim filmden.

Nasıl bir zihniyettir ki bu demiştim. Bir anne, çocuklarını başka ailelere veriyor öleceğim diye. Baba istemiyor ama ikna oluyor.

Hadi anne öldü gitti, ya o baba. Niye evlatlarından ayrı kalmaya mecbur kalıyor ki? Bakamazsın diyor anne, zaten rahatsızsın diyor. Gözüm arkada kalmasın diyor.

Var mı böyle bir şey? Gerçekte hangi anne yapar, hangi baba buna razı olur bilemiyorum.

Çok zor bir karar. Düşünmesi bile insanın içini ürpertiyor.

Yıkanabilir Klavye mi?


Belki bildiğiniz belki de bilmediğiniz bir şey söylemek isterim.

Özellikle temizlikte titiz biri iseniz, bence bilmelisiniz. Ki zaten öyle iseniz kesin biliyorsunuzdur.

Bir klozet kapağındaki mikropları tahmin etmek güç değildir değil mi?

Peki ya bankamatikteki mikropları? Bir bankamatikteki mikrop sayısı, klozetteki mikrop sayısından çok çok çok yüksek.

Evet baya çok fark aralarında. Ee gerisini de varın siz tahmin edin.

Peki bir klavyede mikrop olabilir mi?

Pekala olabilir. Hele ki işyerlerindeki klavyelerde. Sayıları baya yüksek nüfusa sahipler.

Hele ki internet kafelerdeki klavyeleri düşemiyorum ben. Eminim ki bankamatikten farkı yoktur. Hatta kesin yok yani.

Hal böyle olunca, birileri üşenmemiş, yıkanabilir klavye yapmış.

Biliriz ki klavyeler suyla barışık değildir. Hatta bilgisayar öğrenen birine ilk öğretilen şey; klavyeni sudan ve tozdan uzak tut, olur. Bana ilk o söylenmişti açıkcası. Bende sorun yok, yanımdaki kız suyunu döküyordu az daha.

Klavyelerden tiksinen, temizliğine düşkün olanlara müjdeli bir haber, yıkanabilir klavyeler.
Tabi resimdeki gibi köpük köpük olacağını sanmam.

Fiyatları nedir, ne değildir, Türkiye'de şuan var mıdır, ne vakit gelir bilemem.

Mümkünse bende almak isterim. Temizlik hastası falan değilim ama, özellikle siyah renk olan klavyelerde toz acayip görünüyor yaa.. Onu sevmiyorum ben. Yoksa bir şey yemeden elimi yıkarım işteyken. Zati her dakika toz oluyor.

haberin detayı

İç Döküşler

Aa.. bayram bitmiş.
Bayram mı?..
hee.. hıhı hıı.. bayram.
Bana hiç bayrammış gibi gelmedi de.
Ne üstümde bayramlığım vardı. Ne de şeker almaya gelen bayramlık giymiş çocuklar. Tamam bir sefer geldiler. Ama koca 3 güne 1 tane yetmiyor. Şekerler kurbana kaldı. Halbuki demiştim anneme, o kadar gelen olmaz diye. Ama kadın alışmış. Elinin ayarı 2 kilodan azını kabul etmiyor.
Bir şey değil, babam büyüktür sözde. Anam, akrabada gelmedi, iyi mi? Ev dere yatağında diye, iyice kaybolduk galiba. Ya da ben gibi kimseye yetmedi bu 3 günlük bayram. Bilemiyorum.
Ama babamın evlatları geldi. Toplaştık. Annemde bu olayı gerine gerine, telefonda gidemediği kişilerin bayramını kutlarken söyledi. Burdanda insanın birilerini beklediğini çıkarabiliriz. Birde babamın haberlerde huzurevindeki yaşlıların anlattıklarını bana anlatırkene gözlerinin dolmasından yahut boğazının düğümlenmesinden anlayabiliriz. “Allah kimseye, hayırsız evlat vermesin..” içten bir dua idi, evlat sahibi bir babadan.
Gündüzler geçti, geceye geçtik. Tv ler mübarek, bayram dediğin çocuğa bayramdır diye düşünmüş. Koymuşlar çizgi filmleri. Bi cnbc-e de son durak filmi vardı. Geçen hafta ilk filmdi, bu ikincisi idi.
Ben niyeyse, ilkindeki uşağın hiç ölmediğini düşünüyordum. Hep ölümü hissedip kaçan o sanıyordum. Tamam burda gülebilirsiniz. Baya uzakmışım filmden. Adamlar 5 seri yapmış. Senaryo hep aynı. Bizde hep izlemişiz.
Uşağın teki, arkadaşlarıyla ya arabaya, ya uçağa biniyor. Düşüyor, kalkıyor, çarpıyor. Pat bi bakıyorsun, rüya.. Gerçi 3.seride olay eğlence parkında idi. Ve bence en absürt olanı o idi. Gençler bi alemdi. Hatta iğrençti. Kız desen, uyuzdu. Filmde milyonkere “kontrol manyağı” dediler kıza. Evet manyaktı ama kontrollükle ilgisi yoktu. Birde bir tek o filmde kimsenin ölümünü erteleyemediler. Dedim ya pek bi salak idi hepsi. Hele o resim olayı. Filme ayrı saçmalık katmış.
Her filmde, milleti nasıl parçalayıp da öldürsek diye çok düşünmüşler. Kan almış başını gidiyor filmde. Yüksek hızda kan sıçraması oluyor her seferinde. Anam biride hastalıktan ölsün, ne bilim kalpten gitsin yani. İlla kafası gözü patlamak zorunda mı?
Hele sonuncu filmde, ölüm ölümü erteler demişler. İçlerinden biri delirdi, katil oldu çıktı.
İnsan filmden sonra düşünüyor. Harbi ölüm her an gelebilir. Böyle prize falan dokunurken tuhaf oluyorum bi süre. Ne de olsa filmin serilerinde ölümlerin yüzde 90ı elektrik kaçağının neden olduğu tuhaflıklarla oldu.
Bayram bayram ne güzel bir film izlemişim değil mi?
O da geçti gitti. Ben işe döndüm, patroncuk gezmelere gidiyor. Alın size adalet. Ben bekliyim kaçmasın işyeri...
oyy.. oyyy... Kış geliyor. Kpss yaklaşıyor. Ömür gidiyor. Ben hala yerimde sayıyorum..

Cam Kırıkları

Konu photostop.
Klasik başlığımızı kullanmadık.
Zira iki deneme yaptım.
Ve günlerden, bayram.
İyi bayramlar Türkiye... İyi bayramlar Blogdaşlarım...






Bu da orjinal resim.


Not: Samimi olaraktan görüş beyanı arz ediyorum yine. :)

Sendrom Dediğin Çarşambadan Başlar

Pazartesi günü sendromu yaşayanlar el kaldırsın.
Evet.. çoğunluk gibisiniz.
Ama belki de bu sadece genele uyarak yaşadığınız bir durum.
Aslında sizde pazartesi sendromu falan yok.
Zaten aslında pazartesi sendromu diye bir şey de yok.
Demiyeceğim, diyemeyeceğim. Varmış çünkü.
Ama artık çok etkili değil.
Zira pazartesi günü sendromunu artık ben dahil, pazar sendromu olarak değiştirenler mevcut.
Bunu bloguma konuyla ilgili başvuran şahsımuhteremlere güvenerek söylüyorum.
Bu sendrom olayı pazar ve pazartesi ile de sınırlı değilmiş.
Türkiye Metal Sanayicilerinin 70'li yıllardan beri yaptığı bir araştırma varmış.
Bu araştırmada kazaların hangi günlerde daha çok yapıldığı inceleniyormuş. İş ve trafik kazaları.
Ve her sene pazartesi günü lidermiş, bu kazaların en çok yaşandığı gün olarak.
Ammavelakin, gelin görünki 2011 sonuçları baya değişik çıkmış.
Trafik kazaları 2011'de en çok çarşamba günü işlenmiş.
Bunun nedeni de cuma gününe olan özlemin olduğu düşünülüyormuş.
İkinci sırada yine pazartesi günü var tabi.
Burdan şu sonuç çıkıyor.
Tatili seviyoruz. Tatile doyamıyoruz. Tatili düşünmeden yapamıyoruz.
Ve ve ve... 2 günlük haftasonu tatili yetmiyor anam..

Acı Var Mı Acı

Saygıdeğer, sevgili Reha Muhtar'ın meşhur sözüdür. Hatırladınız değil mi?
Adamın böylesi soruları çoktu ama bu “ acı var mı acı” sözü bir başka yer aldı. Bu tip soruların anası oldu. Başlığı oldu resmen.
Geçen haberlerde böylesi saçma bir soruya denk geldim.

Kadın muhabir, şehit ailesi ile sohbet ediyor. Hemde canlı yayında. Evladını kaybetmiş babaya, muhabir şu soruyu soruyor:
şuan neler hissediyorsunuz?”
O an, bu soruyu duyunca, inanın tepem attı. Adamdan evvel cevap verdim;
çok mutluyum, utanmasam göbek atacağım şimdi... “
Heyy.. Allahım.. Sen büyüksün. Adam orda ağladı ağlayacak. Konuşmakta zorlanıyor. Kalkmış bu insana neler hissettiğini soruyor bu kadın.
Acaba diyorum, bu muhabirler özel ders falan mı alıyorlar nedir? Bu saçmalıkların kaynağı ne yani.
Bu şuan ilk aklıma gelen örnek. Böylesi saçma sorular soranlar, her kanalda var.
İnanın bazen, Reha Muhtar'ı aratıyorlar.

Birde bunların magazinci olanları da varmış. Geçenlerde Meryem Uzerli'ye biri sormuş.
Hürrem Sultan'ın türbesini hiç ziyaret ettiniz mi?”
Şimdi bunu niye sormuş, çünkü Uzerli, Hürrem Sultan'ı oynuyor ya ondan. Zira mecbur ya kadın, oynadığı role gerçek hayatta da devam ettirmeye. Rolünün gelmişini geçmişini bilmeye.
Zor zanaat canım, bu ülkede muhabirlik. Hele böylesi muhabire denk gelmek daha zor.

Çift İsimler Sorunsalı

Adım; Dolunay Aydan Güzel.
Ne kadar güzel değil mi?
Resmen bayıldım bu adıma.
Şimdi siz beni nasıl çağırırsınız bakalım?
Dolunay?
Aydan?
Güzel?
Seç birini anam, serbest.
Bol nasılsa.
Ben bizzat şahidim, millet çocuğuna isim koymuş, koymuş da..
İşte birini unutmuş. Soruyorsun adını. Bilemiyor.
Sonradan çıkardı ama ters hatırladı.
Şimdi Dolunay Aydan ise, bizim sevgili babamız Aydan Dolunay diyor.
Ee kardeşim madem aklında tutamıyorsun, niye öyle çifter çifter isim koyuyorsun ki.
Kaçımız duyuyoruz ki sokakta seslenen anneden babadan çift isim.
Hepsi bir tanesini seçiyor, onunla sesleniyor çocuğuna.
Ee niye koydun o ikinci ismi.
Afilli mi görünüyor kimlikte kardeşim.
Niye yani? Niyee.. ?
Nerden geliyor bu çift isim merakı bilmiyorum.
Madem koydun, kullan ikisini de.
Olsun bitsin.

Şubat


Dizinin tanıtımlarından anlamamıştım. Hatta nasıl bir konusu var ki acaba demiştim. Sonra bir köşe yazısında dizinin Güzel ve Çirkin adlı yabancı diziden uyarlama bir şey olacağını okudum.
Yazıyı okuduğumun ilerki günlerinde Trtde Güzel ve Çirkin dizisine denk geldim.
Sonrasında dizinin gösterilen fragmanlarına bakış açım değişti. Bilerek bakınca daha başka oluyormuş. Ve merak artıyormuş.
Ve dizide en çok dikkatimi çeken ise dizinin sloganı diyebileceğim bu söz;
Yarayla alay eder, yaralanmamış olan.”

Dizideki güzel kişi yani kadın Melisa Sözen olmuş. Çirkin ise Alican Yücesoy . Onu tanımıyorum ki diyordumki ismini nete yazınca çıkan kişiyi meğer tanıyormuşum. En son Adanalı dizisinde gördüm diye hatırlıyorum. Yaralı yüzü ile çok ama çok değişmiş.
Melisa Sözen'i de oynadığı dizilerden biliyoruz zaten. En son Muhteşem Yüzyılda oynamış.


Bizim Çirkinimiz bir yaratık değil. Yüzü yaralı biri. Dizinin sloganıda ordan geliyor herhalde. Diziyi nette araştırırken adınında diziyle aynı olduğunu öğrendim.
Açıkcası beni meraklandıran bir dizi. Eylülde başlaması düşünülüyormuş. Haa birde Şubat dizisi Trt1 ekranlarından merhaba diyecek.

Sene 2027.

Mevsimlerden sonbahar. İstanbul yine her zamanki gibi güzel. Cezbedici yine. İyi ki seçimimi ondan yana kullanmışım.
Yatağımda oturmuş, küçük çocuklar gibi, peluş ayıma sarılmışım, yağan yağmur sonrası merhaba diyen gökkuşağını görebilmenin o büyük mutluluğunu yaşıyorum. Dalmışım, gününkü köşe yazımda bu mutluluğu, bu anı anlatabilmeyi düşünüyorum.
Derken usulca yanıma, canımciğerim evladım geliyor. Bu güzelliği daha bi güzelleştiriyor gelmesi. Biri şöyle geçse de öteye, uzaktan, gökkuşağını da dahil ederekten bir resmimizi çekse diye düşünüyorum. Ne güzel olurdu.
...
Canımciğerim evladım şuan okulda.

Birşey ararken, çekmecelerin birinde albüme gözüm takılıyor. Hep severim zati albümlere bakmayı. O geçen günleri anımsamak tuhaf bir sevinç verir. Hep yeniden görmüş gibi olurum.
Kapadokya, Pamukkale ve Ankara gezilerimizden kareler var albümde. Tam gezi albümü yapmışım. Üzerine yazmak lazım bunu. Yeni huyum bu galiba. Herşeyin üstüne ne olduğunu yazıyorum. Yahut zorunluluktur, yaştan dolayı. Neyse.. Şu balonun içindeki resme takılıyorum. O an eşimin gazı ile binmeye karar vermiştim. Zira binhevesle gittiğim o geziden, balona binmeden dönecektim. Korkmuştum. O hallerimi görünce, iyi ki vazgeçmemişim binmişim de gezmişim o göklerde diyorum. İlk fırsatta yinelemek lazım. Ve tabiki diğerlerini de. Bir kere ile insan doymadığını farkediyor. Tattıkça seviyorsun, bildiğin tadı yine tatmak istiyorsun.

Mutfağa geçiyorum, kendime şöyle bol köpüklü kahve yapıyorum. Ve dolaptan çocuğumdan sakladığım bitter çikolatamı da alıyorum. Denedim bir kere, şimdi pek sık yapar oldum bunu. Hiç de sevmem diyordum ya eskiden. Sanırım çikolatanın cezbedici etkisi altındayım. Ya da kahvenin aromasının.

Vakit var, gidip bir dolaşayım. Arabama atlayıp, dolaşıyorum İstanbul sokaklarında. Dilimde en sevdiğim şarkı. Gözlerimi kapatıyorum. Sonra bir ses... Açıyorum gözlerimi.
İşyerinde masabaşında kendimi bu yazıyı yazarken buluyorum.


Not: Evet.. Bir mim daha bitiverir. Bakalım mimin içindeki küçük ayrıntıları kimler farkedecek. Şöyle baktım da herkescikler mimli neredeyse. Bana kimse kalmamış. Peehh.. bahaneye bak. Yalanımı sevsinler. :) :)
Bu arada mimin konusu kendini 15 yıl sonrasında hayal et. :)

LÖSEV Gönüllüsü Olmak Bir Ayrıcalıktır...


Büyük LÖSEV Ailesi, lösemili&kanserli çocuk ve ailelerin bu zorlu mücadelede yalnız olmadıklarını göstermek için sevgi ve azimle çalışan bir vakıftır. LÖSEV kurulduğu 1998 yılından bugüne dek faaliyetlerini duyarlı kişi ve kuruluşların destekleri ve binlerce GÖNÜLLÜSÜ’nün katkılarıyla gerçekleştirmiş; Türk halkının konu hakkında daha bilinçli ve duyarlı olmasıyla beraber tedavide %91'lere çıkardığı başarısını %100’e çıkartmayı hedeflemiştir.


LÖSEV'e gönlünü veren gönüllüler LÖSEV’in her etkinliğinde aktif rol almakta, vakıf çalışmalarına aktif katılım göstererek çocukları hayata bağlamaktadırlar.
Yüreğinde paylaşım ve sevgiye yer olan herkesi Lösev gönüllüsü olmaya davet ediyoruz.



Lösev gönüllüsü olabilmek için aşağıdaki formu doldurmanız yeterli: http://bit.ly/losevgonullusu
Lösev’i Facebook’ta takip etmek için: www.facebook.com/losev0660
Lösev’i Twitter’da da @losev1998 hesabından takip edebilir, #LosevHayatVerir hashtag’i ile  paylaşımlarınızla destekleyebilirsiniz.


Bir bumads sosyal sorumluluk içeriğidir.

Varis Dediğin Gizli Olur.

Bu haberi okuyunca açıkcası biraz endişelendim desem yeridir.
Niye mi?
Zira ben, öyle ufak tefek bir insanımdır. Okul hayatım boyunca oturdum, tıpkı herkes gibi.
Sonra iş hayatı. Ee onda da Maaşallah yine oturuyorum, neredeyse gün boyu hemde.
Hayat oturarak geçmiş valla.
Ama ben geçen sene, ayak bileğimin şişliği nedeniyle doktora gitmiştim. Ki doktor bana varisin var dedi. Hatta, hatta.. doktor işimi, yaşımı falan öğrenince baya bir şaşırmıştı yani.
Peki ben naptım.. verdiği ilaçları bir iki kez içtim. Sonra bıraktım.
Ha bu arada bendeki gizli varis. Ve orta dereceye kadar gitmiş.
Bendeki bu rahatlık sanırsam ki, bildiğiniz o varis görüntüsüne sahip olmamam galiba. Ve şişlik harici başka bir şikayetimin olmaması. Çoraplar iz yapıyor bilekte. Şu ayaktaki çıkık kemik var ya, bileğin dış tarafındaki, he işte o bazen, çoğunlukla, kayboluyor desem yeridir. Onun harici bileğim oldukça incedir yani.
Birde varis nedir, ne değildir, hakkında neleri doğru neleri yanlış biliyoruz diye şöyle bir bakacak olursak, esasında oturan insanlarda da görülebilen bir hastalık olduğunu görüyoruz. Yani benimki normal.
İşte varis hakkında bilgi edinebilenecek bir yer: Varis hakkında bilgi.

Misafirler Hep Aynı Saatte Geliyor.

Şaşırmıyorlar. Tam ezana yakın geliyorlar. Ezan okuduktan sonra gelmiş olmaları çok nadirleşti artık.
Sanki içlerinde kurmalı saat var. Tık.. tam vaktinde, sofra hazırken bi bakıyorsun gelmişler.
Evet -ler. Tam 4 tane bu misafirler. İkişerli ikizler. Resimlerde ikizlerden biri var. Diğeride bunun aynı zati. Öteki ikizler siyah. Biri tam siyah, karakedi. Diğerinin karnı kuyruğuna kadar beyaz. Patileri de öyle. Onlardan biri dün annesinin cesaret edemediği ağaca çıktı ama az daha düşüyordu. Ağaçta çektim ama uzaktı ve karanlıktı. Kötü çıkmış maalesef.

Misafir ismini onlara babam taktı. Sofraya gelmediği vakitler, illa onlar için gelir, ekmek verir onlara.
Ekmek yiyorlar. Hemde yoğurtlu, çorbalı ekmekler. O gün ne varsa menude.

Şu oturuşa baksanıza.. gelde sevme şu yaramazı. Hemen bu duruşu alıyor. Bekliyor.
Yemek bitince de çekip gidiyorlar. Ertesi gün aynı saatte damlıyorlar. :) :)

 






Flaşı açtım iyi görüntü olsun diye, böyle oldu. :)

Utanma Duygusunu Aldırtmak.

Bakıyorum.. bakıyorum.. Ve birde düşünüyorum. Zira boş bakışlarım güzel olmuyor, napıyım.
Ama daha düşünürken düşümü bırakmadım. O ne demek ki diyenlere, Adam şarkısını dinlemelerini öneririm. Güzel şarkıdır, severim. Söyleyen, Sibel Alaş. Başka adam şarkısı dinlemeyin şimdi yanlışlıkla. O çirkin çıkarmıkar Mazaallah.

Düşünüyorum.. doktora gitsemde desem ya adama. Ama adama, kadın doktora gitmiyorum. Niyeyse.. Aslında niyet, kısmet meselesi en çok. Kadın doktor istersin ki karşına erkeki çıkar. Mesela geçen sene ultrasyon -doğrumuyazdım bilemedimki- çektirdim. Randevu bilgisinde kadın ismi var. Ki harbi kadın ismi idi yani. Öyle çift kullanılan bir isim değildi. Ama gelin görün ki karşımda bir erkek. Ve çat patlasa ben kadar bir şey. Yani kısmet bu işler.

Nerde kalmıştır, gittim doktora ve diyorum ki;
doktor ben utanma duygumu aldırtmak istiyorum. Ama arı çatlatmayın sakın. Zira o lazım herdaim. ..”
Doktor bana bakıyor ve diyor ki;
iyi de o mümkün değil ki.. -hafifşaşkınifade.neayakgibisinden-

iyi de nasıl mümkün değil. Ben biliyorum öyle aldırtmış olanları. Hem arları da sağlam yani. Hem şimdi aldırtmak mı mümkün değil yoksa çatlatmadan aldırtmak mı doktor bey..

Doktor gülümsüyor. Bende yüz bulup gülüyorum. Öyle bir bakıyoruz birbirimize sırıtık sırıtık, bir zaman. Sonra ne mi oluyor... Ben deli damgası yiyorum, afiyetle. Acaba yanlış branşın doktoruna mı gittim ki..

Yanlış bir soru mu soruyorum? Yahut yanlış bir istek mi benim ki?
Sanmıyorum ama. Utanma duygusundan yoksun, nice insan var şu dünyada. Ve acı gerçek ki, arsız olanı da çok içlerinde.

İnsan düşünürken bile utanır mı yaa..

Utan utan, nereye kadar.

Utanmamak ve çekinmemek bana göre bir gibi. Ama şu var, utanmaz olurkene, arı sağlam tutacaksın. Yoksa adın başka yerlere taşınır.

Zira utanmamanında bir sınırı var elbet. Utanasıkıla utanmamak lazım.



Hal böyle ki, ben utanmama da bile sınırını bilen bir insan olup çıkıyorum. Ben neler yazdım ki şimdi deyip duruyorum.
Delilik + utanmama + saçmalık + uyuşukluk + gereksiz.. bir yazı işte.

Not: Bu yazıyı utanmaktan bıkmış biri olarak yazmadım. Zira ben halimden -çoğunlukla- memnun olan biriyim. Ama utanmaz insanların nasıl utanmaz olduklarını merak ediyorum. Yazının kaynağıda bu meraktır, der ve huzurdan ayrılırım.

Sevdiğim Adamlar - Bruce Willis




Şu gülüşe bakar mısınız bi, ne tatlı değil mi? Koca adamada tatlı demek biraz tuhaf kaçıyor.
Şu kellik kaç adama yakışır peki? Sayılıdır. Bruce da onlardan biri.
Oyunculuğu ise tam on puanlık.
Oynadığı çok film var ama Zor Ölüm serisi bir başka idi.








Benim için birde Komşum Bir Katil filmi ayrı güzeldir. Filmin devam serisinde etek bile giymiştir kendileri.
Mavi Ay diye bir dizisi vardı, bilmem bilirmisiniz? Yaşı tutanlar bilir muhakkak. Severek izlerdik kendilerini.
İlerlemiş yaşına rağmen yakınlarda tekrar baba olmuştur.
Ve ve ayrıca ben gibi solaktır.








Neredeyse her filmini izlettirmeyi başaran, iyi bir oyuncudur. Karizmatiktir.
Yandan gülüşü ile tam çekicidir. :)

Madurum Madur.. Ama Suçlu Kim Belli Değil


Bu kızcağız var ya bu kızcağız.. Dünden beri neler çekiyor neler.

Her şey dün bizim şu düğmeli arakablonun düğmesine basmamla başladı. Durun hemen kabahat sende işte demeyin. Bi dinleyin önce.

Ben bu işlemi senelerdir yapıyorum. İşte dünde yaptım. Sigortalar attı birden. Neyse.. düzelttim. Açtım pcyi. Ama bağlantı yok. Modeme bakıyorum. Ki modemde bahsettiğim şu ara kabloya bağlı. Işıklar tamam yanıyor, bir sadece Ethernet düğmesinin ışığı yok.

Ee bi bekledik düzelir belki. Düzelmedi.

Bende 444 0 375 numaralı hattı aradım. Bizim sorun için eskiden 5 tuşuna basılıyordu. Bende direk ona bastım ki bana başka şeyler dedi. Meğer sıralama değişmiş. 2 tuşuna basmalıymışım. Aklınızda olsun, net bağlantı sorunu için direk 2 ye tuşlayın.

Dediler ki bağlantıda sorun yok. Sonra beni canlı bir kıza bağladılar. Dedim bağlantım yok, nasıl sorun görünmüyor ki. Sonra Ethernet yanmıyor sadece dedim. O zaman sizin pc ile modem arasındaki bağlantıda sorununuz var. Bilgisayardan anlayan birine gösterttin dedi bana.

Ordan sonuç alamayınca başka yerlere başvurduk. Sonra geldi birileri. Baktılar ettiler falan. Neymiş öyle arakablodan açıp kapatmak modeme zarar veriyormuş. Bozmuş modemciğimizi. Ki onu bize veren en iyisi bu demişti bize. Markası da Ttnet. Gerçi bu ilk değil bizim 4. modemimiz Maşallah. Dayanmıyor modemler bizim hıza.

Sonrasında yeni modemi taktı ama o da çalışmadı. Allah Allah.. demez mi  sizin pcninde net kartı yanmışmış. Aman ne güzel haber.

Bu sefer pcnin teknik servisini aradık. Neymiş efenim, biz getircekmişiz pcnin bozulan parçasını.

Modem için gelen kişi ben bir bakayım, olmadı götürürsünüz dedi. Ee biz bu arada madur olacağız. Ne olacak? Bize neyse ki başka pc getirdiler. Ayarladı modemini yazıcısını falan, gitti.

Hoppa.. aradan bir saat geçmedi bağlantı yine gitti. Bu sefer sadece Ethernet düğmesi yanıyor. Diğerleri yok. Yine 444 0375 aradık. Zati biz bunlarla uğraşırkene akşam oldu. Bu sefer arıza var dediler. Kaydınızı aldık, sorun giderilcek dediler. Akşam çıkışa kadar bekledik. Gelmediler.

Sabah geldik, hala tık yok. Bağlantı sorunu halen devam. Sonra araya hatır sahibi birilerini soktukta geldiler baktılar. Ama öğlen olmuştu bile. Baktı ve dediki modeminiz bozuk sizin. Nasıl olur daha dün takıldı dedik. İyi de bu modem yeni değil dedi. Başka bağlantıya kurulmuş modem, sıfırlanıp başka bağlantı ile çalışmaz falan filan dedi.

Biz yine modemi takan adamı aradık. O gelene kadar, bağlantı geldi. Sanırım Telekomdan birini görünce tırstı. Başladı çalışmaya.

Çağırdığımız diğer kişide modemde bir sorun yok. Bunlar -telekomcuları kastediyor- hep böyle söylüyorlar dedi. Bozuk olsa hiç çalışmazdı dedi. Şimdi nasıl çalışıyor madem dedi.

Ee .. haklı idi.

Bizde şaşırdık. Kaldık.

Efenim, bayada uzun bir yazı olmuş. Ama bunlar özet hali.

Sanmayın ki şimdi tüm sorunlar bitti. Hayır…

Önceden bahsettiğim şu sistem var ya, şimdi yine o çalışmıyor.

Bir günyüzü göstertmiyorlar insana. Bir rahat nefes aldırmıyorlar.

Dua edinde sorunlar bitsin.. he mi ? Bende blog dünyama geri dönebileyim. J

Photoshop Çalışmalarım - 4

Yine bir çalışma ile karşınızdayım, sayın ve sevgili blogdaşlar. :)


Çekinmeyin, fikrinizi söyleyin.




Resmin orjinal hali.


İkisi Bir Arada; Acayip + Kötü

Önemsiz bir hastalığa yakalanmıştım. Sebebi takılmayacak takıntılar ve fobilerim idi. Mutsuz.. umutsuz.. kendimi kötü hissediyordum. İyice sessizleşmiştim. Hele ki birde bana bu halde 1 yıllık ömrüm kaldığını söyleyiverdiler. Ardındanda utanmadan şimdi ne yapacaksın dediler. Pehh.. dedim. Ben ne yapayım, ölecem gidecem. Siz bana yapın gayri, ölecem dedim. Son günlerimi iyi geçirtmeye bakın, almıyım ayağımın altına deyiverdim. Deli cesareti gelmişti sanki. Ama delirmemiştim, ölüveriyordum sadece.
En yakın arkadaşım bana dünyayı dolaş dedi. Çıktım yola. Ama önce dünyayı değil, ülkemi dolaşmalıydım. Ama ondanda evvel, bu yola yalnız çıkmamalıydım. Yanımda prensim olmalıydı. Ama ha deyince de bulunmuyordu ki bu merette. Sonra yine arkadaşımın aklıma uydum. Kurbağalı dereye indim. Dedi ki, prens var burda bekliyor seni. Tehh.. buluşma mekanına bak. Zevksiz adam ne olacak. Neyse, zati bi yıl çekcem yahut o beni çekecek. İşte çekişiriz bi yıl ne olacak.
Sonra baktım ki gelen giden yok. Kurbağalar üstüme atlıyor. Akşam olmuş. Kaçarkene bir kulübe gördüm. Tam kapıyı çalacam ki ne göreyim, ne işiteyim. Benim en iyi arkadaş müsfettesi kişilik, 10 kollu, 20 bacaklı, 30 başlı bir şey oluvermiş. Ne oldu ki laa sana dedim. Uzaylıyım dedi. Meğer bu hoşlaştığım tüm adamları o dereye atmış, kurbağa etmemiş mi? Hayy senin gibi en iyi arkadaşa ben ne edeyim. Bu kollar, başlar, kopar kopar da bitmez ki.
Kaçarkene susadığımı farkettim. Masadaki su gibi şeyi kaptım içtim. Sonra bana bi haller oldu. Sanki kayboldum. Derede aksime baktım. Bir kurbağaya benziyordum. Aman yok, meğer orda kurbağa varmış. Ama ben yoktum. Görünmez olmuşuz iyi mi?
Şimdi şu kurbağalardan birini öpsem de prens olsa kaç yazar, beni görmeyecek ki.. Vayy.. terazisi eğrik dünya vayy.. Laa.. hem ölcem, hem görünmezim hem en iyi arkadaş gitti, kaldım bi başıma.
İyice kötü oldum ben. Ben böyle kendimi kötü hissedince uyumak isterim de. Şimdi nere yatsam ki, millet ezip geçer beni.
Bastım çığlığı... Yeter...... Yeter... Yeter... gayri !

Bir mimde burda son bulur. Mimler acayip sorular ve kendini kötü hissettiğinde ne yaparsan idi. Ortaya böyle karışık bir şey çıkıverdi sonuçta.







ses etmeyin, uyumayaçalışıyorum şurda...

Sistem Aldı Götürdü. Satamadan...

Sanmayın ki blogumu bıraktım gittim. Yaklaşık 1.5 aydır sürüp giden sistem sorunu çözüldü. Nihayet diyemiyorum. Niye? Hala sorunları devam ediyor zira.
Mesela şuan yine kayıt yapamıyorum. Asabım sinirlendi. Moralim sıfır.
Ne güzel kendimi iş yapmaya motive etmişim, sen kalk yapmama engel ol. Keyfim kaçtı resmen. Somurtup oturuyorum.
İş yapmayı sevmek değil bu. Yapmayı planladım ama yapamadım. Ne güzel bugün bitirecektim. Kafam rahat olacaktı. Gerçi dün 70 kayıt yaptım. Onlar bitti. Ama diğer ufak işlerinde bitmesi gerekiyordu bugün. Masamda bekleyen evrak kalmayacaktı.
Ama işte sistem yine sistemliğini yaptı. Yapmıyor işte. Çakacağım bir tane, gelecek kendine. Görün işte içimdeki şiddet duyguları kabardı, o kadar sinirlendim.
Blogumu da aksattım o yüzden.
Gerçi bilmem kaç kişi farkında ama ben haftaiçi blogumu ihmal etmem hiç. Etmişsem, kesin yazacak birşey bulamamışımdır. Yada moralim bozuktur.
Şimdi bunları yazıyorum. İçimi döküyorum. Yine moralim bozuk ama, yeter bu kadar ihmalkarlık dedim.
Saçmala gitsin. Dün o kadar işin içinde, okuma isteğim vardı, şimdi yok. Sistem aldı götürdü, satamadan getirse bari.