Hayaller Birgün Gerçekleşir Umuduyla Kurulmaz. Zira Hayaller Değildir Umutla Beslenen. Hayaldir Umudun Ekmek Kapısı...






Korkak Uyuşuk Hayalperest


Bu koskoca kız (yaşımı tekrarlatmayın bana şimdi), küçücük çocuklardan fena korktu, fena.

Aslında bu korkunun nedeni, küçüklüğünde yaşadığı bir olaydır. Onu da belki anlatırım. Şimdi dünkü olaya geçelim.

Akşam olmuş, mesai bitmiş, ben çıkmaya hazırlanıyorum. Patron önceden çıkmıştı, tek başıma idim. Tv de açık, bir yandan çıkmaya hazırlanıyorum, bir yandan gözüm onda. Bakarken birden gözüm dışarıya takıldı. Bir çocuk, elini uzatmış öylece duruyor. Yanlış olmasın, hareket yapmıyor, el açmış sadece. Baktım, bir daha baktım. Kafasında da şapka var. Bir an yeğenim bile sandım çocuğu. Camda, dışarıdan içerisi görünmesin diye film var. İşe yarıyor mu diye sorarsanız, pek yaramıyor. Işıkta görünüyorsunuz. Neyse.. Sonra dedim bu benim yeğen değil. Elimle yok yok işareti yaptım. İşime döndüm. Bir daha baktım, başka bir çocuk daha çıktı piyasaya. Bu arada yaşları ya 7 ya da 8, çocukların. Baya küçükler yani. Ama onu bana anlatın bir de.  

Sonra sesleri kapıdan gelmeye başladı. Bende toparlandım çıkacağım. Açtım kapıyı, dikildiler önüne ikisi de.

“sabahtan beri bir şey yemedik.. “ diyorlar.

Yok dedim. Çıkıyorum bende dedim. Işığı kapadım. Yok, onlar kıpırdamıyorlar. Sesleri de mır mır çıkıyor, bir sabah beri yemek yemediklerini anladım. Hadi çıkıyorum bende dedim. Hala duruyorlar. İşte o an ben korkmaya başladım. Gerçi kapıdan seslerinin gelmeleriyle başlamıştı bende korku.

Kapıda durmuşlar, birbirlerine bakıyorlar. Bana bakıyorlar. Ve artık konuşmuyorlar da. Ben içimden dualar ediyorum. Etrafta kimse yok. Çantam hemen önümde asılı, gözlerinin dibinde. Resmen korkuyorum ama onlara belli etmemeye çalışıyorum. Sonra hadi hadi dedim, hareketlendim de, onlarda yol verdiler. Dışarı çıktılar. Normalde kapı önünde, kapıyı kapatınca anahtarı alırım çantadan. Bu sefer, onlar görmeden çantamdan aldım anahtarı. Dışarıda az beride duruyorlar öylece. Kapıyı kapadım. Anahtarı direk cebime attım ve kendimi de yolun karşısına attım. Ve karşıdan gelen kadını görünce de bir sevindim ki, inanmazsınız. Az ilerleyince yine döndüm baktım, binanın yanında yan yana durmuşlar, konuşuyorlar.

Az ileride karşıya geçtim, yine baktım baktım, göremedim. Evime geldim.

İlkokul 4.sınıfa giderken de, yolda benden biraz küçük bir çocuk yolumu kesmişti. Gitmek istediğim de elindeki ince dal parçası ile elime vurmuştu. Elim kabarmıştı. Adımı sormuş, söyleyince de tamam git deyip, gitmeme izin vermişti. Bir daha da o yoldan okula gitmediğimi hatırlıyorum.

Resmen tırsıyorum çocuklardan. Top oynayan çocuklardan bile korkarım. Yani yanlarından geçmeye. Top gelip bana çarpacak diye. Çünkü küçükken kafama top yedim ben. Hala korkarım.

Geçmez bu korkular geçmez.

Haydi Çanak Antenler Çatıya.


90lı yılların sonları. Ekranlarda Çılgın Bediş rüzgarı esiyor. Bizde izliyoruz. Bir bölümde aynen şu diyaloglar geçiyor, Bediş'le arkadaşı arasında. Arkadaşı diyor ki: nefret ediyorum şu çanak antenleri balkonlara koyanlardan.

Aradan yıllar yıllar geçmiş. Dizi unutulmuş. Ama bu repliği ben unutmamışım. Artık nasıl bir tesir ettiyse bana.

Ta o zamanların sorunuymuş, şu çanaklar. Hala çaresine bakılamamış.

Şu resme bakar mısınız? Ne kadar çirkin görünüyor.

Şimdi devlet bu kirliliğe çare bulmak için çalışıyormuş.

Mesela yeni yapılan binalarda artık merkezi olacakmış bu uydu işi. Eskiler içinse bir yol arayışı içindelermiş. Henüz bulanamamış ama 2014 hedeflerinde bu sorundan kurtulmak varmış. Yani 2013 sorunu çözme, 2014 bitirme zamanı. E göreceğiz bakalım.

Bir şeyi de anlamam. Bu çanak antenler, niye doğrudan çatıya konmaz da balkona yahut cam kenarına monte edilir ki? Millet görsün diye mi? Bak bak çanak almış desinler diye mi? Ama artık olmayan kimse yok ki? Al tak çatına. Ama tabi taa 90lardan kalma alışkanlık tabi. Kurtulmak uzun sürer.

Bence bu resimdeki gibi olanlar bir çaresine kendileri baksın. Yakında resmi gazetede çıkar kanun. Çok geç olur. Her şeyi devletten beklememek lazım.



Haber detay: Ntv

Al Senin Olsun Bu Gün..


Bugün günlerden sen olmalıydı. Ben bugün başka bir güne uyanmalıydım. Gün başka olmalıydı, ben başka olmalıydım, sen olmalıydın mesela bugün, günümde.

Benim sana uyanmam lazımdı bugün. Bir değişiklik olmalıydı bugün, mesela seni göreceğimi bilmeliydim. Seni görmemin günümü değiştireceğini, sende bilmeliydin. Değişik bir gün olmalıydı bugün, günüm.

Hayallerim değişebilirdi bugün. Bugün, o gün olabilirdi mesela. Neden olmasındı. Ama olmadı.

Bugün sen olmadı.. ben olmadı.. bugün gün bile olmadı.. güneş doğmadı.. ve dahası batmayacak da doğmadığı için.

Bugün öyle bir gün işte.. gün bugündür demek lazımdı ya.. olmadı işte.

Al senin olsun bu gün.

Sevgilinin Boy Kompleksi Olmayanı mı Makbuldür?



Öncelikle kendi adıma söylemem gerekirse, boyumla ilgili bir takımtım yoktur. Yanımda benden uzun birisi dursa, hiç rahatsız olmam. Ben bu halimle mutluyum.

Şimdi bu yanımda durma olayı, yanımda sevgili olarak olsa da değişmez.

Ama ben kızım. Elbetteki sevgilimin benden uzun olması isterim. İsterim yani. Ama işte, gönül bu. Kime nasıl konacağı belli olmuyor ki.

Misal, cafede karşında oturuyor biri. Bakışıyorsunuz. Ki o anda da oldu bir etkileşim. Olacak ya işte. Kalktı masadan, geldi yanınıza. Tabi sizin aklınıza şöyle bir süzmek geliyor ama farkına varmıyorsunuz tabi o an. Sonra beraber kalkıyorsunuz masadan ki, ahanda gerçek yüzüne tokat gibi çarpıyor. Erkek sizden kısa. Ya da şöyle diyelim. Kız sizden uzun.

Naparsınız?

Olmaz bu iş. Bitti, gitti.. herkes yoluna mı dersiniz? Yoksa varsın uzun/kısa olsun farketmez. Ben bulmuşum anam hayatımın aşkımı mı dersiniz?
Tamam siz öyle dediniz ama karşınızdakinin,  hiç ama hiç umrunda değilse bu durum. Vazgeçmiyorsa. Aslında sizinde gönlünüz var ama işte sırf kısa diye yürümez, yapamam diye mi düşünürsünüz? Yoksa herşeye rağmen bir fırsatı hakeder mi? Ya da kafadan bitirmeli mi?

Geçen gazetede okudum bu mevzu ile ilgili bir yazı. Varmış ünlüler arasında da böyle çiftler. Maalesef ilişkilerini dedikodular yıpratıyormuş. Misal erkeğe, sevgilisi için annen mi diye soranlar çıkıyormuş.
Ve sonrasında o soruyu soruyor yazar: Kim, yanında annesi gibi durduğu birini sevgili diye ister?

Soru çok acımasız bence.

Çift mutlu ise, kimseye laf düşmemeli. Öyle değil mi?

Ama işte öyle olmuyor. Millet ağzında sakız yapıyor. İlişkileri yıpratıyor.

Bir gerçek  galiba şu detay. Erkek kendinden kısa bir kadınla ilişkisini rahatlıkla yaşıyor. Baya bir farka rağmen. Ama kadın, kendinden kısa sevgilisi ile rahatça dolaşamıyor bile bu dünyada.

Lafımı tekrar ediyorum. Her iki taraf sorun etmiyorsa, kimseyi alakadar etmemeli bu durum. Fesatlığın luzümü yok.

Aşkın Gözü Kör Ama Karnı Aç


Öyle diyor şarkıda.

Gözü kör olabilir ama karnı illa ki aç olur diyor. Yani aç bırakmamak mı lazım. Yoksa bazılarında doymaz bir açlık mı oluyor ki..

Sonrasında da,

Bir isim verilmemiş aşk, üçüncü tekillere muhtaçtır diyor.

İsimsiz, belirsiz bir yol. Bir gidişat. Kim olsa sıkılır bence de. Adı konmalı, eğer ortada aşk denecek bir duygu varsa. Öyle içten içe değil, telaffuz edilmeli. Söylenmeli.

Yoksa cidden gidene söyleyecek sözünüz hiç ama hiç olmaz. Yani gelen üçüncülere.

Şimdi şarkıyı dinleyelim hele.

Malt grubunun sevdiğim ve diğer şarkılarını görmeden evvel  bildiğim  tek şarkıları, dediğim şarkı:
 Aşkın Gözü


İyi Niyet Hareketi - Dostluk Mimi.

Şu anda sorunu olan bütün dostlarımız için bir iyi niyet hareketi başlatalım:
 
Bunları biliyor muydunuz?

Hassas kişilerin aslında en güçlü olduğunu, her şeyin üstesinden tek başlarına gelebildiklerini?

Başkalarına nezaket gösterenlerin, kaba davranışlara en fazla maruz kaldığını?

Sürekli başkalarıyla ilgilenenlerin aslında ilgiye en çok ihtiyaç duyanlar olduklarını?

Söylemesi en zor üç sözün “Seni seviyorum!” “Özür dilerim!” ve “Bana yardım et!” olduğunu?

Biliyor muydunuz?

Birinin mutlu görünmesi onun her daim mutlu olduğu anlamına gelmez; yüzündeki o gülümsemenin ardına bakarsanız, belki aslında ne kadar acı çektiğini ve gülümsemenin acısının üzerine beceriksizce örtmeye çalıştığı bir perde olduğunu görebilirsiniz.

Vladimir'in Derdi adlı blogdaştan. Dostluk Mimi


 

Yanginda İlk Akla Gelenin Ben Olayım.



Filmin adını unuttum. O filmde geçmişti de, etkilenmiştim resmen. Arada böyle aklıma gelir.

Kadın, şimdi yanlış hatırlamıyorsam, uzaktaki sevgilisine ulaşmaya çalışıyordu. Ona evlenme teklif etmeyi düşünüyordu. Zorlu bir yolculuk bekliyordu kadını. Yol arkadaşı da bir erkek idi. Yol boyunca didişip kavga etseler de birbirlerini tanıdıkça araları düzeldi.

Yol arkadaşı olan erkeğin aşk acısı vardı. Sevdiği kadın onu terketmişti. O da sevgilisine verdiği yüzüğü geri alma derdindeydi. Çünkü artık haketmediğini düşünüyordu.

Sonra aralarında bu yangın ve ilk kurtarılacak kişi ile ilgili diyalog geçti. Erkek demiş galiba sevdiği kadına. Bir yangında kurtarılacak ilk kişi sevdiğim kişi olur. Aklıma direk o gelir ve onu bulmaya çalışırım.

Kadının hoşuna gitti. Ve açıkcası bu adamdan hoşlanmaya başlamıştı, kendi sevgilisine ulaşmaya çalışırken.

Sonunda kavuştu kadın sevgilisine. Ama aklı o erkekte kalmıştı. Duygularından emin olmalıydı. Bir gece kalabalık bir partideyken sevgilisi ile, gizlice gitti yangın alarmına bastı. Öylece bekledi. Yanına kimse gelmedi.

Ertesi gün, yol arkadaşı olan erkeğin, sevdiği adamın yanına gitti. Gerçekten sevildiğine inandığı kişinin yanına.

Aşk bu, şüphe kabul etmiyor. Sevgi de öyle.

O halde diyebiliriz ki, yangında sevdiğini hiç aklına bile getirmeyen kişilerden ne koca olur, ne başka bir şey..

Bana Zor Geldi Bu Sorular.

Bu haftabaşı hemen yaparım demiştim ama kaldı. Niye? Çünkü sorulara uygun ruh halimi bulamadım kendimde. Karamsar olmasın dedim.
Blogdaş Deeptone'den gelen mim. Teşekkürler.
Gelelim sorulara ve cevaplara.

Şu an olsa çok sevinirim?
Oburluğum üstümde. Şöyle pizza, lahmacun, hamburger.. pasta falan olsa da yesem. Çok makbule geçerdi inanın. Çok mesud olurdum.
Şimdi orada olmak vardı?
Ora.. ora işte.. oranın adı yok henüz. Olursa söylerim.
Nerde o eski günler?
Evet neredeler.. Nerede benim o güzel okul yıllarım..
Neleri özlüyorum?
Aslında bende pek özlem yok. Ya da var da ben algılayamıyorum. Ama üstteki soruda dediğim gibi, özlemiyorum ama arıyorum okul yıllarımı.
Çok severim?
Blogumu çok seviyorum mesela.
Nefret ederim?
Sadece biri. Ama söylemem kim diye. Sır. Yoksa ondan, şundan nefret ederim demek istemem. Sinir olurum daha çok. Onları da sıralamaya üşendim.
Bugünlerde çok fazla dinledim?
İç sesimi çok dinliyorum. Başka da dinlediğim bir şey yok zaten. Dinlesem iyi olacak ama.
Şimdiki ruh halim?
Karışık. Baya karışık.

Görücü Usulü


Nedir Efenim, görücü usulü?

İki tanıdığın birinin oğlu, diğerinin kızı vardır. Bu uşaklar görüştürülür. Birbirlerini beğenirlerse evlendirilirler.

Şimdi görüştürülür dedim, dikkat çekmek isterim. Ama ortada bir yerde görüştürülmeleri gerekir. Yahut erkek gider yani kızın evine, anası babası ya da sadece anası ile.

Öyle değil mi?

Yanlış mı biliyorum ki acep ben?

Ve sırf bu yüzden mi kaçırdım kısmetlerin bazılarını acaba?

Akşam Seksenler dizisinde, yine Ahmet'e, annesi kız bulmuş. Evet buna artık alıştık. Yalnız dikkatimi çeken mevzu şu: Ahmet'in kızı görmeye gideceği yerde, kız annesi ile Ahmet'i görmeye geldi. Hemde erken denecek bir saatte.

Sizce bu biraz tuhaf değil mi? Yoksa sadece bana mı tuhaf geliyor bu durum.

Yahu demezler mi, ay ne koca budalası insanmış da, kalkmış gitmiş adamın ayağına kadar. Kız tarafı hiç gider mi erkek tarafını görmeye ta ilk seferde. Kocasızlıktan mı öldük naptık...

Bence bu ayrıntının düşünülmemesi, o seksenli yıllara hiç yakışmadı. Yani gelen kızı, sırf Gülden'le karşı karşıya getirmek için yapılmış belli. Ama işte bir kız olarak yakıştıramadım ben, o kıza ve annesine. Çok saçma bir durum idi.

Bu görücü usulü, benim bildiğim böyledir. Erkek gider kızın ayağına. Yahut bir yerde buluşurlar. Ama her ne şekilde olursa olsun kız tarafı atılmaz öyle. Aaa.. bir ağırlığı vardır canım kız tarafının. Kızın. Ki, zati ne derler, kız görmeye gidiyoruz derler. Erkek görmeye değil.

Tamam mı?

Kaydıraktan Kaymak.

Eskiden öyle şimdilerdeki gibi adım başı park yoktu mahallelerde. Parkta oynamak başka bir hava idi.
Muhtemelen bu sebeple, İzmit'te Cumhuriyet Parkı, çok meşhurdur.

Hem oturup dinlenmenin, hem de çocuğunla iyi bir vakit geçirmenin adresi idi bu park. Oyun alanı yola uzak idi. Ağaçlarla etrafı çevrelenmişti. Mişli konuşuyorum ama o park hala var. Şimdilerde tadilat görüyor.

İşte bu meşhur parka küçükken bir kere gitmiştim. Kaydıraktan kayacağım. Ve kaydım da. Ama canım yandı. Ya ben küçüktüm yahut o kaydırak büyük idi. Kaymam bitip, yere varınca, sırtım kaydırağa çarptı. O gün,  yanlış kalmamışsa aklımda, ilk ve son kaydıraktan kaymam oldu. Bir daha uzak kaldım. Zaten ben büyüyene kadar sokağımızda da hiç park olmadı.

Evet, ben, park değil, sokak çocuğu olarak büyüdüm. Sokak oyunları ile. Ve çok güzeldi benim çocukluğum. Bu acılı hatıraların dışında. :)

Şimdi nereden mi geldi aklıma? Camdan görüyorum çocukları. Birbirlerini zorla kaydıraktan indirmeye çalışıyorlar. Park kalabalık, hava yazdan kalma çünkü. Öylesi güzel.

Ve ben üşünmesem, çok güzel gezme hayalleri kurmak isterim ama gerçek olmayacak, boşuna uğraşmıyım.

Hayalleri Askıya Almak

Zor bir karar. Hayalsiz yaşamak..
Bilmem, belki de bana zor geliyor. Sanki hiç yok mu hayaller kurmadan yaşayan birileri. Vardır elbet.

Hayalsiz nasıl geçer ki gün?

Sabah kalktığımız vakit, gün nasıl geçecek sorusu, en basit bir hayal işte. İyi geçmesini hayal ederiz. Sorun çıkmasın isteriz. İstemek belki de hayal etmek.

Sahi hayal dediğimiz şey, kime göre hayal. Hayal ne? Hayal perest ne ya da kim?

Bugün istatistiklerimde vardı buna benzer bir kelime. Hayal perestin kelime anlamı nedir, diye yazıyordu.

Hayalperest hep hayaller mi kurar? Hiç gerçeklik yok mudur ki hayatında. Hani denir ya, gerçekler bir tokat gibi patlar yüzünde. Kaç hayalperest, ömründe kaç tokat yemiştir, saymış mıdır hiç?

Saysa şayet, hayalperestliği gider mi?

Saymasa ne değişir?

Hem belki tokatlana tokatlana, tokatlaması öğrenir de, az biraz gerçekçi olur bir hayal perest daha.. Amaç da o değil mi zaten? Sahi o mu amaç? Bilmem.

Hayaller askıya alınır mı? Hayal kurmaya ara vermek diye birşey var mı mesela?

Bir hayalperest, kaç tokat sonrası acısını anlar? Anlar ve askıya alır artık hayallerini.

Ya cidden bir yük ise hayaller, insanın omzunda. Ve yorulmuşsa insan artık o yükün altında. O yük, o tokatlardan daha fazla canını yakıyorsa.. vazgeçmek doğru karar olmaz mı?

Bir hayalperest eksilse şu hayattan, bu kaç hayalprestin umrunda olur ki? Kaçı bilir, birinin eksildiğini.. anlarlar mı birbirlerini, aynı dünyanın  farklı insanları?
Bence anlamazlar.

Hayaller belki birdir ama kuran farklıdır, kurduran farklıdır.. kuruşlar hep farklı farklıdır..

Hayaller yük değildi belki de, onu yük yapan, sadece kuran kişi idi. Ki bu satırları yazarken bile kaç hayale daldı..

Hediye Almak ya da Almamak.


İşte tüm mesele bu.

Alacağım dersin, ne alacağını bilemezsin. Günlerce onu mu alsam bunu mu alsam, onu beğenir mi yoksa bunu mu beğenir.. diye bin türlü dertle dolanırsın.

Sonunda alırsın da, derdin bitti sanırsın. Şimdi de beğenir mi derdi yer içini. Hediyeyi verip, beğendiğini görmeden, sana gün yüzü yoktur.

Bir gerçek vardır. O gerçekte, bir kıza hediye almak, bir erkeğe hediye almaktan kat kat daha kolaydır. Bu gerçek ta küçük çocukken başgösterir. Kız çocuğuna öyle çok hediye seçeneği vardır ki, iş, erkek çocuğuna gelince, karşına hep araba çıkar. E evde araba koleksiyonu varsa arabadan başka bir seçenek düşünmen lazımdır. Ama ne? İşte sorun başlar. Ama bu hediye sorunu erkek büyüyüp, dede sıfatına kavuşunca biraz olsun azalabilir. O yaşta hediye beğendirmek kolay olur. Zira sadece düşünmek bile yeterli olur onlara.

Ama işte o ikisinin evresindeki dönemde, resmen ananız ağlar.

İşte bende burada size bir erkeğe, hazır tivit bile 14 Şubat havasına girmişken, ne hediye alınmaz onu deyivereyim.

Araştırmaya göre, bir erkeğin sevmediği hediyeler içinde, spor salonu üyeliği hediyesi yer alıyormuş. Bak hele bak. Paranın bolluğuna bak. Kalkmış adama üyelik hediye ediyor. Amma bunu erkek kendine hakaret olarak görüyormuş, demedi demeyin. Sanmayın ki parası yüzünden. Hayır.. bu hediyenin altında, acaba beni şişman mı görüyor bu kız da, bana böyle bir hediye veriyor, düşüncesi mi yatıyor ki, diye geliyormuş aklına. Doğru yani doğru. Bak canım sen göbek mi yaptın ne, spora git bir gel bakayım, demenin kibar yolu. Yahut, ben öyle şişko ve göbekli adam sevmem, erkek dediğin sportif olur, demenin başka yolu. Yani bu hediyeyi boş geçin. Zaten parasına yazık. Artı, romantiklikle ilgisi yok.

İkinci olarak, bir erkeğe alınmayacak bir hediye de, kişisel bakım ürünleri. Onlarda erkeğin aklına beni beğenmiyor mu, sorusu getirtiyormuş. Hoş, bir kıza da alsan aynı şeyi düşünür. Sen kalk bir kıza akne temizleme jeli al bakalım neler oluyor. Hakaretin daniskası. Mahkemeye kadar gider bu iş. Öyle böyle değil. Al o kremi sür direk o insanın yüzüne, haktır.

Neyse..

Zaten bir kıza alınacak hediyeler boldur. En olmadı, gider bir peluş oyuncak alırsın canım. Allah Allah..

Erkeğe ise hediye olarak ne alınır, diye sorarsanız, ne biliyim ben. Kelin merhemi olsa.. Ben daha 10 yaşındaki yeğenime ne alacağımı bilemiyorum. Ki erkek evet, yeğenim erkek. Bu gidişle almamayı bile düşünüyorum.
Özetle demem o ki;
Her ne kadar erkekler, hediye konusunda kadınlardan daha az beklenti içinde olsalar da, bana göre, bir insan hediye aldığında çokca sevinir. Arada sürpriz yapmak lazımdır. Tabi öyle üyelik falan hediye etmeyin haa..

Cuma Duası

Allahım...
Sen beni -bizi-, tuvaletten sonra ellerini yıkamayan insanlardan uzak eyle.

Dahası;
Ellerine hapşurduktan,
Otobüsle yolculuk yapıp,evine geldikten,
Para ile temas ettikten,
Ayaklarını kaşıdıktan
 sonra
Ellerini yıkamayanlardan da Allahım bizi uzak eyle...

Unutmayın, cuma günü duaların kabul gördüğü bir gündür.
Şimdi hep birlikte " Amin " diyelim...

Amin...

Küçük Osman, Oldu Avatar.


 
Öyle Bir Geçer Zaman ki dizisinin, şu küçük Osman'ı, oldu şimdilerde bildiğimiz Avatar.

Hititya adlı Türkiye'nin ilk fantastik çocuk filminde doğaüstü güçleri olan üç kardeşten biri olacak Osman. Hem de en kahramanı O olacak. 3 kardeşte ayrı ayrı, suya, ateşe, havaya hükmetme gücü varmış. Yani Avatar da oradan çıkıyor. Filmin haberini görünce aklıma direk Avatar geldi. Görünce sizde öyle diyeceksiniz bence. Hatta görüp dediniz bile. Netten bakarken Harry Potter denmiş ama dediğim gibi filmde suya havaya ateşe hükmetme olayı var. Yani bildiğin Avatar olayı işte. Harry ne alaka anlamadım.

İlk fantastik çocuk filmimizde küçük Osman'dan hariç, Kurtlar Vadisi dizisinin Memati'si Gürkan Uygun da yer alıyor. Memati, filmde kötü adam. Osman ve kardeşlerinin peşine düşüyormuş.

Ayrıca filmde Serra Yılmaz, Okan Yalabık ve Engin Akyürek gibi ünlü isimlerde yer alıyormuş.

Hititya – Madalyonun Sırrı filmi bir seri olarak düşünülüyormuş. 3 seri olması planlanıyormuş. Bakalım nasıl bir fantastik çocuk filmi olacak, göreceğiz.

Bizim Evin Kedisi

Aslında bir kedimiz yok. Kedimiz olmaya aday bir kedi var.
Bizim ev, iki katlı. Üst katı sadece duvarlar örülü olarak bırakılmış. Yani kimse oturmuyor. Camı çerçevesi yok.
Bizim kedi olmaya aday kedi de evin önündeki ağaçtan yukarı tırmanıp, üst kata çıkıyor. Sonra bizim kapının önüne geliyor. Tüm gece kapı önünde oturuyor.
Sabahları hep beni karşılıyor sağolsun. Hatta uğurluyor beni ta dış bahçe kapısına kadar.
Önceleri kapı açılınca merdivenlere doğru kaçardı. Şimdi resmen sırnaşıyor. Eve girmenin yollarını arıyor.
Şahsen bu yaşıma kadar elimi uzatıp ne köpek ne de kedi sevmişliğim vardır. Hem biraz korku hemde sanırım annemden gördüğüm hareketlerden. Annem pek sevmez kedileri. Köpekler için öyle diyemem. Çünkü ben küçükken bir köpeğimiz vardı, ama öldürdüler gariban hayvanı. Ailem değil, kim olduğunu bilmiyoruz. Zehirlemişler.
Şimdi bu kedi ile bir muhabbetimiz, bir yakınlaşmamız var. Ayaklarımın dibine kadar geliyor. Bazen korkmuyor değilim.
Birde böyle tek ayağını kaldırıyor, kuyruğunu titretiyor falan, ne demek istiyor acaba sizce? Kedi dilinden anlayan biri açıklasın. Böyle sanki, ayağıma yaslanıp sevimlilik yapmak ister gibi. Tabi kuyruğu havada olunca da, aklıma acaba içeyecek yer mi arıyor diye de gelmiyor değil. Tamam köpekle karıştırıyorum kabul ama tırtısıyorum napıyım.

Doğrudur !


Gelen her bir yorumla yazdığım yazıyı baştan sona tekrar tekrar okuduğum doğrudur.

Hergün her saat, kendisi hakkında tivitte araştırma yapıp bunları Rtleyip sayfamda yer işgal eden iki ünlü ismi takipten vazgeçtiğim doğrudur.

Çalışır gibi görünüp, aslında nette dolaştığım doğrudur.

Mahallemin, neredeyse tüm sokaklarının yerini ve hepsinin adını bildiğimiz doğrudur.

İşyerinde, tuvalet ihtiyacım doğacak diye su içmediğim doğrudur.

Tuvalete her gittiğimde o delikten yine bir fare çıkacak diye korktuğum doğrudur.

Başıma kötü bir hal gelirse diye düşünürken yanımda hep tanıdık birini de hayal ettiğim doğrudur.

İğneden değil ama serumdan fazlasıyla korktuğum doğrudur.

Twettir da gün boyu tivit atma potansiyelim olduğunu farkettiğim doğrudur.

Doğru olarak sadece kendi saatimi gördüğüm de doğrudur.

Lady Uyuşuk Hayalperest Der ki;


Nasrettin Hoca'nın bir lafı vardır, parayı veren düdüğü çalar. Artık para ile saadet bile oluyor, lady yahut lord niye olunmasın ama değil mi?

Şimdilerde 5bin civarı lord ve lady'miz varmış artık bu güzel ülkemizde.

Basmışlar parayı, basmışlar parayı, almışlar ünvanı arkadaş. Yalnız benimki beleş. Öyle uygun görüldü. :)

Olay bu kadar basit ama şahsen anlamadığım bir husus var bu olayda. Bir insan niye lady yahut lord olmak ister, parasını verip. Burası İngiltere mi? Yoksa bir ilçesi, köyü, bucağı falan mı? Var mı böyle bir şey acaba?

Yok.

Bu parası ile kazanılan, haklı ünvanların eminim ki sahiplerine kazandıracağı birçok artısı olacaktır. Yoksa bu kadar insan deli değil, divane değil. Kazanılan artılarda bu haberde şöyle açıklanmış.

Anacığım, peki kim bunlar, bildiğimiz, tanıdığımız birileri var mı bu 5binin içinde.

Var efenim, var.

Kenan Doğulu ve Beren Saat ikilisi var örneğin. Sayın lord ve lady'miz onlar artık. Bir de evleniverseler var ya, tam olur. Bananeyse artık.

Ayrıca Deniz Seki ve Tolga Karel de bu ünvanlardan alanlardan, der, huzurlarınızdan ayrılırım efenim.

On Üç mü Yoksa Dört mü ? 13 - 4

Sizce hangisi daha uğursuz ? Ya da şöyle sorayım. Hangisi daha masum ya da şanslı duruyor?
Yarın 2013'ün ilk 13 lü günü. Allah'tan cumaya rastgelmedi. Napardık o zaman. Demiştim hatırlarsanız, şu 13 ile ilgili uğursuzluk sorunsalı yaşayan kişilerin halleri şimdi nice  merak ediyorum.
Bugün de 4 rakamını uğursuz sayan bir ülke varmış, onu öğrendim.
Tayvan ve Çin.
4 rakamının ya okunuşu ya da yazılışı galiba, onu şimdi hatırlamıyorum, ölümü çağrıştırıyor diye, kullanılmıyormuş.
Mesela binalarda 4 nolu daire yokmuş. Asansörlerde 4. kat olmazmış. Bildiğin yok yani. Hastanelerde bile. Adamlar 4ü yok etmişler. Direk 5e geçmişler. Otoparklarda 3ten sonra bildiğin 3 buçuk geliyor. Sonra 5.
Komik geliyor şahsen bana.
Rakamlardan şans beklemek kadar manasız. Belki de saçma. Ama insanlar inanıyor. Hatta koca ülke inanıyor buna.
Evlerin 4. dairesine kimse oturmuyormuş. Genelde ülke dışından gelen yabancılar tutarmış o daireleri. Çünkü ucuza verirlermiş.
Tamam binanın 4. dairesine oturmazsın  da, 4.katını da yok sayamazsın ki. Teknik olarak o katta oturuyorsundur, o bina 5 yahut üstleri bir kat sayısına sahipse. Öyle değil mi? Madem 4 takıntın var, binalarını hep 3 katlı yap gitsin. Enden geniş tutarsın, boydan değil. En sağlamı öyle olur anacığım. Siz beni dinleyin.

Ve 8 ve 9da da bir uğur falan olduğunu düşünüyorlarmış. Bunun nedeni de yanlış hatırlamıyorsam, şans kelimesini mi ne çağrıştırdığı için. O zaman binaları niye yüksek tuttuklarını çözdük. 9da oturmak için tabiki de. Ama 4ün uğursuzluğunu pas geçmemek lazım bence. En iyisi enden geniş tutmak her binayı.

Bakın hatta kimliklerde bile iki tane 4 rakamını kullanmak yasaklanmış. Kimse istemediği için. Bir kadın yeni doğan çocuğunun kimliğinde peşpeşe 3 tane 4 rakamına itiraz etmiş, mahkemeye vermiş ve kazanmış. Zaten ondan sonra bir tane olacak diye yasa çıkmış ülkede.

Sizin hiç oldu mu böyle ince ve şaşılacak rakam takıntınız? Bir rakam cidden bu kadar korkutucu olabilir mi yahu? Hiç aklım ermiyor inanın. Eren varsa izah etsin bana da.

Bana Uygun İşi Olan?


Efenim, ben ki, her patronun böyle bir çalışanım olsun dediği bir çalışanım.

Önlisans muhasebe mezunuyum.

Tamam elimde diploma var ama tecrübe isteyenlerin başına taş düşmeye emi... Çalıştırmazsan nasıl tecrübe kazanacak bu mezunlar, ey saygıdeğer işveren. Sorarım sana.

Bilgisayar tecrübesi istiyorsun. Tamam, o iyi denecek derecede mevcut. Essah bak. Bende yalan yok.

Giyimime özen göstertirim. Bakımlıyımdır... Cici bici bir kızım yani. Neyimi beğenmiyorsun ki sen? Allah Allah...

Sonrasında hem bilgisayarlı muhasebe hemde grafik tasarım alanında sertifikam var. yaaa... Senin var mı? Yok. Ama yine de beğenmezsin beni.

Sigara içmem katiyette. İçilen yerde bile duramam. Yani sen işveren içiyorsan kaybedersin beni. Söyliyim yani. O kadar sağlığıma düşkünümdür, söylemesi ayıp olmasın.

İstekli, azimli, işini sevecek bir tipimdir. Bakın burda 6 senedir aynı yerde, ne koşullarla çalıştığımı bilsen var ya, havada kaparsın beni sen. O derece yani.

A bak şurdan kaybedebilirim ama. Sosyal medya sorunsalım var benim. Facebook yok. Twitter yok. Ondan yok, şundan yok. Yok yok, asosyal değilim ben. Onu da kim uydurmuş. Hem kim çıkarıyor bu sosyal medya üzerinden eleman bulmayı. Dahası elemanı bunlara göre seçmeyi. Allah Allah... Neymiş, mesajların içeriklerine bakıyorlarmış, neleri beğendiğine bakıyorlarmış, aşikar ilişki yaşıyormuymuş.. Sanane yahu.. Adamın özel hesabında ne yazdığından, ettiğinden sanane.

Bu işverenlerde iyice şaşırmış cidden.

Evet... Artık bu yazımdan sonra iş değil, başka hiçbirşey bulamam ben. Hadi hayırlısı.
 
 
Not: Bu yazı tamamen kurgudur. Gerçek kurum ve kişilerle ilgisi yoktur.

Belkili Hayaller..


Bazen.. Hatta çoğu zamanlar hiç anlamıyorum.

Belki de anlamaya çalışmak anlamsız. Sana bazı anlamlar yüklemek anlamsız.

Ama.. ama işte, bazen öyle şeyler söylüyorsun ki.. düşündürüyorsun beni.

Ve ben düşününce en iyisini ve en kötüsünü düşünüyorum. Aklım karışıyor. Hayallerim karışıyor. Ve sen inadına susuyorsun çoğu zamanlar.

Anlamıyorum.. anlamlandıramıyorum seni.. bir yere koyamıyorum. Belki de hiç yoksun, olmayacaksın da. Ben hep bir hayalle konuşmuş olacağım.

Belki.. belki.. benim kurduğum hayalleri sende kuruyorsun.. belki.. bunu düşünmek bile öyle uzak bir hayal ki.

Ama belki, belki düşünüyorsundur sende. Ve benden çekindiğinden bir şey diyemiyorsundur. Öyle ya, belki bilmeden senin cesaretini kıracak şeyler söyledim. Söylüyorum.

Hayal... hayal değil mi tüm bunlar.. benim hayalim.

Seni kendime yakın yapan benim.

Ve yine uzaklaştıran, yine benim.

Kaybolmak çok fena biliyor musun? Kararsızlıklarda... Bilinmezliklerde kaybolmak.. fena.. can yakıcı. Umut yıkıcı... yakıcı..

Bazen sen de aynı benim gibi düşün istiyorum. Bilmeden, birbirimize aynı şeyleri çektirmiş olalım. Çok mu zalimce sence bunu istemem...

Tarzımı Arıyorum.


Gören var mı?

Iyykk.. iğrenç oldu, geri aldım. Yokmuş gibi farzedin bu cümleyi. (Silsene kardeşim o zaman diyenlere, o zaman iğrenç olduğumu nasıl öğreneceksin ki, diyorum.)

Evet.

Ben öyle her konuda, gerekli gereksiz konuşmaktan galiba sıkıldım. Dünde bumerangda blog tarzı ile ilgili bir şeyler okudum. Bir blogun tarzı olmalıymış. Belli bir konuda yazmakla oluyormuş bu tarz olayı da. Mesela yemekler, mesela gezi turları tavsiyeler, mesela dizi film konuları... gibi gibi..

Şimdi, bunları okuyunca da kendimi düşündüm. Mübarek ortaya karışık bir pizza çıkartmışım. Ohh.. mis, hemi de. (Kendimi yağlamasam olmaz.)

Şaka bir yana, cidden belli bir konuya mı yönelsem, yoksa birinin dediği gibi, böyle her konudan yazmak da ayrı bir tarz mı oluyor ki acaba?

Bunları düşünürken de, aklıma bu blogu niye açtığımı düşünüyorum. Bazı şeyleri içimde tutmamak için. Yazmak için. Ama dediğim gibi kendime belli bir rota çizmedim.
Aslında bunun nedeni sanırım bendeki tutku eksikliği. Belli bir şeye bağlanamıyorum. Öyle çokca sevemiyorum. Hayranlık duygum eksik kalmış benim. Mesela böyle bir şarkıcı için kendini parçalayan insanları anlamakta güçlük çekerim. Yani burada bu örneği, iyi bir örnek olduğu için verdim. Amacım kimseyi yadırgamak değil.

Yani insan bir şeyin ucundan tutar, hayatı boyunca onun için savaşır ya. O duygu bende hiç filiz vermedi şimdiye kadar. Belki de daha karşıma çıkmadı. Hoş, bu saatten sonra çıksa ne olur, çıkmasa ne.. Evet evet.. bu 3lü yaşlar bana şimdiden ağır gelmeye başladı. Halbuki ben daha küçücük bir kızım.. minnacık..
Daha tarzı bile olmayan bir blogdaşcık...

Hasretinle...

İnsan çoğunlukla gördüğü, kavuştuğu ama bir zaman ayrı kaldığı, özetle tanıdığı birini özler, ona hasret duyar değil mi?
Ya bir insan, hiç görmediği, bilmediği birine, bir şeye hasretlik çekiyorsa...


İçimden Geçti Bunlar.


Akşam İntikam dizisi için, sevdiğim ve her hafta anneme inat izlediğim Rizzoli'yi izlemedim. Hafif bir pişmanlık var esasında. Bilmiyorum. Dizinin pragmanında ben elimi kirletmeyi seçtim diyor ya, yahu bende birileri ölecek diye bekliyorum. Gitti adama gaz ilacı içirdi. Kadının arkadaşıyla arasını açmış oldu. Oldu bitti. Kadının üstünü çizdi. Pehh.. Beğenmedim. Daha bir aksiyon beklerdim. Şimdi daha ne olsun, kadının oğlu vuruldu derseniz, ben o kısmı pek çözemedim.
Birde Tuğba Büyüküstün'ün 20 dakikasından daha uzun soluklu olur. Bunu da belirtmem lazım.
Neyse...

Birde bizde sakıncalı olan şeyler, yasaklananlar daha popüler olur. Değil mi? Bende şu Şeker Portakalı ve Fareler ve İnsanlar kitabının sansürlenerek yasaklanmasını iyi buluyorum.

Hopp.. hoppp.. bir saniye hemen saldırmayın. Durumu izah edeyim.

Şimdi... bu haberler ile birlikte unutulmuş iki kitap gündeme geldi değil mi? Çoğu kitabı okuyanda tekrar okuma isteği, okumayanda da bir merak oluştu. Eminim ki kitapçılarda kitapların satışı artmıştır. İşte bu sansür ve yasağın böyle iyi etkisi oldu bence. Okumayanlar okudu, okuyacak. Aileler çocuklarına inadına okutacak.

Acaba diyorum. Bu olayı başlatan belki de tüm bunları düşündü de yaptı. Baktı ki, bu güzelim kitabı artık kimse okumuyor. Ben ne yapsam da yapsam, şu kitabı gündeme getirsem dedi. Ve en can alıcı noktadan bombayı patlattı.

Dünden beri, tepkileri görünce aklıma bunlar geliyor. Herşey ortada, yasak yahut sansür kelimesi, herkeste o kitaba karşı bir sempati oluşturdu. Belki adını bile hiç duymayanlar kitabı merak edip, okumaya karar verdi. Dedim ya, biz ülkecek, yasağa meyilliyiz. Yapma denileni yaparız.

İyi oldu bence bu olay. Şeker Portakalı kitabına yaradı bu gündem. Kim ne derse desin.

Ve biri bana desin ki, benim sırtımı, giydiğim kazağın şapkasının  ağrıtmasının nedeni şudur. Geçen de panço giymiştim. Yine ağrımıştı. Sanki sırtımda yüz ton yük taşıyorum, mübarek. Öyle bir ağrı yapıyor. Yorgunluk veriyor. Akşam kazağı çıkarınca farkettim, onun yaptığını. Ben ki, ağır çanta bile taşıyamayan bir insanımdır ama bu kadarı da fazla geldi. Acaba bende yalan dünyadaki yönetmen gibi omurgasız mıyım ki... :D

Yazmak İçin Yazmak.


2013...

Daha ilk günlerinde tarihe geçti esasında. Tabi unutmazsak tüm bunları. Mesela Aralık ayı geldiğinde, 2013de yaşanan unutulmaz anlar listesinde, şuan gündemde baya tepki toplayan sansürleyen kitaplar yer alır mı?
Bilemiyorum.

Bugün ayın 3ü, 2013. Yazmak için bu uyumu bekledim mi? Tabiki de hayır. Ama şu var, bayadır dikkatimi çekiyordu; konu sayımın son rakamı ile izleyici sayımın son rakamı hep aynı gitti. Biri arttı, diğeri de arttı. Nedensiz hoşlandım bu durumdan. Ama 7 tek kaldı, 6, 7 olmadı. Şimdi 8 olacak bakalım değişecek mi? Bekliyor muyum? Hayır.

Aslında şu sıra sinirlerim pek bir oturmayı sevmiyor. Herşeye ve herkese sinirlenir olduğumu farkediyorum. Mesela anneme. Kadına saçımı keseceğim dedim. Hele bir kes, konuşmam dedi. Aslında hata bende, niye söylüyorum ki. Yıllardır az az kestim de farkına vardı sanki. Şimdi ne dese, sinir oluyorum. Daha geçmedi galiba sinirim ondan.
Birde anne lafları diye yazsam laflarını, şaşar kalırsınız. Mesela dışarı çıkarken illa söylediği bir laf vardır: çok eğlenmeyin. Şimdi sanmayın, eğlenmeye gidiyoruz. Ya markete gidiyoruzdur, ya ablama. Yahut başka yere. Nereye gidildiğinin önemi yok. Kadın çok eğlenmeyin demeyi hiç ihmal etmiyor. Arada çok eğleneceğiz çok.. deyip laf çarpıtıyoruz.
Birde kendisi giderken söylediği laf; soran olursa evde yok dersiniz, der. Evet evet aynen böyle diyor. Gidiyor ve evde yok dememizi istiyor. Aynen cevabımız şöyle oluyor bazı bazı: evde saklanıyor diyeceğiz.

Evet, annemi de anlattım, rahatladım.
Mı acaba.. Ne alaka ise artık. Zaten sırtım ağrıyor. İyice yaşlandım mı naptım ben.