Hayaller Birgün Gerçekleşir Umuduyla Kurulmaz. Zira Hayaller Değildir Umutla Beslenen. Hayaldir Umudun Ekmek Kapısı...






Sinirsel Boyun Ağrısı


İnsanın sinirden boynuna ağrı girer mi? Benim girdi. Potansiyel yüksek. Sinir olmaya odaklanmışım.

Zaten geçen adamın teki, evrağını yırttı parçaladı. Patronda yoktu. Demedim ama ona. Hala acaba anlatsam mı diyorum. Yırttığı evrakları da atmadım daha.

Olay şöyle cereyan etti. Ben bir şey yapmadım, önce onu diyeyim. Gayet sakin ve iyi niyetli idim. Adam bilgisayardaki kayıtlarıma bakıp, tüm ilçenin kayıtlarını görebilceğimi iddia ediyordu. Ve buna göre benden istediği evrağa bunu not düşmemi istiyordu. Ama yok, görmüyorum. Ayol ben bir garip kurumum, nasıl göreyim, tüm ilçenin kayıtlarını. Ama görüyormuşum. Efenim dedim, gidin kaymakamlığa onlar işini halleder. Beni buraya yolladılar, zamanımda yok, yaz ver, diye ısrar ediyor. Diyorum ki, bendeki kayıtlar işinizi görmez. Ama hala tüm kayıtları gördüğüme ısrar ediyor. Sonunda yapmıyorum be, uğraşmıyorum dedi ve yırttı evrakları. Ve gitti.
Ben ona yardımcı olmak istedim. O inadından ikna olmadı.
Şimdi o sinir haliyle patronla denk gelselerdi ne olurdu acaba diyorum. Patron öyle diretmelere acayip kıl olur. Yani sen işini bilmiyorsun, ben biliyorum nasıl olacağını demeye çalışanlara kızar.
Neyse diyorum, iyiki yokmuş. Adam kendi kendine söylendi ve gitti. Benim kabahatim yok. Olmayan bir şeyi veremezdim zaten.

Bunu da paylaşmış oldum. İçimde kalmış idi.

Ne diyordum. Sinirlerim boynuma vurdu. Geliyorlar sağdan sağdan. Çok lazımmış gibi. Halbuki eve gittiğimde yoktu. İşyerine geldim yine hissetmeye başladım.

Tuhaf..


#bimilyonneden: Nedensiz Mutluluk :)



Bazen moralin bozulur, bazen hiçbir şey seni mutlu etmez.

Bazen tam tersidir, her şey ama her şeyden mutlu olursun. Hatta o kadar mutlu olursun ki, etrafına da mutluluk bulaştırırsın. İşte tam öyle bir sabahtayım. Bi uyandım, kendiliğimden bi mutluluk yapışmış üstüme! :)

Önce ‘Bonino’ ile oynadım. Kendisi kedim olur, sonra bütüncül mutluluğumu ona da bulaştırdım.

Sonra Twitter’da şöyle bir şeye denk geldim. #bimilyonneden hashtagiyle herkes daha iyi bir dünya için milyonlarca şey yazmış. Ben de yazdım. :) Bence siz de yazın!

Hadi hoppa, daha iyi bir dünya için bi milyon neden var. Eminim var! :)

Bir bumads advertorial içeriğidir.

İlk.. Yada Değil.. Olabilir de..

Yarın doktor randevum var ama yine.. yine.. benim gidesim yok. Acaba böyle alıp alıp milletin hakkına girmiş oluyor muyum ki? Ama ters bir zaman oldu. Hesabım tutmadı. İptal edip yine alayım. O zaman tutar.

Şuan saat 10:10.
Biri beni düşünüyor. Yahut ben birini. İnsanın sebepsiz mutlu olmaya ihtiyacı olduğu zaman dilimleri. Okuldayken arkadaşım, saatte akrep ve yelkovanı bir olmuş görünce öperdi saatini. O gelir aklıma çoğunlukla. Bazen bende saatime öpücük atıyorum. Alın size sır. İyi tutun, saklayın, koruyun.

İçimden bir ses, çekiliş yap diyor. Hatta hediyem ve çekiliş yazım için herşeyim hazır. Ama ben hazır değilim. Kararsızım. Birgün aniden fikrim sabitleşip, çekilişimi sizlerle paylaşabilirim. Hazırlıklı olun. Ve bir uyarı. Bildiğiniz bir çekiliş olmayacak. Çok bencilce şeyler düşünüyorum, çok.. .. Bakın haberini bile nasıl abartıp veriyorum.. gerisini varın siz düşünün artık.

Bugün baştan aşağı maviyim. Çok asil görüyorum kendimi.. çok...

Az sonra televizyonu açıp, Avrupa Avrupa dizisi varsa onu seyredeceğim. Varsa.. ve tabiki patron gelip değiştirmezse..

Hadi görüşürüz..

Resimsiz yazılar daha eğlenceli imiş. Ve böylesi iç döküşler.
Rahatladım mı.. Pek değil.
Kopyacı mıyım.. Ehh olduğunca.
Farkeder misiniz.. Eden eder, ama söylemez. Söylese iyiydi..

Benim Bir Sırrım Var...


Sır tutmayı bilir misin? Sır versem tutar mısın peki?

Peki sana o sırrı verirsem, ben sır tutmamış olmaz mıyım?...

Her insanın bir sırrı vardır. En büyük sırdaşı da kendisidir. Ve her bir sırrını başkasına paylaşınca kendine ihanet eder aslında. O ihanet göze alınır. Çünkü bazen o sır, kelimelerle dökülmek ister. Dışarı çıkmak ister. Belki de özgür olmak..

Sır yine sırdır aslında, kelimelere dökülse de. Taki o kelimeler özgürlüğü sevip, başka dudaklarda heyecan buluncaya kadar.

Sır.. Üç harf ya hani. Aslında hakeder o üç harfi. Biri sensindir. Biri sırrı sana işleyen. Biri de o paylaştığın...

Ama yine de sır kendinle ve sana işleyen kişi ile kalmalıdır. Bazen, tehlikelidir üçlemesi. Dedim ya, sever heyecanı sır. Dudaktan dudağa dolaşmayı sever. Bir çıkmayı görsün hele..

Sır, aslında hep iki kişiyle başlar ya, aslında onu sır gören, sadece sen olursun. Sana onu işleyen için sen sır değilsindir. En çok da bu yakar canını. En çok bundan korkarsın. Bu sebeple hep iki kalsın istersin. Yani bir.. yani sadece sende... içinde.. öylece..

Şimdi gerçekten istiyor musun sana sır verme mi?

Çocuk Oyun Şarkıları


Aliler Aliler.. Çingene Aliler..
Aliler Aliler.. Çingene Aliler..
Ne isterler ne isterler.. Bizim saraydan..
Sizin sarayda bir güzel varmış..
Sizin sarayda bir güzel varmış..
O güzelin, o şirinin adı neymiş..
O güzelin, o şirinin adı neymiş..
....
Aç kapıyı.. Bezirgan başı.. Bezirgan başı..
Kapı hakkı ne verirsin.. Ne verirsin..
1 sıçan.. 2 sıçan.. 3 sıçan.. 4.üncü kapana sıkışan..
....
Menekşe mendilin düşe.. Bizden size kim düşe..

....
Yağ satarım.. Bal satarım..
Ustam ölmüş ben satarım..
Yağ satarım.. Bal satarım..
Ustam ölmüş ben satarım..
....

Denizde dalga.. Hoş geldin abla.
Eteğini topla.. Rahat otur abla..

 





Bunları hatırladınız mı? Daha niceleri var. Çocukken oyunlarımıza eşlik eden melodiler. Dostça ve kardeşce, el ele oynanan oyunlardı bunlar.
Yarın öğretmenler günü. Tüm öğretmenlerin bu güzel gününü bu vesile kutlamış olayım.

Darıldın mı Cicim Bana..


Bugün trip atma günüm olarak ilan edilmiştir.
Patron yine gidiyor gezmelere. O gezsin ben kalayım burda. Ezik miyim laa.. ben. Büyük ihtimal.. Olmaya da bilirim. Aman.. sanane.. banane..
Bakın söylüyorum şimdi. Öyle bin saat açılmayan blog sahipleri, lütfen bloglarınıza bir ayar çekin. Bize, en çok da şahsıma çin işkencesinin bir çeşidi olarak bunu çektirmeyin rica ediyorum.
Ne olur yani, öyle şatafatlı olmasa blogun, öyle her gördüğünü eklemesen ne olur? Eksik mi kaldığını düşünürsün ki? Yok bence düşünme. Eksilen sana ulaşmaya çalışan insanlar oluyor. Bunu bil.
Öyle renkli cümbüşlü sayfalar eskidenmiş anacığım. Şimdi sadelik para ediyor sadelik.
Sen herkesin bilgisayarını kendi son model, aşırı donanımlı bilgisayarın gibi mi sanıyorsun? Yok.. yok.. Yanılıyorsun sen. Herkesin bilgisayarı öyle değil. Tamam mı? Açılmıyor işte binsaat, gelmiyor kendine sayfa. Hatta hata bile veriyor.
İnanmıyor musun? Git başka bilgisayardan dene de gör. Ama öyle kendininkine eşdeğer olanınkinden değil, eski bir modelden dene de gör. Gerçek bir tokat yüzünde patlayacak. O tokat kendine attığın bir tokattır. Lütfen benden geldiğini düşünme. Ben şiddete şiddetle karşıyım. Seni niye döveyim yahuu.. bloguna girmem, o işkenceyi çekmem olur biter. İş bu kadar basit.
Kendim bizzat böyle laflara mazur kalmamak adına, blogumundan fazlalık herşeyi kaldırdım.
Eee.. ne demişler. Önce sen yapacaksın ki, sonra o yaptığını söylemeye yüzün olsun.
Ama yinede blogumundan şikayeti olan varsa bu hususta, rica ederim bildirsin. Fazlalık kaldıracak gaget kalmadı ama, temayla hallediriz. Sen yorma o güzel gönlünü.
Ben sizin için burdayım. Siz gelmezseniz, gelemezseniz, benim varlığım nice olur.. gelin siz gelin. En âlâ konforu ayarlarım ben size. Cancağızlarım benim.
Öptüm hepinizi, bir kardeş babında.. aman yanlış olmasın.

Bingo. Bizi Anlamayan O.

Efenim, özendim, bezendim, bende bir reklam eleştirmeye karar verdim. Çok pis özenirim hee.. Birde tabi benimkinde fark var. Ne bu fark; efenim ben reklama kadın gözüyle bakacağım. Eminim yazınca tüm kadınlar bana hakverecekler. Çok emin konuştum ama hadi hayırlısı..

Başlıktan da anlaşıldığı üzere, konuya reklam olan reklam Bingonun şu bulaşık deterjanı reklamları. Hani Hazal hanım kokudan koklayıverip, kendini sarayda buluveriyor ya, o reklam.

Şimdi sorarım size. Biz hiç yıkamadık mı bulaşık? Yıkadık. Peki yıkarken o kokulu deterjanın kokusu mutfağa dolmaz mı? Dolar. Öyle burnumuzun dibine kadar sokup koklayarak o deterjanın kokusunu alıyorsak zaten o ürünün kokusundan şüphe etmek lazımdır.

Bir test edin, mesela Cifin elmalı bir deterjanı vardı onu alın, yahut Feylinin portakallısı var, onu deneyin. Koku yıkarken duyulur. Su sıcaksa ala ala duyulur o koku.

Eee.. şimdi reklamda Hazal hanımın annesi bulaşık yıkıyor. Baya köpüklü köpüklü yıkıyor hatta. Ama Hazal deterjanı eline alıp, kokuyu öyle duyuyor. Mutfaktan içeri girer girmez o kokuyu duyması lazımdı. Yanlış mıyım? Birde tarçın kokusu bu yani. Çok fena duyulur o koku. Fazlası midemi bile bulandırır benim.

Birde bitmiyor, annesi diğerini uzatıyor kızının burnuna. Hadi o tamam diyelim de, ilki olmamış. Olmamış yani. Yapmacık.
Zati Hazal Kaya ve annesi o reklamlara hiç olmadılar. Gerçekçi değiller, üstüne birde böyle gerçekten uzak reklamlarla hepten sevimsiz oluyorlar. Selena diyeceğim de, kızın gerçek adını unuttum.. neyse işte Onlar iyiydiler anne-kız.

Başka reklamlarda görüşmek üzere..
 

Katliamdan Beraat Çıktı


-Pişman değilim Hakimbeyamca.. Yine olsa yine yaparım. Laftan anlamıyorlar. Başka çarem kalmadı.

-Yaz kızım... Sanığın ağır tahrik altında kaldığına, suçu işlemek için hafifletici nedenleri olduğuna, bu sebeple cezasının kirlettiği yerleri temizlemek olduğuna oy birliği ile karar verilmiştir.

...

Herşey güzel başlamıştı halbuki. İşe gelmiş, camları açmıştım. Hep açarım. Muhakkak o arada sızıyorlar içeri.

Tam işe başlıyorum. Ortaya çıkıyorlar. Bir değil, iki değil, tam 6 tane idiler. Hepsiyle nasıl başa çıkardım ki. Kovsam gitmiyorlardı. Öfkemden anlamıyorlardı. Beni sinir etmek hoşlarına bile gidiyordu. Buna da eminim işte.

Saatlerce dayandım eziyetlerine. Ben delirdikçe karşımda dans ediyorlardı. Artık kararttım gözümü. Aldım elime silahımı. Düştüm peşlerine. Ama iyi niyetimde var. Girdikleri gibi çıksınlar diye camı da açtım. Biri akıllı çıktı sadece. Kaçtı. Diğer 5'ini hakladım. Cesetleri hala yerde duruyor. Azmettim hepsini geberttim. Pişman mıyım? Değilim. Gitsinler diye uğraştım. Gitmediler. Ölümü hakettiler.

Katliam gibi cinayetten affoldum. Niye ? Çünkü ben haklıyım. Evime girip, üstüme saldılar. İşyeri ama olsun.

Bu ibretlik dava da tüm sinek katillerine emsal olsun. Hakkınızı savunun. Biz haklıyız onlar değil. Onların arkalarında bir Ömür Gedik varsa, bizim arkamızda nice Seyfi Dursunoğlular var, bilmem kimler var.. var da var..

Heyytt.. kim tutar bizi..


(Ömür Gedik'e sevgilerle..)
 

Photoshop Çalışmam - IŞIK Yolu

Başrollerde üç kişi.
Kimlikleri gizli.
:)

 
 
 


Uyku


 
Efendim, uyku iyidir. Hoştur. İhmal etmemek lazımdır.

Şahsımuhterem olan ben, bu konuda iyiyimdir mesela. En az 8 saat uyurum. Bakın en az diyorum. Hele kışın uykum daha erken gelir. Eskiden yatardım da şimdi alıştığım saatte yatmaya özen gösteriyorum.

Öyle gece oturmalarını sevmem. Tabiatımda yok derler ya, aynen öyle kanımca. Bünye uykuyu seviyor. Zaten uyumadım mı, gözler gidiyor.

Lisede geziye gitmiştik. Gece çıktık yola ki, gündüz görülecek yerleri görebilelim. Otobüste o gece yol boyunca uyumadık tabi. Gündüz zati uyumak yok. Gece oldu dönüş başladı. Ben uyukluyorum. Arkadaş dürtüyor, telefonda ablan arıyor diye, kızı duyuyorum ama o gözler açılmıyor. Bin saat kendime gelemedim. Normalde uykudan uyanınca öyle uyku salaklığı yaşamam. Direk uyanırım. Ama o gece, o telefonda nasıl konuştum bilmiyorum. Tabi sonra uyku gitti. Gece yarısını geçti saat, evdeyiz, yat uyu ama uyku yok yahu. Sabahta okulada gitmedim. Evdekiler sağolsun, yollamadılar.

Uyku bu, kaçtı mı kaçıyor cidden. Bu da bir gerçek. Kaçmadan yatağa koşmak lazım.

Birde yatıp uykuyu beklemek var.

Mesela ben, sırtüstü uyuyamam ilk yatışta. İlla dönmem lazım. Uyku hali sırtüstü oluyorum da sonra hemen uyanıyorum. Niye? Çünkü nedense sırtüstü yatınca dişlerimi gıcırdatıyorum. Bunu farkettim. Sonra başımı sağa sola oynatıyorum. Saç arkada dolamaç oluyor. Rahat olmuyorum özetle, anlayacağız. Yan yatmak en iyisidir.

Hee son olarak yüzüstü yatmayınız. İyi değilmiş.

Gidiyorum Dediğinde Gitmeli İnsan..


Bu bir hikayedir.

İsteksizce çaldı kapının zilini. Açılmasa keşke diyordu. Çalmasaydım diye düşünemiyordu bile. Hatta gelmemeyi bile.

Kapı açıldı. Karşısında yine o kocaman gülümsemesiyle O vardı. Sarıldılar. Yani daha doğrusu O sarıldı.

Mutlu olduğu belliydi gözlerinden, ışıl ışıldıydılar. O ışıldayan gözlerde biraz olsun pişmanlık aradı. Özür aradı ama yoktu. Dahası bu sevinci, zafer sevincine benzetti. İrkildi ve kaçırdı gözlerini gözlerinden.

Oturdular koltuğa. Elini tuttu. Sımsıkı tutuyordu ellerini. Tutup göğsüne kaldırdı elini:
 
Bak, nasıl atıyor kalbim sevinçten. Uçacak nerdeyse..” Ve öptü elini.

Seni seviyorum ben.. “

Şimdiye kadar açmamıştı ağzını. Yine sustu. O'da sanki bu normal bir şeymiş gibi, cevap beklemeden kalktı:
yemeği hazırlıyorum şimdi.. sana çok güzel yemekler yaptım. Bayılacaksın..” diyerek mutfağa gitti.

Yine başbaşa kalmıştı. Gayri ihtiyari eline baktı. Öptüğü yere. Gülümsedi ve rujun izini sildi. Müzik sesi başladı birden. Mutfağa doğru baktı ve O'nun kafasını gördü. Gülümsüyor ve göz kırpıyordu. Sebebi belliydi. Çalan şarkı kendisinin en sevdiği şarkı idi. Jest yaptığını düşünüyordu belli.

Her seferinde kendine söz veriyordu ama yine de kendini Onun yanında buluyordu. Öyle sevimsiz öyle suratsız hali vardı ki, kendinde ne bulduğuna anlam veremiyordu. Her dönüşünde dahada sessizleşiyordu. O ise her dönüşte daha bir sevinçli oluyordu.

Neden dönüyordu peki? Çekip gidiyordu. Ve dahası O istiyordu gitmesini. Kovuluyordu. Sonra binbir nazla her saniye arıyordu. Dönmesi için yalvarıyordu. Ağlıyordu. Sadece dön diyordu. Sadece dön...

Aynen öyle yapıyordu geçekten. Sadece dönüyordu. Yaptığı başka bir şey yoktu. Bedeni burda idi ama kendi yoktu. Peki niye dönüyordu.. bunu bilmiyordu.

Seviyor muydu? Sevseydim, gördüğümde sevinirdim diye düşünüyordu. Gittiğimde de üzülürdüm. Ama ikisi de yoktu. Böyle olduğu halde neden döndüğüne dair, kendine bir cevap veremiyordu. Belkide hiç “gidiyorum” demediği için, dönebiliyordu. Gidişinde sessizlik vardı. Konuşan, git diyen hep O idi. O da gidiyordu. Şimdi ise gidiyorum deme sırası kendisindeydi.

Yerinden kalktı. Mutfağa yönelmişti ki, kapıda karşılaştılar. Onun gözlerine baktı ve:

Gidiyorum..” dedi.

Gitti gözlerindeki o ışık, yüzündeki mutluluk.

Demek o gün, bugün.. Hep umut vardı içimde. Ama şimdi, beklemem. Bekleyemem dönmeni. İsteyemem de. Hakkım yok. Biliyordum istediğini. Ama hiç demedin. Bende hiç dillendirmedim. İstemem çünkü gittiğini. Öyle kızgınlıkla derim ama senin demen, istemen farklı. Dönüşü yok bunun. Affet beni.. çok çektirdim sana.”

Sana kırgın değilim. Hoşça kal...”

Kapıya yöneldi ve gitti. Dönmedi bir daha geri.
 
 Böyle olmalıydı gidişler. Dökülmüşse dilden “gidiyorum”, gitmeliydi insan. "
 

Film Tadında Hayatlar

Bir mim kapıp geldim. Üstünden vakit geçmeden yayınlıyım.
Hikaye tarzı cevapladım.
Sorular kısmı üstte yer alıyor. Cevaplar hikayenin içine serpiştirildi.
Ben kimleri mimliyorum. İsteyen herkesi. Niye? Üşendim de ondan. Canı çeken ve yapmamış olan yapar. Değil mi?  Zati o sebeple soruları yayınlıyorum.

İşte mim soruları ve bir mim hikayesi:


-Hayatınız bir film olsa hangi filmde başrol olmak isterdiniz?

-Sizi anlatan en iyi, en unutulmaz film sahnesi hangisi olurdu?

-Eminim binlerce sahne vardır ama en en en etkileyen hangisi, sizce?

-Aklınızda en çok yer eden, adeta başucu cümleniz olan replik hangisi?

-Ve son olarak filmlerle adeta bütünleşmiş o güzelim film müziklerinden favorileriniz hangileri?


Hayatım bir film. Her sahnenin tek oyuncusu benim. Yönetmeni de benim, yapımcı da. İşim öyle ağır ki.
Keşke 30 olsam dedim dedim..Hep bu yüzden. Birileri bu haykırışımı duydu ve dalga geçip, bensiz filmini çekti. Ama aslında o filmde başrol benim. İçimdeki o çocuğu hiç ama hiç öldürmek istemiyorum. Yönetmen bensem, e doğal olarak senaristte benim ya, istesem hiç öldürmem.

Özel bir kadınım ben. Artık 30unda olmak istemeyen. Sevdiğimde özel olmalı tabiki de. Mesela bu oyunda bana Richard Gere olabilir. Şöyle çıkar kırlara.. benim ayak bastığım yerlere basar.. ayy ne romantik.. Çalıntı senaryo diye dava açacaklar baya yaa.. Ama açamazlar ki, benim filmim gizli gösterim ki. Kimse görmüyor.
Hayat ne de olsa bir paket çikolata gibi. Kötü düşünmek yok. Karşımıza ne çıkacağını bilmiyoruz ki. Böyle düşünmek ne güzel değil mi? Düşünmekten öte dile dökmek. En etkilisi. Hep tatlı süprizleri olsun hayatın. Bunu bilipte yaşayalım hep.
Film çekmek çok yorucu. Çok.. ruhum dinlensin azcık. İzleyenlerinde öyle. Ruhları şenlensin. Gül açsın gözlerinde, gülmekten. Hep hüzün olmaz bir filmde. Zati benim filmimde hüzne yer yok ki, sadece uyuşukluk var.
Filmimde şarkıyı izleyenlere bıraktım. Böylesi de iyi bir yönetmenim.


Adım SOYADIM.


Twitter da sordum. Sağolsunlar cevapladı arkadaşlar. Bu kadar cevap beklemiyordum. İlgiyi görünce, şimdi tivit dar gelmiştir kimine diyerekten, konuyu buraya taşıdım. -YALAN. İki üç cevap görünce, şımardım resmen.

Görünce dikkatimi çekiyor. Üst üste gelince de bir sorayım dedim.

Art niyet aranmasın. Benimki sadece muhabbet kurmak.

O halde sıkılmaya luzüm yok. Dert etmeye hiç gerek yok. Sadece ben miyim bu detaya gözü takılan, öğrenmek istiyorum.

Evet bu bir detaydır. İnce bir detay belki de. Belkide Tolga Yazıcı'nın dediği gibi alışkanlıktır.

Şimdi buraya kadar okuyan ama tivitten haberi olmayanlar, ne oluyor yahuu.. demişlerdir kesin.
 

Efenim mevzu şu: insan neden adını soyadını yazarken, soyadını büyük harflerle yazar. Niye öyle yazma gereği duyar? Niye öyle yazıyorsunuz ki? Bunu merak ettim.
 
Ayrıca benden başka buna dikkat eden var mı, onuda merak ettim. Gereksiz işler insanı mıyım yoksa.. Yok canım, maksat muhabbet sadece.

Lafı da niye böyle uzattım bilmiyorum.

Uzun mu Yoksa Kısa mı



Saç seversin..?
Başlığa saçı hususi eklemedim. Kıllık yapıyorum, kıl mevzuya hani şimdi konumda.

Yazının başında yaptım iğrenç espriyi, sonu hayırola..

Efenim, parkta oyun oynayan küçük kızın saçlarını görünce aklıma geldi. Dedim bir saç mevzusu yazayım. Dün de, işyerine gelen kızın saçlarına takılmıştım. Yani aslında ben saça bakarım. Bakıyorum.

Parktaki kızın saçları kısa idi ama nasıl yakışmış o ufaklığa görmeniz lazım. Dün gelen kızınki ise uzundu. Baya bir uzun hemde. Yandan toplamış saçlarını. Aslında dikkatimi de o yandan toplaması çekti.

Peki uzun saç ne kadar kullanışlı, insana ne kadar yakışır, tavsiye edilir mi? Sanki markada tavsiye edilecek.. neyse..

Şahsen uzun saçlı bir insanım. Ama bir sorun niye? Zira saçların bana göre haddinden fazla inceler. Ve ince saç yağlı olur, lafına binayen yağlı bir saç yapım var. Hal böyle olunca kendime kısa saçı yakıştıramıyorum. Üstüne üstlük birde top gibi surata sahibim. Elmacık kemikler çıkık. Tipik bir tatar kızıyım, desem yeridir. Aslında saçlarımı kısacık kestirmek var ama anne razı değil.

Evet uzun saç iyidir hoştur görünüşte ama bakımı zordur.

O saç hele ki kalın telli ve gür ise, bir gün tarama bak neler oluyor. Bu sebeple Allah biliyormuş kulunu da, bana ince tellli saçı layık görmüş. Zira saçlarımla uğraşmayı pek sevmem. Küçükken çok oynardım mesela. Şimdi o hallerime bakıyorum tanıyamıyorum kendimi desem yeridir. Saçlar kısa halim ise, tam ibretlik. Yüz ortada, okka burun ortaya çıkmış resmen.

Saç kesimlerinde bu noktalara da dikkat etmek lazım. Yüzü böyle ablak bir şekilde ortaya çıkartmamalı mesela. Çirkin oluveriyorsun bir anda.

Saçı kullanım şeklide önemli bir husus. Salkım saçak saçlar evde hiç kullanışlı değildir mesela. Oraya buraya dalarlar senden evvel. Ağzına girerler örneğin. Evde o saçlar toplu olmalı. Hayır yani, o saçı evde arkaya doğru savurcanda ne olacak, kimi etkiliyorsun sen, dört duvarın içinde. Ananı mı babanı mı? Onlar sana toplayıver şu saçını der, başka bir şey bekleme.

Kısa saçın bakımı da, yıkaması da çok kolaydır. Uzun saçla binsaat uğraşırsın banyoda. Sonra adın çıkar, bu kız banyoda hep kırklanıyor derler. Sen kolay mı sandın o saçları yıkamayı?

Hele birde sonrasında kurutma mevzusu var. Ama ben onunlada hiç uğraşmıyorum. Sarıyorum sarmalıyorum. Suyunu alıyorum, sonra salıyorum o saçları, kuruyorlar. Gece ise sarmalı uyuyorum. Zaten saç kurutma makinesi saçlara iyi gelmiyormuş. Birde radrasyon yayıyormuş.

Şimdi ben bu yazıyı genelleme yaparaktan yazacaktım. Ama pek bir kişisel oldu galiba.

Düğünler ve İlginç Fikirler



İkidir denk geliyorum, haberlerde. Millet, ilginç detaylara imza atıyor düğünlerinde.

Mesela artık nikah şekerlerinde neredeyse devrim yaşanıyor. Adı sadece nikah şekeri olarak kaldı desek yeridir. Şeker yerine başka başka şeyler çıkıyor karşımıza. Seçenekler çok.

Hatta sosyal sorumluluk konusunda hassas kişiler, bu özel günlerinde bile bir sorumluluk örneği gösterip, şeker yerine kartlar dağıtmaya başladılar.

Bir çevreci damat ise, nikahında şeker yerine ağaç fidası dağıtmış davetlilerine. Ne güzel bir düşünce. Gördüğümde keşke tanıdığım biri olsaydı dedim. Alırdım birkaç tane. Öyle ya, nikah şekeri bir tane alınmaz. Çifter çifter alınır bizde.

 
Bir başka ilginçlik ise tamamen damadın başının altından çıkıyor.

Sözde geline şaka yapmış beyefendi.

Damadımız itfaiye çalışanı imiş. Tam nikah kıyılacakken birden itfaiye sireni duyulmuş ve damat bir şey demeden, masadan kalkmış gitmiş. Gelin şaşkın. Nikah memuru almış eline mikrafonu, geline abuk sorular soruyor. Böyle bir 10 dk. geçiyor ve damat, sırıtarak içeri giriyor.

Neymiş.. şaka yapmış.

Hayy.. ben böyle şakaya.. Ben gelinin yerinde olsam, nikahta damada hayır der, çeker giderim. Sonra sırıtarak gelir... şaka.. şaka.. derim.

Düşünsenize kızın o andaki halini. Adam masadan kalkıp gidiyor bir şey demeden. Neymiş, işe gidiyormuş.. pehh.. yemişim ben o işi.

Tabi bunları diyen benim. O gelin şuan gayet mutlu. Allah bozmasın Efenim. Ne diyelim.

Böyle de ilginç fikirlere sahip bir toplumuz.

Facebook Popülerliği ve Şarkılar


Şimdilerde örnekleri çok ama facebook hala çoğunluğun gözbebeği. İlk gözağrısı. Bırakamıyorlar artık o derecede. Aslında bu bırakamamanın altında yatan neden, yılların emeğine kıyamama. Sonrasında binbir zahmetle edinilen çevre, takipciler. Rekora koşan beğeni sayıları.. falanda filan işte. Kolay değil, o popülerlikten bir anda vazgeçmek.

Velhasıl bu sebeplerle çoğunluk, şimdi birçok örneği çıksa da Facebooku bırakamıyor. Alışmışlık da var, sınırsız olmasının verdiği rahatlıkta tabi. Burda 140 harf sınırlı Twittera taş atma sözkonusudur. Lütfen gözden kaçmasın.

Bunca zaman sonrasında popüler olan ve hala olan Facebook, adına şarkılar bile yaptırdı.

Şimdi sanmayın ki size İsmail Y.K.nın şarkısından bahsedeceğim.

Hayır...

Kesinlikle hayır.

O adamın haberi olmaz benim blogumda. (Çok büyük mü konuştum acaba..?)

Ben size Karadeniz kokulu bir şarkıdan bahsedeceğim. Konusu tabiki de Facebook.

Duyanlar vardır. Yani varsa belirtin olur mu? Bileyim.

Duymayanlar da tabi söylesin. Bunu illa söyleme gereği niye duyduysam artık. Lafı uzatıyorum, başka bir şey değil.

Ve işte karşınızda, komik ve doğal bir Karadeniz şarkısı ve onun güzel, bir o kadar da komik klibi.

İbrahim Gülpınar – Facebook şarkısı.

Çok Şanslıyım Çok


Şans dediğin nedir ki? Tek dişi kalmış canavardan daha sevimlidir herhal değil mi?

Bu da nerden aklıma geldiyse..

Şans dedik de, şans iki sınıfa ayrılır.

Birincisi, umuma açık şanslılar, ki onlar herkescikler tarafından şanslı ilan edilenlerdir.

İkincisi ise gizli şanslılardır.

Umuma açık şanslılar, adından da anlaşıldığı gibi, herkesin bildiği şanslılardır bunlar. Hatta o şansı kıskanırlar. Kıskanırız. İlk seferde görünen, bilinen şansdır.

Örnek verirsek şayet, ki vermek lazım tabi. Anam.. aklıma gelmiyor.. (burda baya bir durup düşündüm ama aklıma bir şey gelmedi ya..)

Mesela çekilişlerde hep kazananlar, gittiği heryerde beklemek nedir bilmeyenler, falan.. filan işte.. Fazlada lafa gerek yok, umumi zati, biliyorsunuz işte.

Gizli şanslılar ise, şanslarının pek farkına varmazlar. Kimse varmaz hatta. Sonradan çıkar ortaya, anlayan anlar.

Misal, otobüsü kaçırmıştır, uçağı kaçırmıştır. Ne kadar şanssız olduğundan yakınır. Ama o uçak düşünce, otobüs kaza yapınca, ne kadar şanslı olduğunun idrakına varır.

Yoldan geçerken, ardınızdan düşen bir cisim mesela..

Yani dediğim gibi, bu şans gizli. Farkına varamıyorsunuz ki evrenin size güldüğüne, koruduğuna.. değil mi?

Şimdi birde isim şansı diye bir şey duydum. Bu varsayıma göre ismimde A harfi olduğu için acayip şanslıymışım ben. (Bu kesin gizlidende gizli. Kesin.)

Bu linkte sizde isminizi analiz ettirebilirsiniz. Ben baktım, iyi şeyler söyledi, sağolsun.

Ayrıca belirtmek isterim, benim bahsettiğim şans meselesini o linkteki forumun sahibi, haberlerde söyledi. Ama şöyle göz attım, öyle bir şey bulamadım. Tamam harflerden bahsedilmiş de tüm harflerin özelliklerinden bahsedilmemiş. Ya da ben göremedim. Gerçi kitabı varmış, kesin kitapta yazıyordur da, kitabı alsınlar diye forumda yazmamıştır.

Ben daha geçen gün gördüm haberlerde, cuma ya da cumartesi, öyle diyordu. O haberin linkini bulamadım maalesef. Sizde bu isim analizi ile idare edin gayri. Napalım..

Sen James Bond'un Yerinde Olsan Ne Derdin?



Sony, “Skyfall” lansmanı ile birlikte geçenlerde açıkladığı sosyal medya oyununun 3. görevini veriyor. 3. görev hem Facebook hem de Twitter üzerinde gerçekleşiyor. Sony Facebook ve Twitter hesabı üzerinde gösterilen videonun son 5 saniyesinde Bond bir şeyler söylüyor ve Sony sorusunu soruyor:

“Sen Bond’un yerinde olsan ne derdin?”



Sen de yaratıcı cevabını Facebook’ta “Skyfall Ödüllü Soruları” Tab’inde veya #M3bendedim hashtag’iyle Twitter’da paylaş. En yaratıcı cevaplar Sony jürisi tarafından seçilecek ve en iyi cevabı verenler, Xperia Tablet S, Bond 50. yıl Blu-ray seti, Skyfall T-shirt'ü ve Sinema Bileti gibi ödülleri kazanma şansı yakalayacak.

Bakalım gerçekten Bond’a yardımcı olabilecek misin?

Yeni görevleri öğrenmek için, Sony Türkiye Facebook ve Twitter hesaplarını takipte kal!

Bir bumads advertorial içeriğidir.

Küslük


Hava karardı yine..
Halbuki sabah, o masmavi gökyüzünü görebiliyordum. Huzur veriyordu.
Şimdi ise geceye özenmiş bir gündüz yaşıyorum. Geceye inat parlaması gerekirken, kararmış bir gün.
Yoksa güneşte mi küstü bana..
Ya da bulutlar küsmüştür bana. Güneşle olan muhabbetimi kıskanmışlardır. Geceye olan bilinmez sevgisizliğimi kullanıyorlardır. Zira karanlıktan korkmam. Ama bu demek değildir ki, karanlıkta durmayı seviyorum. Hatta bazen korkabilirim de.
Bunu bilip, bulutlar şimşeklerini de üzerime yollayabilirler.
Belki çok da küstüler ve ışığı bile alacaklar dünyamdan.
Boşalıyor bulutların karanlığı.
Kimi seviniyor.. kimi kahrediyor..
Ben gibi okumasını bilenler bulutları, kaçtılar bir yerlere.
Kaçamayanlar aldı payını yağmurdan.
Sahi bana küsmüş müydü bulutlar..

Helallik


Hiç birinden helallik istediniz mi? Ama gerçekten, öyle laf olsun diye değil. Eğer istediyseniz, bilirsiniz o nasıl zordur. Utanırsın, sıkılırsın.. doğru kelimeleri bulmaya çalışırsın.. ama ağzından sadece o kelimeler çıkar..
 
hakkını helal et..”

Çünkü gerçekten kendini suçlu hissediyorsundur..

Ben şahsen böyle yaşadım. Aslında durum öyle hal aldı ki, suçlu ben değil, o kişi idi ama, helallik isteyen, istemek zorunda kalan ben oldum. Çünkü hem suçlu hem güçlü konumuna geçip, hakkımı helal etmiyorum demişti bana.

Günler geçmiş, sonunda cesaretimi toplayıp, helallik istemiştim. Üstümden öyle bir yük kalkmıştı ki, hafiflik buydu işte.

Dün de bir bayan geldi. Bayan demek onu büyük gösterir aslında, bir kız diyelim. Evrak için geldiğini söyledi, evrağı aldı ama arkadaşının geleceğini söyleyip beklemek için izin istedi.

Tabi dedik doğal olarak. Nihayetinde halka açık sayılırız. Patron ve postacı vardı. Postacının evrakları ile uğraşıyorduk.

Bir ara patron dışarı çıktı, iş için. Postacı da işini bitirip gitti.

Sonra kız kalktı ayağa. Bana bakıp:

“ Aslında arkadaşım gelmeyecek. Ben yalnız kalalım diye bekledim. Bir zaman önce sizden bir evrak aldım. Resmim fotokopi idi. Siz onu kabul etmezler demiştiniz ama ben ısrar edince kullandınız. Evrağı götürdüğüm yer cidden kabul etmedi. Bunu size söylemediler mi dedi. Yanımda ablam vardı, bir türlü demiştiler diyemedim. Bu sebeple sizden hakkınızı helal etmenizi istiyorum..”
Dedi.

Güldüm.

Helal olsun dedim.

Öyle mahçup bakıyordu ki.. Samimiyeti okunuyordu gözlerinden, halinden, kelimelerinden..

O an kendimi düşündüm. Zordu cidden birinden helallik istemek.

Ama ya sonrasında yaşanan o mutlu son. O hafiflik.. Çok başka çok..

Mektup Arkadaşlığı


Sizi bilmem ama benim hiç mektup arkadaşım olmadı.

Ortaokulda mektup örnekleri ile ilgili bir ödevimiz vardı. Dilekçe örneği idi galiba, konsolosluklara mektup atacaktık. İstediğimizi seçip, yolladık. Mektuplarımıza geri dönen bi Japonya birde adını şuan hatırlamadığım bir ülke oldu. Ben hangi ülkeyi seçmiştim unuttum. Çünkü, bana geri dönmedi.

Japonya, onu seçen arkadaşlara ülkelerinin tanıtımını içeren bir bröşür, onlara özgü o meşhur yemek çubuklarını yollamıştı. Alanlar öylesine sevinçli, biz alamayanlar öylesine üzgün ve kıskanç idik. Belli ki yanlış seçimlerim o zamandan başlamış.

Dün de, bir çocuk kanalında mektup arkadaşlığından bahsediliyordu. Masalsı bir yolla anlatılmış ama sonu biraz kafa karıştırıcı idi bana göre. Zira mektup arkadaşlarından biri, çat kapı diğerinin evine geliyordu. Böylesi bir zamanda ters bir hareket kanımca. Çocuklara böyle bir mesaj verilmemeli bence.

Neyse..

Mektup arkadaşlığı güzel bir şey aslında. Birbirini tanımayan iki kişinin, karşılıklı birşeyler paylaşması güzel. İnsan tanımadığı kişilere cidden bazen daha rahat iç dökebiliyor. Yargılamayacağını bilmekte veriyor bu rahatlığı tabi.

İnsan bazen sadece içinden geçeni öylece bir dökmek istiyor.Zaten dökemezse bir yerden sonra patlama oluyor.

Aslında blog tutmak da bir nevi mektuplaşma görevi görebiliyor bazen.. bazen ama.. Çünkü blogda ister istemez bir kişiye hitap etmediğinizi biliyorsunuz. Özelleştirme de o derecede oluyor.

O bakımdan mektuplaşma başka bir olay. Başka bir paylaşım. Olsa diyorum bazen.

Hem nasıl oluyor ki, mektup arkadaşlığı. Öylesine bir adres seçip, o adrese mektup mu yolluyorsun ki.. bir denesem mi.. var mı içinizde mektup arkadaşı olan, arayan, olmak isteyen? Bir ben miyim diye merak ettim sadece. Yani sadece merak benimki, istediğimden değil.

Tohumlarımızın Nesli Tehlike Altında!

Binlerce yıllık tarım geleneğini barındıran Anadolu topraklarında yetişen yerli tohumlar yaşamın sürekliliğini temsil ediyor.

Atadan kalma tohumlarımız;

* Lezzetli ve sağlıklı gıdaların temini için birer genetik hazinedir
* Binlerce yıldır değişen koşullara uyum sağlayarak günümüze ulaşmayı başarmış numunelerdir
* Tarımsal biyoçeşitliliğin önemli bir parçası ve yaşamın sürdürülebilirliğinin olmazsa olmazıdır
* Dışarıya bağımlı kalmaksızın ülkemizin gıda güvenliğinin teminatıdır

Ancak bugün Anadolu’ya özgü yerel tohum çeşitliliğimiz yok oluyor. Tek seferlik, ticari tohumların egemenliği nedeniyle gıdamızın ve geleceğimizin güvencesi yerli tohumların nesli tehlike altında! Yeryüzünde zengin çeşitlilikteki yaşamı sürdürebilmek, atalık tohumlarımızı gelecek kuşaklara aktarmamıza bağlı.

TOHUM TAKAS AĞI, yüzyılların bilgisini taşıyan yerli tohumlarımızın korunup yaygınlaşmasını amaçlıyor.

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin, Adım Adım Oluşumu desteğiyle yürüttüğü TOHUM TAKAS AĞI KAMPANYASI’na destek olarak,

* Anadolu’nun dört bir yanındaki ekolojik çiftliklerde yerli tohumların çoğaltılarak paylaşılmasını sağlayacak;
* Bu toprakların yüzlerce yıllık bereketinin, lezzetinin, besin zenginliğinin ve kültürünün gelecek kuşaklara aktarılabilmesi için sağlam patikalar oluşturacaksınız.

Verdiğiniz desteğin her kuruşu binlerce yeni tohuma dönüşecek...

Kredi kartı ile bağış yapmak istiyorsanız: https://www.bugday.org/portal/BagisAdimAdim.php

EFT/havale yoluyla bağış yapmak istiyorsanız:
Alıcı Adı: Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği
Garanti Bankası Karaköy Şubesi - Şube No: 400
Hesap No: 6295240
IBAN No: TR67 0006 2000 4000 0006 2952 40

www.bugday.org - www.yasasintohumlar.org
facebook.com/BugdayDernegi
twitter.com/BugdayDernegi
Twitter paylaşımlarınız için hashtag: #YasasinTohumlar

Bir bumads sosyal sorumluluk içeriğidir.

GameFest, Sony PlayStation’ın gerçekleştirdiği ilk resmi PlayStation festivali!


Oyun severleri ve eğlence tutkunlarını bir araya getiren Sony PlayStation GameFest, oyun dünyasının fantastik kurgusunu, parti atmosferiyle birleştiriyor. Ortaya oyun ve gerçeği bir arada sunan, şimdiye kadar hiç deneyimlenmemiş yeni bir eğlence anlayışı çıkacak.

Festivalin ilk akşamı elektronik müziğin başarılı ismi Bedük’le taçlanıyor. Bedük tüm oyun ve eğlence tutkunlarını şarkılarıyla coşturarak Sony PlayStation Gamefest heyecanını doruk noktaya taşıyacak.

İki gün boyunca başta FIFA 13 ve PES 13 büyük turnuvaları olmak üzere efsaneleşmiş ve yepyeni PlayStation oyunları katılımcıları birer GameFest tutkunu haline getirecek.

Kozlarını paylaşıp adını altın harflerle oyun tarihine yazdırmak isteyen futbol severler, PES 13 ve FIFA 13’te marifetlerini gösterecek. DanceStar Party Hits, Sports Champions 2 gibi PlayStationMove oyunlarıyla ve WipEout: 2048 ile PS Vita'da anlık yarışmalar düzenlenecek. Bütün PlayStation oyunlarının doyasıya oynanacağı eşi benzeri olmayan bir deneyim yaşanacak.

PES 13 ve FIFA 13 turnuvalarında ilk dörde girenler linkteki muhteşem ödülleri kazanacak!

http://www.playstationgamefest.com/index.php/app/awards

İki gün sürecek nefes kesen karşılaşmalar, fantastik anlar, Dinamo FM DJ’leriyle kesintisiz eğlence, üniversiteli amatör grupların canlı performansları ve profesyonel dans şovlar GameFest’i unutulmaz bir festivale dönüştürecek.

www.playstationgamefest.com
www.facebook.com/playstationtr
www.twitter.com/playstationtr

Bir bumads advertorial içeriğidir.

Sevdiğim Adamlar - Nejat İşler


Bugün hakkında yeni projesi hakkında bir haber okuyunca aklıma düştü. Yâdıma düştü resmen.

Seviyorum ben bu tip havası olan insanları. Ve gülüşleri bi başka olanları. Nasıl başka?.. bilmem gülüşleri bile havalı.

Tamam, orda burda, içkili alkollu olaylar çıkartıyor diye haberler çıkabilir hakkında. Ammavelakin bu onun özel hayatıdır. Ben onun ekrandaki oyunculuğuna bakarım.


İyi oyuncu mu ?

Evet.

Başarılı mı?

Evet.

Karizmatik ve yakışıklı mı?

Evet.

Dikkat ederseniz şayet, oyunculuğunu ön planda tuttum. Zira insan, birini ne kadar yakışıklı bulursa bulsun, sırf onu bu yönden beğeniyor diye, dizisini bi yere kadar izler diye düşünmekteyim. Bi yerden sonra o boş bakışlar sıkar insanı.. haksız mıyım? Değilim değilim.. Kendi sorduğum soruya kendim cevap vermiş gibi oldum ama neyse..

Nejat İşler'in yeni projesi olduğunu söyledim. Yabancı bir diziden uyarlama olan İntikam dizisinde oynayacakmış. Bahsi geçen diziyi bilmediğim için, sevme ihtimalim yüksek. Çünkü gerçek şu ki, böyle uyarlamaları pek beceremiyoruz. Umalım ki, İntikam dizisi uzun soluklu olsun. Nejat'ı ekranda hep görelim.

Hala damağımızda tadı başkadır değil mi, Gülbeyaz dizisinin.

Şu havalara bakın hele..
 

Photoshop Çalışmam - Siyah Beyaz




İçiçe geçmiş zamanlar.. mekanlar.. insanlar.. ama yine de yalnız insanlar..




Bu da renklisi. :) Alışkanlık oldu, çifter çifter yapıyorum.
Sizde, size düşündürdüklerini paylaşır mısınız? Ve başka isimler de bulabilirsiniz. :)

Ağlama Bebeğim...

Bu küçük sevimli kız, görüldüğü ve anlaşıldığı gibi ağlamakta.
Niye?
Sinirlenmiş, öfkelenmiş.
Kime?
Seçim derdine düşmüş iki babası yaşındaki adamlara.
Anne de bunu çekiyor videoya, koyuyor internete. Kız bildiğin içli içli ağlıyor. Annesinin derdi de onu çekip, internete koymak.
Bunu anlamıyorum ben. Bi bize has değilmiş görüldüğü gibi, öyle tuhaf videolar. Bence bu açıdan bakınca tuhaf.
Hoş, 4 yaşındaki kızın kocaman adamlara kızıp, resmen şımarıkça ağlaması da, bildiğiniz şımarıklık.
Ama bu görüntüler çok ilgi görüyor. Bakın, bize kadar geldi, haberlere çıktı. Kızın ünü dünyaya yayıldı desek yeridir. Anne amacına ulaşmış yani bence. Fazlasıyla hemde.
Görüntüleri izleyen bir radyo kanalı da kızdan özür dilemiş.
Acaba, bizde çeksek yeğenimin böyle ağlayan videosunu, bu kadar ilgiyi çekebilir miyiz ki?
Şımarıklık derler, geçerler öteyana.. Kim takar, şuncacık çocuğu Allahsen..
Hem ne malum cidden o seçim haberlerine ağladığı.. değil mi ama?
Çok mu fesatım nedir Allahım..
Tamam.. çocuklar ağlamasın.. hiç ağlamasın.. hiç bir nedenden ağlamasın..

Haberin ilgili videosu için: lütfen tık.

Kasım mı Gelmiş.. ?


Az sonra söyleyeceklerimden kendim mesulüm. Ve bu kayıt kendini imha edebilir mi? Tabiki de edemez. Ben imha ederim. Ki etmeyeceğim. Yani aksiyona gerek yok.

Neymiş, kasım gelmiş-miş.. Kasımda aşk başkamış-mış..

Ben mi duygusuz ruhsuz bir insanım da böyle ayları özelleştiremiyorum acaba?

Yok eylüldü, yok ekimdi. Şimdi de kasım.

Kanımca bu sonbahara özel bir özelleştirme. Şöyle bir bakınca aylara sonbahar ayları. E o zaman özetle sonbahar desek.. 

Yahut dediğim gibi ben bu aylara bir anlam yükleyemiyorum arkadaş. Mevsimlere de tabiki de. Başıma bir iş gelecekse ocakta da gelir, ağustosta da. Aşk kapıda kasımı beklemiyor. Aşk kimseyi beklemiyor ki.. sen onu bekliyorsun..

bekliyorum..

bekliyoruz..

Beklede dur yani.

Aaa.. Kâsım gelmiş.. Hoşgelmiş.. İşte gelebilecek Kasım bu.. aşk babında.. ay olan kasımla alakası yok..
 
Son not: farkettim de ikidir  ayın ilk konusu o ayla ilgili oluyor. Darısı aralığa artık..