düz yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düz yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2012

Tutuklu Kadınlar



Çocukların hayalgücü farklıdır. Neyi nasıl yorumlayacaklarını kestiremezsiniz. Nasıl gördüklerini de.

Oturduğum yerde yaşadığımız bir hikaye geldi aklıma. Yazayım dedim.
Olayı bizzat yaşayan ablamdır.

Birkaç yıl önce yine taşınmıştık. Biz hep taşınıyoruz zaten. Kiracı olmak böyle bir şey naparsınız.. Taşınmadan evvel ablam sınav için başvuru yapmıştı. O vakitler ortada bir durum olmadığı için, ki bir kiracının ne zaman taşınacağı hiç belli olmaz. Halen oturduğumuz ev adresi verildi başvuruda doğal olarak. Biz taşınınca da değişme zamanı geçmişti. Belki de değiştirilemiyordu. Çünkü sınav sonuç kağıdı gelen, yanlış hatırlamıyorsam.

Biz, taşındığımız eski sahibinin gıcıklığı nedeniyle taşındık. Zaten hep öyle oluyor. Yoksa biz iyi bir kiracıyızdır yani.

Nasıl öğrendiğimizi tam hatırlamıyorum ama ablamın sonuç belgesinin eski adrese geldiğini öğrendik. Ablam gitti almaya. Eski evsahibi vermemiş. Baya konuşmuşlar falan ama yok kadın gıcıklık yapmış, vermemiş. Ablamda “ben almasını bilirim.” diyerekten eve geliyor. Annemi de alıp karakolun yolunu tutuyor. Durumu izah ediyorlar. Karakoldan bir polis aracına binip, doğruca evsahibine gidiyorlar. Annemler arabadan inmiyor, polisler gidip evrağı alıp getiriyorlar.

Şimdi mevzuyu uzatmış gibi görünebilirim ama, asıl mevzu o dakikalarda yaşanıyor zaten. Polis arabasında annemle ablamı gören çocuklar, birbirlerine aynen şöyle diyor:

tutuklu kadınlar... tutuklu kadınlar..




24 Nisan 2012

Çocukluğum, Babam, Yaramazlıklarım.

Bir yaz gecesi.
Belki yıldızlarda vardı ama benim hatırımda sadece o var. Kocaman, ışıl ışıl. Sanki gökyüzünde bir fener. Dünyayı aydınlatıyor. Öylesi bir hayranlık ki, hiç unutmadım o geceyi. O kocaman, pasparlak dolunayı. Belki de bu sebeple seviyorum dolunayı. Onun o güzel ihtişamını.



Şuan oturduğumuz evin önünden bir ağaç görünüyor. Bir erik ağacı. Ama sanmayın o erik ağacı, öyle basit ve sıradan bir ağaç. O benim ağacımdı küçükken. Yani yanlış hatırlamıyorsam eğer, benim olan ağaç o idi. Bir o kalmış. Büyümüş, ben gibi. O bahçede daha başka çeşitlerde başka erik ağaçlarıda vardı. Ama onlar artık yok. Üzerlerine ev dikilmiş.
En büyük erik ağacı, büyük ablamındı. Ona tek kişilik salıncak yapar sallanırdık. Bir keresinde, deli gibi, kendi etrafımda dönmüştüm ağaçtaki salıncakta. Bitişe doğru dönme hızı yavaşladı. Hiçç müdahale etmedim, öylece döndüm durdum. Sonuç, midem bulandı. Sonrasında ve şimdi, salıncakta, az hızda fazlaca kalsam, yine midem bulanır.
Babam pay etmişti bize o ağaçları. Kendi dikmişti çoğunu zaten. Hepsi farklı idi neredeyse. Kimi normal erik, kimi orak eriği, kimi de bir çeşit erikti işte. Ayvada vardı o bahçede, üzümde. Ama bize erikleri vermişti babam. Çünkü onların çeşidi bol idi.

Kış akşamları, sobanın etrafında toplanır, otururduk. Babam, artık kaç kilo aldığını o zamanlar hiç bilmediğim mandalin yahut portakalları dağıtırdı bize. Bir bana, bir ona, bir kendine, bir anneme. Tam 7 kişiydik. Öyle 3, 5 düşmezdi payımıza. Ondan dedim ya kaç kilo alınırdı o mandalinalar hiç bilmezdim. Herkes yesin, bitirsin diye, ben yavaş yerdim. Çok sık, ardı ardına yemezdim. Ama biten, anneminkileri alırdı çoğunlukla. Annemde kendikilerini pay ederdi adeta. Babamınkiler ne olurdu bilmiyorum. Ama oda bize verirdi bazen.

O erik ağaçlarının ötesi, koca bir bahçe idi. Mülkü bizim değildi ama bahçemize bitişikti. Arada, sonradan açılan o yol olmadan evvel bir çit bile yoktu. Bizde o bahçeye boyumuzu aşan mısırlar ekerdik. Mısırların o güzel püskülleri, saç olur, ahenkle sallanırdı. Toplanan mısırlar, bir koca kazanda kaynatılır, yahut ateşte pişirilir, mahallece yenirdi.
O yol girince araya, o boş araziye ekmedik bir daha. Şimdilerde hala durur. Ekiminden vazgeçince, orası bizim oyun yerimiz oldu. Birgün otların arasında bir şey gözümüze takıldı. Yuvarlak, yeşil bir şeydi. Annem o karpuz demişti. Öyle çıkmıştı, birkaç tane. Ve biz ne yaptık? O küçücük karpuzları koparıp koparıp, içlerini açtık. Velhasıl o karpuzlar hiç büyümedi. Ne yaramazlık değil mi?

Geçenlerde bir kelebek gördüm. Evet evet, sadece bir tane. Biz küçükken, söylemesi ayıp olmasın ama o küçük, narin varlıkları yakalardık. Kibrik kutusuna koyardık. Sonra, hala uçabilenleri, geri salardık. O kanatlarındaki tozlar bulaşırdı elimize. İşte o zaman uçmaları zorlaşırdı. Maksadımız öldürmek değildi onları. Ama niye yakalayıp, salardık bilmiyorum inanın. Belki merak, incelerdik çünkü. Evet, yaptığım en kötü yaramazlık buydu galiba.
Belkide biz azalttık sayılarını. O zamanlar öyle çoktular ki, şimdi sadece bir tane gördüğümü hatırlıyorum bahçede.

Dün 23 Nisan'dı malumunuz. Yeğenim bizdeydi. Evinde olsaydı, stadyumdaki gösterilere götürecekti babası. Ama o bizi -teyzelerini- ve küçük kuzenini seçti.

9 Nisan 2012

Pazar Günü Sendromu

Pazartesi sendromu da neymiş.. Pehhh.. Bende pazar sendromu var. Naa'bberr..
Diyerekten caka satma derdindeyim.
İşin şakası bir yana bende ciddi ciddi, pazar günü ile alakalı bir sorun var. Ya sevmiyorum yahut o beni sevmiyor.
Öyle depresif haller, can sıkıntıları, uyku halleri, mızmızlıklar, tembellikler... Daha say say yani.
Böyle içime bir şey oturuyor sabahtan, akşama kadar tüm ağırlığını üstüme veriyor. Bende öylece kalakalıyorum. Hiçbirşey yapamıyorum.
Cumartesi bişey yok, ama pazar sabahı, kendimi hiçbir işe odaklayamıyorum. Evden çık, dolaş. Hava güzel. Ama yok, gelmiyor içimden. Cezbetmiyor beni dolaşma fikri, aksine yoruyor. Bir acayip üşengeçlik kaplıyor bedenimi.
Bir banyo yap kendine gelirsin, yok, onuda beceremiyorum... Sudan resmen, uyuzlu gibi kaçasım geliyor.
An geliyor iştahım kabarıyor. Ama çoğu vakitler, gün içinde hiçbirşey yemeden akşamı ediyorum. Yediğimden tat almıyorum.
Akşam oluyor, yarın işe gideceğim, düşüncesi beni bir hoş yapıyor. İyi yönde değil bu hoşluk. Ne giysem diye düşünüyorum. Ama kalkıp, ne giyeceğimi ayarlamıyorum. Üşeniyorum. Kafamda kuruyorum, tamam diyorum, yarın olmadı bakarım bişeyler. Erken kalkarım biraz.
Kahvaltı zamanı, gün olmuş pazartesi. Ama iştah yok tabi.
Pehhh... Neymiş ki pazartesi sendromu.
Bende pazar günü sendromu var. ... Değil mi daktır beyy...

12 Mart 2012

Anlamazsın Bazen Özlediğini

Günlerdir görmemişsindir. Arada belki aklına gelmiştir kimi zaman. Birgün aniden çıkar karşına, gözlerin dolar, unutursun konuşmayı. Hıçkırıklar boşalır yalnızca. Engel olmak istemezsin. Kırılmış set kapakları bilirsin. İşte o an anlarsın, ne çok özlemişsin.

Şarkılar hep söyler ya, bazen öyle olmuyor işte. Kokusuna hasret sarılmıyorsun eşyasına. Resimlerine takılıp kalmıyorsun. Meskenin değil cam kenarları her daim. Ağlamıyorsun geldikçe aklına. Çünkü öylesi çok gelmiyor aklına.

Ama birgün, ansızın, apansın dikiliveriyor karşında. Gülümsüyor sana. İşte o an, o an anlıyorsun. Özlemişsin...

Bir sevgiliyi, yâri özlemek değildir, özlemek.

İnsan, içtiği kahveyi, uyurken sarıldığı oyuncağını bile özler. Oturduğu koltuğu, oturduğunda duyduğu keyfi de özler. Bir çift tatlı sözü de. Köpeğini özler.

Başka bir şey özlemek. Alışkanlıklardan vazgeçememek gibi. Ama sevmek var özünde. Belki de başka bi şey.

Tuhaf bir duygu özlem. Bazen midene oturuyor, acısından gözün bişey görmüyor. Bazen de hiç anlamıyorsun, tekrar görünceye kadar.

İnsan kaybettiğini anladığında mı başlar özlemeye... Yahut, kaybetmediğini düşündüğü için mi yakar içini özlem ateşi. Ya da alıştırır kendini de ondan mı anlamaz özlediğini...

7 Mart 2012

Yanlış Zaman, Yanlış İnsan

Hep bekler ya insan, o doğru kişiyi. Ben bulmuştum işte. Mutluydum. Huzurluydum ve garip bir gurur vardı içimde. Sanki insanlığa karşı bir zafer kazanmıştım. Bulamazsın diyenlere okkalı bi tokat savurmuştum. Mutluydum ve de huzurlu.

Yolda düşündüklerim bunlardı. Ve o uzun yol sanki çabucak bitmişti.

Bir güvercini ürkütme korkusuyla nasıl sessiz yürüyorsam, şimdide öyle giriyordum içeri. Sürpriz yapacaktım ya benim güvercinime. Ama... Ama yoktu kimse. Sessizdi oda, sessizdi ev. Sessizdi dünya... Bağırdım, seslendim. Benim sesliliğime inat, sessizdi işte ev. Cevap gelmiyordu O'ndan. Yoktu. Gitmişti...

Gidişini bana haber etmiş, bir kuru mektupla. Ne mektubu be, not işte. İki satır yazı.

Gördüm, aldım elime okudum ve geri koydum. Sanki bir şey değişecek.

“Senin yokluğunda, seni hiç özlemedim. Ve düşünürken bunu, kendimi mutlu olduğum başka bir yerde buldum. Sensiz mutluydum. O halde gitmeliydim.”
 






Yine kaldım bi başıma. Ne yanlışım var yanımda, ne de doğrum...

24 Şubat 2012

Kafam Karışık

Bakıyorum ama göremiyorum. Göremiyorum görmek istediğimi. Belki de yanlış yerde arıyorum, bilemiyorum ki...

Gülüyorum, bak diyorum işte ne güzel. Gülümsemek güzeldir. Gülümsetebilmek daha güzel. Ama hayat geçmez ki gülerek...

Derdim var diyorum, sessiz ve usulca. Öylece anlatıyorum, hafiflik geliyor. Ama diyorum yetmiyor ki...

Güvenmek istiyorum. Güveniyorum da belki. Sonra bir şey oluyor. Uzaklaşıyorum. Çekiyorum ellerimi ellerinden. Herşey anlamsızlaşıyor...

Zaten ne anlamı vardı onu da bilmiyorum ki. Anlamsızlık içinde anlam mı aradım ki? Bilemiyorum...

Ne gülmek, ne paylaşmak ne de güvenmek yetiyor. O eksik parçayı bi türlü koyamıyorum yerine. Olmuyor. Bende mi o eksiklik yoksa karşımdakinde mi ? Onuda ayırtedemiyorum... Bilemiyorum.

Ya istemiyorum kimseyi... Ya da istediğimi daha bulamadım... Bilmiyorum. Kafam çok karışık...