geyik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
geyik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2012

Eylül Dediğin


Eylül dediğin nedir ki ?
Bugün farkettim de, ne çok seveni varmış Eylülün.
Niye acaba dedim kendi kendime. Ne var ki bu ayda. Alt tarafı bir ay işte. Senenin dokuzuncu ayı. Sonbahar mevsimin ilk ayı. Başak burcunun içinde olduğu ay, Eylül.
Soğuklar başlar, yağmurlar çoğalır, sert rüzgarlar vardır ki sararmaya başlamış yaprakları uçuşturur. Bu da çoğu aşığa çok etkileyici ve hüzünlü gelir. Hele o sararmış yapraklar yok mu. İnsanı nasılda hüzne boğar.
Peki bunlar bir tek Eylül ayında mı olur. Bildiğim kadarıyla hayır.
Sevilmesinin nedeni bence özetle şu:
Sıcaktan bunalmış insanın biraz olsun serinliği hissetmiş olmasıdır.
Geceleri donar oldum. İkindiden sonra içim ürperiyor artık, her rüzgarda. Her içim ürperdiğinde soğuğu sevmediğimi hatırlıyorum. Hüzne o kadar bayılmadığımı da farkediyorum.
Şuan bunları yazarken Alpay'ın Eylül'de gel şarkısını dinliyorum. Güzel şarkı. Ve eylülle ilgili bir gerçeği farkediyorum, dinlerken.
Eylül demek, okul demektir. O telaşlı günlerin habercisidir. Hele ki bu dönem. Malum 4+4+4+4 sistemi ile hepten sıkıntı demek eylül.
Düşünüyorum, acaba ben mi duygusuzum ki sıradan görüyorum eylülü. Hatta ve hatta şu önümüzdeki birkaç yıl eylüller hiç gelmese, hatta ekimde gelmese. Zaman şöyle bir dursa .. Bende yirmili yaşlarda kalsam böylece.
Niye geldi ki eylül. Kpss geliyor demek eylül geliyor demek.
İşte bu sebeple; anlamıyorum. Anlamadım niye bu kadar sevindi herkes eylül geldi diye.
Hoşgeldin Eylül.
Hadi güle güle.. Bitince de bu olsun Twitter'in listesinde tamam mı? Yoksa hatrı kalır kanımca güzelim eylülün.
Düşündüm de benim şöyle sevdiğim bir ay yok. Niye seveyim ki..

27 Ağustos 2012

Ben Ayı Olmalıyım.


Herkes korkar değil mi ayılardan. Koca koca cüsseleri ile korkutmak istemeselerde korkuturlar belki de. Öyle ya, ölü birine dokunmazlar çünkü. Ondan görünce ölü taklidi yap derler. Ama tek pençe ile insanı öldürebilir ayılar. Öylesi güçleri vardır. Ki güçlü birine yeri gelir kızsa da “ ayı gücünde..” deriz. Evet birine gücünden yahut cüssesinden dolayı “ayı” demek, çoğu insana hakaret gibi gelir. Ama gerçek şudur ki çoğunlukla da hakaret olarak kullanırız.

Bunları düşünürken aklıma şu hep istediğim peluş oyuncak geliyor. Özellikle ayı peluş isterim. Çünkü hepsinden önce o vardı. O daha bi sevimlidir bence. Sarılması daha bi güzeldir ona. Büyüklüğü cabası zaten.

Ama küçükleri de var bu oyuncakların. Her boyu mevcut. Genç kızların odalarında hele her rengi, her boyu var.

Aşk bile onlarla bütünleşir. Kimi oyuncağında elinde kalp vardır ayıların. Kimisi öyle küçüktür ki, arabaya asarsın. Ne sevimli. Sevgiliye peluş ayı almak, büyük bir hediyedir. Kimse sana görgüsüz demez. O ne biçim hediye demez. Çok şirin bir düşüncedir çünkü. Ama alan kişi “ sen niyetine ona sarılacağım..” dediğinde bozulanlarda var. İlginç..

Hangi ayı sever yapmış acaba oyuncağını. Böylesi sevilmiş. Hiç tereddütü olmamış mı acaba? O kadar korkulan, adı ağzından çıktığında bile tuhaf karşılandığın bir hayvanın oyuncağını yapmak, nasıl aklına gelmiş, nasıl bir cesaretle yapmış?

Şuan büyük merak içindeyim, bunları düşünüyorum.

Hayy.. beni ayılar kovalasın.. Ama oyuncak ayılar. :D

Not: Resimdeki 7 farkı bulun. :D

22 Haziran 2012

4 Küçük Uçan Pirana


Sinemada değil, doğal ortamlarında onları, piranaları görmek mi istiyorsunuz? Üstelik bunlar bildiğiniz piranalardan farklı. Bir daha görme fırsatı bulamazsınız.

Farkları ne mi? Bunlar en başta uçabiliyorlar. Yani diğerlerinden fazlasıyla daha tehlikeliler. Bunuda gözardı etmeyin.

Suyu seviyorlar ama suda yaşamıyorlar.

Tüyleri var.

Keskin gagaları var. Bin dişe bedeldir, küçümsemeyin.

Bir lahanayı 60 saniyede -1dk.dan daha afili duruyor :D - taruman ediyorlar.

Armudu çöpüne kadar, izini bile bırakmadan 5 saatte gümletiyorlar.

Balık krakeri dakikasında tuz buz ediyorlar. Resmen bayılıyorlar.

Marul da ellerine geçince anında tükeniyor.

Çok mu merak ettiniz bu piranaları efenim.

Vakit kaybetmeyin, iletişime geçin, rezervasyon yaptırın. Sınırlı sayıda ziyaretçi kabul edilecek. Zira nazardan endişe ediyoruz.

Sayıları 4'tür. Bunu da tekrar belirtelim. Öyle bir tane değil yani. Gelip göreceğinize değer, endişeniz olmasın.

Piranalarımız hakkında bilgi için tıklayın.

7 Mayıs 2012

Ben Adamı Gözünden Anlarım

Yazarkafede ne zaman yaşam-insan bölümüne girsem, illa karşıma çıkıyor, en az üç konu.
Sevdiğinizin sevdiğinden emin olun. Senin sevdiğin seni seviyor mu? Kaşına gözüne bakın anlayın. Çok oynuyorsa aman uzak kalın. Odun gibi adamları anlamak zordur. Yanında kereste lazımdır. İnsan put değildir, bu sebeple eli kolu bacağı oynar. Ama siz onun bu hareketlerinden duygularını anlayabilirsiniz. Siz bir dahisiniz. Davranış bilimcisiniz. Siz adamı gözünden şıp diye anlar, ona göre gardınızı alırsınız...
Ayyy...
Çok sıkıcı değil mi? Bir insan böyle saçmalıklara nasıl kanar? Ki bir insanı böylesi saçma şeylerle uğraştırmaya sevk eden insanın sevgisi batsın emi..
İnsana bin takla attırıyor, acaba seviyor muyum? Kiihh kihhh... Bakalım anlayacak mı? Eğer anlarsa işte aradığım insan odur. Şahanee...
Olur mu olur. Böylesi düşünceye sahip insan varlığına inanırım ben. Zira böylesi yazılar çoksa, böylesi düşünenlerde vardır. Hatta belki onlar çıkarıyorlar bu saçmalıkları.


Seviyorum ama kimi?
En tatlı birisini.
Nasıl anlatsam bilmem ki sana?
İlk harflere baksana...




Çok acemice, çocukça değil mi? Ama inanın bahsettiğim tüm o şeylerden daha manalı. En azından sevgisini dile getirmiş. Karşındakini maymun etmemiş. Kendi maymun olmamış. Acaba seviyor mu diye el, kol, bacak, kaş ve göz hareketlerinden medet ummamış.

Kısa ve özetle; hepimize anlatılası bir sevgi dilerim, anlaşılaması değil.

16 Nisan 2012

Alaca-Bulaca-Karanlık

Oda darmadağın. Doğruluyorum yatağın içinde. Perdeden sızan ışık gözümü alıyor. Çıldırıyorum.
hayırr.. hayırr..”
giriyorum yine yorganın altına. Sesler geliyor. Tıkırtılar. Evet , evet duyuyorum. Bir hışım kalkıyorum ama korkudan gözlerim fıldır fıldır. İyi de evde benden başkası yok. Dışarıdan, arka sokaklardan mı geliyor. Hayır ses evin içinde. Bir titreme giriyor içime. Sonra ağzımda bir garip tat hissediyorum.
Gözüm ellerime takılıyor. Sonra üstüme. Aman Allahım, bu kan. Evet kan. Ne oldu ki böyle. Ya sesler? Çıldıracak gibiyim. Kalkıyorum yataktan. Aynanın karşısında kendime bakıyorum.
hayırr.. olamaz..” bu ben değilim. Saçlarım darmadağın, birbirine girmiş. Üstüm kanlı ve parçalanmış halde. Birden gözüm takılıyor yerde dolaşan bir şeye. Bir fare mi o ? “imdattt... “ koşuyorum yatağa. Saat kaç? Ben nerdeyim? Birden yine o tuhaf tadı hissediyorum, acıktım.
Ellerimin arasına alıyorum kafamı. Başlıyorum sallanmaya. Sanki uçurumun kenarında duruyorum. Gözlerim bir açık bir kapalı. Aklım gidip geliyor. Ses... Yine o sesler. Kaldırıyorum kafamı, fare bana bakıyor kapıdan. Gülüyor mu ne? Allahım, ne oldu bana?
Ben iffetli ama umutsuz bir kadınım sadece. Bağırıyorum çığlık çığlığa. Ayna kırılıyor. Fare bir delik bulup saklanıyor. Hala ve yine bağırıyorum. Eyvah, çocuklar duymasın. Ne çocuğu, benim çocuğum yok ki.. kocam bile yok. Peki o sesler. Yine başladı. Ellerimin içine işlediğini hissediyorum kanın. Tırnaklarımdan çıkmayacak bir daha. Hep saklayarak yaşacağım bu ellerimi. Koparmak, etlerimi didik didik etmek istiyorum. Sallanıyorum yine. İyi geliyor sallanmak. Saat... Zaman öyle bir geçiyor ki... Hayır, yalan. Geçmiyor. Geçmemiş. Kin ve öfkeyle bakıyorum, kırılıyor. Ne suçu var Fatmagül'ün, saatin, zamanın...
üşüyorum. Üşüyorum... güneş. Dışarıda güneş var. ben üşüyorum. Fare.. yine çıkmış ortaya. O an yine acıktığımı hissediyorum. Koşup elime alıyorum fareyi.. Aaaa... Ne yapıyorum ben. Fırlatıyorum camdan, camdan sekip üstüme geliyor fare. Ağzını açmış, dişleri kocaman. “ hayırrr... olamaz... “
yatağıma koşuyorum. Orası mahsenim. Cam açılıyor, rüzgar giriyor, etrafta ne varsa uçuyor havada. Uğultu.. Kulaklarımı rahatsız eden bir uğultu var. bakıyorum, cam kapalı. Heryer alacakaranlık. Doğu batı, kuzey güney... tüm rüzgarlar karışmış sanki. Bir ben yatağımda uçmuyorum.
Sesler.. Yine sesler geliyor. Bağırıyorum; imdattt... İmdaaattt... yardım edin.. ağlıyorum. Deli gibi. Bağıra bağıra ağlıyorum. Çığlıklar atıyorum. Yine o tuhaf tat. Tuzlu gözyaşımla karışıyor ağzımda. Elime tükürüyorum. Kan...
sesler. Kapı sesi. Biri kapıyı çalıyor. Bakıyorum, kapı yok. Gidiyorum... gidiyorum.. ayağım kayıyor. Donkk.. kafamı bir şeye çarpıyorum. ...
çok acıyor. Ovuşturuyorum acıyan yeri. Acıyı hissetmek hoşuma gidiyor. Sonra farkediyorum ki, gözüm kapalı. Açıyorum. Karşımda annem babam.. onların odaya girmişim. Babam;
kızım yine mi o abuk sabuk filmleri dizileri izledin sen... “

13 Nisan 2012

Paraskevidekatriaphobia

Bu nee?
Bu 13.cuma korkusunun adı.
Aslında bu yazım, bu ayın 13.yazısı olmalıydı ki, tam süper olurdu. Halbuki günlerdir bu yazıyı yazmayı bekliyorum ben. Ama işte, o ayrıntı şimdi gözüme takıldı. Yazık oldu sülümanefendiye...

Nette 13.cuma ile ilgili bir şeyler bakındım.
Hep filmleri çıktı bana. Ne çok çekilmiş öyle.
Sonra, nedir, ne değildir diye arattım, bir şeyler çıktı karşıma.
Mesela, en ilginci olan, başlıkta yazdığım kelime.
Paraskevidekatriaphobia; cuma korkusu, 13 rakamı ve fobi kelimelerinin birleşkesinden oluşuyormuş. Bunu dili dönüp söyleyebilen var mı ki acep? Varsa sesini kaydedip bana ulaştırsın bi zahmet.
13.cuma uğursuzluğunun çeşitli tarihleri mevcutmuş. Ve değişik dinlerde de bu inanış varmış. Mesela okuduğum yazıda, bazı şehirlerde, 13.kat yokmuş, sokaklarda 13 numara olmazmış falan.
Ve insanın kör talihi olabilecek bir ayrıntı. Adınız. Eğer adınız 13 harf ise yandınız. Şeytan sizle birlikmiş. Ya da öyle bir şey işte. Özetle vay halinize. Filmlerde bu ayrıntıyı kullanmayı ihmal etmemişler.
En son sanırım 2009 Kasım ayında denk gelmiş 13 cuma. Okuduğum yazıda bir daha 2015 de denk gelecek diye yazıyordu. Ama gelin görün ki yıl 2012 ve şuan 13.cuma.
Hesaplar tutmamış. Yoksa bu bir işaret mi ? Çıkarın kılıçları, savulun... Kıyamet geliyorr...

9 Nisan 2012

Pazar Günü Sendromu

Pazartesi sendromu da neymiş.. Pehhh.. Bende pazar sendromu var. Naa'bberr..
Diyerekten caka satma derdindeyim.
İşin şakası bir yana bende ciddi ciddi, pazar günü ile alakalı bir sorun var. Ya sevmiyorum yahut o beni sevmiyor.
Öyle depresif haller, can sıkıntıları, uyku halleri, mızmızlıklar, tembellikler... Daha say say yani.
Böyle içime bir şey oturuyor sabahtan, akşama kadar tüm ağırlığını üstüme veriyor. Bende öylece kalakalıyorum. Hiçbirşey yapamıyorum.
Cumartesi bişey yok, ama pazar sabahı, kendimi hiçbir işe odaklayamıyorum. Evden çık, dolaş. Hava güzel. Ama yok, gelmiyor içimden. Cezbetmiyor beni dolaşma fikri, aksine yoruyor. Bir acayip üşengeçlik kaplıyor bedenimi.
Bir banyo yap kendine gelirsin, yok, onuda beceremiyorum... Sudan resmen, uyuzlu gibi kaçasım geliyor.
An geliyor iştahım kabarıyor. Ama çoğu vakitler, gün içinde hiçbirşey yemeden akşamı ediyorum. Yediğimden tat almıyorum.
Akşam oluyor, yarın işe gideceğim, düşüncesi beni bir hoş yapıyor. İyi yönde değil bu hoşluk. Ne giysem diye düşünüyorum. Ama kalkıp, ne giyeceğimi ayarlamıyorum. Üşeniyorum. Kafamda kuruyorum, tamam diyorum, yarın olmadı bakarım bişeyler. Erken kalkarım biraz.
Kahvaltı zamanı, gün olmuş pazartesi. Ama iştah yok tabi.
Pehhh... Neymiş ki pazartesi sendromu.
Bende pazar günü sendromu var. ... Değil mi daktır beyy...

14 Mart 2012

Ayşe, Ayşe, Duy Sesimi

Neden Ayşe bilmem. Adını Ayşe koydum. En çok ona sarılmayı seviyorum.

Ayşem, Ayşem..” diyorum da bi ses vermiyor.

İçime sokacak derecede sıkıca sarılıyorum. Çıtı çıkmıyor. Eğer ki küçük bir yeğeniniz var ise, onu böyle sevemiyorsun ya, işte Ayşeler iyi geliyor bu duruma. İlaç gibi, antidepresan sanki. İnanın çok rahatlıyorsunuz.

Bazen onunla yatıyorum bile. Ama sabah kalktığımda yerde oluyor garibim.

Ayşe'yi bana ablam almıştı. O vakitler çalışmıyordum. Baya moda idi Ayşeler. Safinaz diye biliyordu. Ama tabiki benimki herkes gibi olamazdı. Bu sebeple adı Ayşe oldu.

Çok badireler atlattı. Yeğenim de oynuyor geldiğinde. Hatta kavgasını yapıyoruz. Yeğenim diyor “benim”, ben onu gıcık etmek için “benim” diyorum. Bıraktığı an kapıyorum. Çığlığı basıyor. Annemde bana kızıyor. Ama hoşuma gidiyor “cimcimeyi” kızdırmak. Yani eskiden. Şimdi büyüdü. İyice şımardı “şımarık”.

Şimdi kafası dahil her yerinde dikiş izleri mevcut. O güzelim saçları yok. Ne oldu tam bilmiyorum. Yani hatırlamıyorum.

Ama böyle de çok tatlı. Hala benim biricik “ Ayşem”.



Not: Resmin üstündeki yazıyı ben yazdım. Niye? O yazan forumda yayınlamıştım bir zamanlar ondan. Kendi adımı niye yazmamışsam..